Egoist okur

Hilary Mantel: “14 yaşındaydım. Gözlerim taptaze, zafer peşindeydim”

Oleyyy! İşte nihayet siyaseten doğruculukta körlemesine düz gitmeyen ve okuma deneyimlerinden söz ederken lafını esirgemeyen bir yazar. Açıksözlülüğün bu türlüsünün nadir rastlanan bir meziyet olduğunu çoktan öğrendiğim için Hilary Mantel’in bu  röportajını okur okumaz Egoist’in Yangında İlk Kurtarılacaklar bölümüne almaya karar verdim. Tadını çıkarın.

Bu arada “Ölüleri Getirin” ve “Kurtlar Hanedanı” romanlarıyla iki kez Booker Ödülü kazanan Mantel’i bizde Artemis Yayınları basıyor. Bir de Alfa’dan çıkan “Gazza Sokağında Sekiz Ay” var.

Gülenay Börekçi

hilary mantel egoistokur kutuphane nytimes

Aşk meşk konularında sabırlı bir okur değilim. Aşırı incelikten ve ulaşılmaz duyarlılıkları olan hanımefendilerin zihinlerinde dolaşmaktan da pek hazzetmiyorum”

Bizimle ideal okuma deneyiminizi paylaşır mısınız?

Evde okumayı severim. Devon’da deniz kenarındaki dairemde, güneş alan bir pencerenin önüne oturarak ve birkaç metre ötedeki dalgaların sesini dinleyerek… Mesela Sarah Waters’ın dev romanı Fingersmith’i alırım elime, gülümseyerek… İlk çıktığında bana kendimi yeniden çocukmuşum gibi hissettirmişti. Çarpılmış, büyülenmiştim. İdeal okuma günümde zaman sınırı ve peşpeşe gelen e-postalar olmamalı; akşam yemeği, havada süzülüp gelen bir masa örtüsünün üzerinde aniden yanımda belirivermelidir, sanki görünmez bir çift el tarafından getirilmiş gibi. Pratikte böyle bir şey mümkün değildir. Normalde trende falan, yani çalınmış saatlerde okurum yahut geceleri… Bazen de belirli bir amaçla, diyelim ki yazacağım bir makale için gerekli olduğunda okurum, elimde dolmakalemle ve pür dikkat kaşlarım çatılmış halde… Ama durun, düşündüm de, sanırım benim ideal okuma deneyimim zaman yolculuğunu da içermeli. Mesela… 14 yaşındayım, elimde halk kütüphanesinin “Yetişkinler” bölümüne kabul edilmemi sağlayacak turuncu giriş kartım var. Bütün kitaplar önümde sıralanmış, beni bekliyor. Yazarların hep yapageldiği o zavallı minik uzlaşmalardan henüz tümüyle habersizim. “Edebiyat dışı” kategorisindeki rafları dolduran kitapların daha önce yazılmış başka kitapların tekrarı olduğunu da bilmiyorum daha. Gözlerim taptaze. Zafer peşindeyim.

Ne tür hikayeleri seversiniz?

Üzgünüm ama aksiyon seviyorum. Aşk meşk konularında sabırlı bir okur değilim. Aşırı incelikten ve ulaşılmaz duyarlılıkları olan hanımefendilerin zihinlerinde dolaşmaktan da pek hazzetmiyorum. Gerçi Jane Austen’ı çok seviyorum, çünkü müthiş akıllı bir yazar: Her paragrafta kasanın açılıp kapandıkça çıkardığı o çın çın sesini duyabiliyorsunuz. Marjinal denebilecek türden sihire katlanabilirim belki ama gerçekçiliği çok daha büyüleyici ve zor buluyorum. Bence roman yazarken esas zor olan şey, yüzeyi görünür kılmak, derinlikleri değil… Geçmişe dair romanları seviyor, geleceğe dair olanlardan titizlikle uzak duruyorum. Hafif bir okuma için günümüzde geçen romanlar iyi olabiliyor ama galiba bu tip roman da aslında gazetelerin devamı gibi…

Kütüphanenizin raflarını karıştırsak, bulduğumuz hangi kitap bizi şaşırtırdı?

Bir sürü kriket kitabı var, herhalde onlar. Kriket tarihi beni büyülüyor. Bazıları hakikaten çok iyi kaleme alınmış kitaplar. Okurken zihnimde Büyük Savaş öncesinde beyazlar giyerek kriket oynayan adamların hayaletleri canlanıyor.

‘Ben hakiki bir kişisel gelişim kraliçesiyim, istisnasız her an kendimi geliştirmeye çalışıyorum’

Kişisel gelişimle aranız nasıl? Önerebileceğiniz kitaplar var mı?

Ben hakiki bir kişisel gelişim kraliçesiyim, kendimi istisnasız her an geliştirmeye çalışıyorum. Hiç sahip olmadığım problemlerin, mesela obsesif kompülsif kişilik bozukluğunun veya sapkınca fobilerin çözümlerinden bahseden kitaplar okuyorum, ya bir gün benim de başıma gelirse diye… Hayır, elbette önerebileceğim belirli bir kitap yok. Bir gün bu türden bir kitabı hakikaten faydalı bulsam bile bunu kimseye itiraf etmez, başkalarına karşı avantaj elde etmek için kendime saklarım.

Size hediye verilen en iyi kitap hangisi?

9 yaşındaydım, annemler Noel hediyesi olarak klasiklerin kısaltılmamış versiyonlarını hediye etmişlerdi bana. 10 yaşına bastığımda da aynı hediyeyi aldım. Meğer annem onları postayla sipariş etmişler ve işin kötüsü aynı kitapları aldıklarının farkında bile değillermiş. Ama ben mutluydum, çünkü evimizde pek kitap okunmazdı, benimse bir anda koca bir raf olusu kitabım olmuştu. Hepsi de bez ciltliydi ve içlerinde resim falan yoktu. Hâlâ da bu tür kitapları severim. İçinde resim olan kitaplar bana göre değildir, kendi resimlerimi kendim hayal edebilirim sonuçta, mersi! Birçok yazarı böyle tanıdım, Stevenson, Dickens, Brontë Kardeşler… Tabii yıllar sonra o romanların orijinallerini okuduğumda, hepsinin zekice de olsa epey kısaltıldıklarını anladım. Şöyle söyleyeyim, yüz kızartıcı bölümlerinden ayıklanmış bir Jane Eyre’i düşünebiliyor musunuz?

Sizi en etkileyen kitap hangisi?

Fazla temiz, sıradan ve sofuca gelebilir kulağa ama hiçbir kitap beni ilk kez 10 yaşındayken elime aldığım şu ucuz, kirli Shakespeare cildi kadar etkilememiştir. Ondan önce bir tek eski bir okul kitabımda rastladığım Julius Caesar oyunundan bir sahneyi okumuştum ve Bütün Eserleri bence o güne kadar okuduğum en iyi şeydi. Zevkten ölecek gibiydim. Amma tuhaf çocukmuşum!

Kitap yazmanın en iyi tarafı nedir?

Siz karanlık bir yolda önünüzü görmeye çalışırken aniden ışığın yandığı ve ilerlemeye başladığınız an… Tabii aldığınız zevk, can acıtıcı bir zevk, çünkü o andan itibaren insanlık dışı bir tempoyla çalışmaya başlayacağınızı, sağlığınızı ve ilişkilerinizi önemsemeden, kızgın bir boğa gibi kafanız önde koşturuyor olacağınızı bilirsiniz.

‘Yazmanın en sevimsiz yanı, yaptıklarımı gözden geçirip düzeltmeye başladığım an…’

Yazmanın en sevimsiz yanı ne peki?

Yazdıklarımı gözden geçirip düzeltmeye başladığım an, önce şöyle derin bir nefes alırım. Erteleme alışkanlığım yüzünden kendimden nefret ediyorum ama galiba bazı şeyleri ertelemek daha akıllıca. Çünkü hatalarınızı fark ettiğinizde ürperebilirsiniz. Panikten kalbinizin durmasını istemeyiz, değil mi?

Küçükken size kitap okunduğunu hatırlıyor musunuz?

Şanslıydım çünkü ailenin üç kuşağı içindeki tek küçük çocuk bendim. Hemen yanımızdaki evde halalarım ve yetişkin kuzenlerim oturuyordu. Anlayacağınız bana kitap okumaya hevesli çok kişi vardı etrafta. Yetenekli sayılırdım, bana okunan her şeyi ezberlerdim. Bunun kötü tarafı zamanı gelince okumayı öğrenmeye pek gönüllü olmayışımdı. Niye olacaktım ki, nasılsa bana kitap okuyacak gönüllü kölelerim çoktu. Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri’nin okunmasına bayılırdım. Bir daha hiç o günlerdeki kadar eğlenmediğimi söyleyebilirim. Tabii okula başladığım zaman öğretmenler manyak bir kelime dağarcığım ve garip bir savaşçı giyim tarzım olduğunu fark ettiler.

Çocukken en sevdiğiniz roman karakteri hangisiydi?

King Arthur’la alakam kalmadığı zaman Stevenson’un Kaçırılan Çocuk romanını keşfettim. İki ana karakteri vardı; biri genç ve masum David Balfour, ötekiyse serseri Alan Breck… David’in hikayesi aracılığıyla aldığım büyük derse gelince… Günün birinde evinden ayrılman, dünyayı dolaşman ve kendin olmayı başarman gerekiyordu. Yoluna çıkabilecek acayip ve hiç de rol model olamazmış gibi görünen kişileri katiyen küçümsememeliydin. Açıkçası bana kadın olmayı bundan iyi öğreten bir kitap okumadım.

‘Kafanızı karıştıran yazarlara ara sıra geri dönmelisiniz; çünkü bazen birini sevmek için zaman gerekebilir’

Sehpanızın üstünde hangi kitaplar durur?

Sadece gazeteler… Ben bir gazete müptelasıyım, pazar günü çıkan kalın ekleri bile bütün hafta satır satır okurum. Sanırım sebebi hikaye sevmem. Bayat olmaları falan umurumda değil. Yorulmak bilmeden yazıp duran köşe yazarlarınaysa hastayım. Hiç de orijinal sayılamayacak bir fikir ve iki kıytırık bilgiden yola çıkarak ıkınıp sıkınarak her gün 800 kelime yazmak zorunda kalmalarını haince bir zevkle izliyorum.

Sizi düşkırıklığına uğratan ya da aşırı övüldüğünü düşündüğünüz kitaplar hangileri? Hoşlanmanız beklenen ama hoşlanmadığınız bir kitap oldu mu mesela?

Dickens’ı okuyamıyorum bir türlü. Herkes büyük bir şey kaçırdığımı söylüyor ama n’apalım… Çocukken de okuyamazdım. Galiba aşırı duygusallığına ve ahlakçılığına katlanamıyorum. George Eliot’a da bayılmıyorum. Afrika’dayken pek az İngilizce bilen bir grup ergen öğrenciye Silas Marner’ı okutmak ve bu yüzden onlardan sürekli özür dilemek zorunda kalmıştım. Şu sıralar Henry James’i sevmeye çalışıyorum. Tabii ille bir James okumak zorunda kalacaksam kızı Alice ile erkek kardeşi William’ın yazdıklarını tercih ederim fakat bence Henry’den de zamanla hoşlanılabilir. Bir kitabı ilk sayfada bile yarım bırakmanıza itiraz etmem, dünya okunacak güzel kitaplarla doluyken hoşlanmadığınız bir kitabı istemeye istemeye bitirmeye çalışmanıza ne gerek var? Herkesin hayran olduğu bir yazardan uzak durabilirsiniz ama bence kafanızı karıştıran yazarlara mutlaka ara sıra geri dönmelisiniz. Bazen birini sevmek için zaman gerekebilir. Mesela 20 yaşındayken Ivy Compton-Burnett’ın yazdıklarını okumaya çalışmış ve hiç hoşlanmamıştım. “Yazmayı beceremiyor” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Altı yıl sonra yeniden okuduğumdaysa, bu kez elimden bırakamadım. Kalbime ondan daha yakın bir 20’inci yüzyıl yazarı yok.

Ölü veya diri fark etmez; bir yazarla tanışmak isteseniz bu kim olurdu?

Bizim şu ihtiyar Shakespeare elbette. Yazarlara sorulacak sorulara falan inanmıyorum. Onu tek bir gün takip etmek ve günlük rutinini görmek yeterdi. Bunu yaparken görünmez olmayı tercih ederdim. Kendisini korkutup yüreğine indirmek istemezdim çünkü.

New York Times Gazetesinden

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment