Egoist okur

KİBİRLİ + DANDUN: Sen Ece Ziyagil’sin, topla kendini!

Son günlerde konuşulan bir roman var. “Sen Ece Ziyagil’sin Topla Kendini”. Editörünün deyişiyle, “bir Türk tipi haset komedisi”… Yazarı? Eh, anladığımız kadarıyla, Ece Ziyagil. En azından kapakta öyle yazıyor.

Peki ama kimmiş bu bu Ece Ziyagil, neyin romanını yazmış? Öğreniyoruz ki eş kontenjanından Ziyagil olan Ece Hanım, bize hayallerini, aşklarını, evlilik problemlerini değil, hamileliğini anlatmış. İlginç bir kadın aslında, komik bir üslubu var. Sözünü sakınmıyor, açıksözlülükten taviz vermiyor. Ne yiyip kilo aldığını da anlatıyor, hamileyken nasıl tam bir seksomanyağa dönüştüğünü de… Kocasının o dönem kendisine “Yarmagül” diye seslendiğini söylemekten bile gocunmuyor, o derece.

Kibirli ve dandun oluşu bir yana, Ece Hanım’ın tek kusuru benimle sadece telefonda konuşması, bir de için fotoğraf çektirmeyi kabul etmemesi. (Bir dahaki kitapta kaçamayacak!)

Şaka bir yana, belli ki bu gerçek adı değil, “Aşk-ı Memnu” dizisinin aristokrat Ziyagil Ailesi’nden geliyor. Hani şu Adnan Bey, Nihal, Bülent ve Behlül’ün mensup olduğu, Firdevs Hanım’ın aralarına katılmak için yanıp tutuştuğu ama bunu ancak kızı Bihter’in, o da sadece bir süreliğine başardığı “beyazın da beyazı Ziyagil beyazı” aileyi kastediyorum.
Sözün özü, edebiyatımızın bu en yeni takma isimli yazarıyla telefonda yaptığımız röportajı okuyun. Onu sevecek, dobra dobralığına benim gibi siz de bayılacaksınız…

Gülenay Börekçi

ece ziyagil artemis yayinlari egoistokur gulenay borekci

Ece Ziyagil: “Kızım, ‘Anne neye aşerdin?’ diye sorarsa, ‘Babana’ diyeceğim”

Önce isminizi sormak istiyorum. İsminiz gerçekten Ece Ziyagil değil herhalde…

Yooo, ben Ece ‘harbiden’ Ziyagil’im.

Eskiden kızlık soyadınızı kullanıyormuşsunuz. Ta ki Aşk-ı Memnu dizisinin ilk bölümü yayınlanana kadar. Sonra ne oldu?

O vakte kadar kocamın soyadındaki ‘ziya’nın sonundaki ‘gil’ eki bana kaba gelirdi. Ne bileyim hani derler ya, annemgil, babamgil gibi. Ama ne zamanki Bihter Yöreoğlu, Firdevs Hanım’a inat onun göz koyduğu Ednan Bey’le evlenip Bihter Ziyagil oldu, ben de haftasına Ece Ziyagil oluverdim. Boğaz’da yalımız, hizmetkârlarımız, Behlül’ümüz yok ama kapı gibi soyadımız var.

Eşiniz ne dedi bu işe?

Hoşuna gitti, ne desin. Neticede Türk erkeği…

Bir Ziyagil olmak sizin için neden bu kadar önemli?

Bihter Ziyagil hâlâ kıyafetlerini, ayakkabılarını, göz süzmelerini unutamadığımız bir fenomendi, ben de nasipleniyorum işte. Havalı bir durum inasnın soyadının Ziyagil olması. Hatta okurlardan mesaj geliyor arada, ‘sırf bu soyadı için bile alırım kitabınızı’ diye.

Alakasız bir soru sorayım: İnsan yerli dizileri seyrederek neleri öğrenebilir?

Valla bence; çok az diziyi tenzih ederek söylüyorum; insan yerli dizileri seyrederek ‘bir ulusun kafası nasıl durdurulur’u, ‘bir millet nasıl aptal yerine konur’u öğrenir. Hhep aynı şeyler. Yasak aşk, gizli çocuk, aşiret, silah, tokat… Kötüler çok kötü, iyiler melek! Reyting yapıyor diye, herkes giden ata biniyor işte! Birçok dizinin ilk üç bölümü müthiş, sonrası tırt…

“Hamileyken aldatılmaktan deli gibi korktum”

Hamilelik deneyiminizi yazmaya nasıl karar verdiniz?

Hamileyken piyasadaki hamilelik kitaplarını okuyunca kendimi çok yalnız hissettim. Kimse benim gibi değilmiş gibi geldi.

Sizin kadar şekilci biri hamileliğin vücudunu bozabileceğinden, ilişkisini sabote edebileceğinden ürkmedi mi?

Ürkmek ne kelime, bir ara deli gibi korktum aldatılmaktan. Çünkü en yakın arkadaşlarımdan biri, hem de hayatımda tanıdığım en güzel kadın, hamileyken aldatılmıştı. Kitabımda da var. Vücut meselesine gelince; ne yalan söyleyeyim bu kadar şişeceğimi beklemiyordum. İlk başlarda güzeldi. Tatlı bir dolgunluk… Memelerim büyüyünce hoşuma bile gitti. Ama sonra özgürlüklerini ilan edip vücudumdan tamamen bağımsız hale geldiler. Hiçbir yere sığmıyorlardı. Sanki üç göbeğim vardı. Sağ göğsüm, sol göğsüm ve karnım. İsim bile takmıştım onlara, Yarmagül ile Yarmanaz… Kocam sürekli ‘Yarmagül’ün suçu ne?’ diye dalga geçiyordu benimle. Bir yerden sonra bıraktım direnmeyi. Dedim ki bir nevi askerlik bu, geçecek, ilk hamileliğinde balinaya dönen Kim Kardashian bile doğumdan sonra zayıfladıysa ben de yapabilirdim. İşin aslı, ben çirkin bir hamileydim. Yapacak birşey yoktu yani.

Hamilelik faşizminden bahsediyorsunuz…

Hamilelik zaten çok sinir bozucu bir durum. Hamileyim kardeşim, can taşıyorum, bu can taşıma işi herkeste farklı zuhur ediyor. Kimi şişiyor benim gibi, kimi Çağla Şikel gibi kürdana zeytin geçmiş gibi oluyor. Sürekli zayıf hamilelerle kıyaslanmak çok yorucu bir durum. Hamilesin, canın burnunda, içinde sana emanet bir can var, otursan kalkamıyorsun, yatsan dönemiyorsun, bir dünya sıkıntın, endişen var, bir de her karşılaştığının ilk sorduğu soru; kaç kilo aldın? Eskiden sorulmazdı bu, kimsenin aklına bile gelmezdi sormak, şimdi herkes soruyor, düpedüz faşizm bu yahu! Doğurduktan sonra da bitmiyor işkence.

Hamilelik sizi niçin bir nevi “seksomanyak” yaptı? Kitapta diyorsunuz ki, “İnternetteki hamile bloglarını, ünlülerin hamilelik kitaplarını okuyorum, hepsinin bilgisayarına nur inmiş gibi. Hamileliği öyle bir kutsal, öyle bir melek anlatıyorlar ki cidden komplekse giriyorum. Bir ben miyim azan, azıtan?”

Hamile kaldın mı insan değilsin de emanet palto bırakılan vestiyersin sanki. Oysa sana doğurma yetisini veren, kuvvetli hormonlar da koymuş içine. Bu hormonlar da hamileliğin belli bir süresinde tıpkı memeler gibi şişiyor, yapacak bir şey yok. Ben hamileliğimin belli bir döneminde acayip yordum kocamı. Evde köşe kapmaca oynadık kocamla. Hatta kızım bir gün ‘bana hamileyken neye aşerdin’ diye sorarsa ‘babana’ diyeceğim. Ama belli bir dönemdi, bitti. Hele çocuktan sonraki ilk yıllar iyice ‘ilişme bana’ moduna giriyor insan.

“Anne olduğum zaman egon megon kalmıyor”

Hamilelerin “teyze dili”yle konuşmaya başlamalarını anlattığınız yer de çok komik…

Hamile kaldığın an otomatikman teyzeye bağlıyorsun. Her lafa, “İnşallah”la başlayıp “Allah izin verirse”yle bitiriyorsun. “Hayırlısıyla” sözü vazgeçilmezin oluyor. Elinde değil, hamilelikte tek bir ortak dil var; teyze dili! Yaşını başını almış, sabahtan akşama Nihat Hatipoğlu seyreden mahalle teyzeleri gibi yaşlı yaşlı konuşup duruyorsun işte, kaçarın yok! Çünkü her zamankinden çok daha fazla Allah’a emanetsin. Acayip bir tevekkül hali. Kafanda bin türlü endişe var. Tıp ne kadar gelişmiş olursa olsun, çok endişe verici bir süreç.Çok zor.

“Kadının kadının kurdu olduğuna” inananlardansınız sanırım, hamile kaldığınızda da başka kadınların düşman bakışlarına maruz kaldığınızı anlatıyorsunuz?

‘Kadın kadının kurdudur’a inanmamayı çok isterdim, ama iş dünyasının bana ilk öğrettiği şey bu oldu. Hamile kaldığımı öğrenince bu konuda çok endişelenmiştim. Bir sürü kadın tanıyorum aynı endişeyi taşıya. Doğuracağım diye beni kapıya koyacaklar endişesi… Garip bir değersizlik hissi… Bunun nedeni de gariptir, erkek meslektaşlarım değildi. Kadınlardı. Hamile kaldığım anda beni gözden çıkarmışlardı. İş dünyasında kadınlarla çalışmak iyidir; eğer kadın değilsen! Ama annelik dünyam farklı. Orada çok sağlam dostlarım var. Gündüz beyin ameliyatı da yapsan, uçak da uçursan, kitap da yazsan akşam eve gelince bebeğin bir kaşık yoğurt yesin diye her maymunluğu yapınca ego mego kalmıyor çünkü.

“Hamileyiz diye sevimli olmak zorunda değiliz”

Hamilelikle ilgili olarak genelde neyi yanlış ya da eksik biliyoruz?

Hamileyiz diye aramızdaki beşeri ilişkinin değişmesine gerek yok. En çok karnıma dokunulmasına sinirlenirdim ben. Yahu, içinde bebek var, tamam da, o benim karnım. Yanağıma teklifsizce dokunabiliyor musun, saçımı sormadan okşayabiliyor musun, yok, o halde karnımı ovuşturma hakkını kimden alıyorsun? Yani içinde bebek var diye karnımın mahremiyeti yok mu?

Başka?

Sevimli olmak zorunda da değiliz. Yani mesela elini karnıma sürttürüp “Bebiş nasıl annesi?” diyen birine sırıtıp “Çok iyi ablası, bol bol tekme atıyor,” demek zorunda değiliz.

Hamileliğin en berbat yanlarını sorsam ne cevap verirsiniz? Ne gibi zorluklar yaşadınız?

Giyinmek çok zor. Çünkü hamile kıyafetlerini gerçek hamilelere göre yapmıyorlar. Memesiz, poposuz Slav tipi kadınlara göre yapıyorlar. Onlar zaten düz olduğu için hamile kalınca azıcık yuvarlanıyor, bizim gibi Trabzon ekmeğine dönmüyor. Bir de zırt pırt gelen tuvalet meselesi var; çok yorucu. Tuvaletten kalkıp koltuğa dönene kadar bir daha geliyor. Vücudundan olduk olmadık yerlerde çıkabilecek sesleri ayarlamak zor. Gaz bombası gibisin. Bir vakit geliyor tamamen hakimiyetini yitiriyorsun.

“Bebeğim dünyaya geldikten sonra daha iyi bir insan oldum”

Bir de doğumdan sonrası var, insan uykusuzluktan yıkılıyor, bitkin, zaten şaşkın, yorgun biri haline geliyor. Hiç mi güzel yanı yok?

Doğum sonrası zorluklar bir sonraki kitapta… Anneliğin güzel yanı olmaz olur mu, var tabii ki… Birinin annesi oluyorsun, ötesi var mı? Anne… Her dilde güzel. Her dilde ilk öğrenilen kelime… Ne çok şey yüklü iki hecede. Bu yaşa geldim, ağlayınca hâlâ anne diye ağlıyorum. Ne kadar zor olursa olsun annelik insanı büyüten bir şey. İçindeki her duyguyu, sevgiyi, şefkati, endişeyi, vicdanı, korkuyu büyüten, insanı dönüştüren, iyileştiren bir şey. Ben daha iyi bir insan oldum bebeğim dünyaya gelince. Daha empatik, daha anlayışlı… Ama bu, anne olmayanlar annelerden daha kötüdür anlamına gelmez. Buna da kızıyorum. Bu da ayrı bir faşizm zira.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment