Egoist okur

15 Temmuz 2016 kitapları ne zaman yazılacak?

15 temmuz 2016 FETÖ’cü darbe girişiminin dehşetini ve o gece felaketin kıyısından dönüşümüzü hiçbirimiz kolay unutamayacağız. Peki, bu hadise edebiyata ne şekilde yansıyacak? 12 Mart Muhtırası’ndan sonra olduğu gibi güçlü bir edebiyat hareketi mi doğacak, 12 Eylül Darbesi’ndeki gibi gecikmeli bir aktarım mı söz konusu olacak. Yahut Gezi Parkı olayları gibi mi olacak, yani alelacele ve arka arkaya kitaplar mı yazılıp basılacak?

Gülenay Börekçi

15 temmuz 2016 egoistokur gulenay borekci 1

15 Temmuz 2016 kitaplarını beklerken

15 temmuz 2016 FETÖ’cü darbe girişiminin dehşetini ve o gece felaketin kıyısından dönüşümüzü hiçbirimiz kolay unutamayacağız. Peki, bu hadise edebiyata ne şekilde yansıyacak? 12 Mart Muhtırası’ndan sonra olduğu gibi güçlü bir edebiyat hareketi mi doğacak, 12 Eylül Darbesi’ndeki gibi gecikmeli bir aktarım mı söz konusu olacak. Yahut Gezi Parkı olayları gibi mi olacak, yani alelacele ve arka arkaya kitaplar mı yazılıp basılacak?

Önce haberi vereyim: Bu hafta 15 Temmuz’un ilk kitabı yayımlandı: Yasin Topaloğlu imzasını taşıyan “Son Darbe ABD, İsrail ve Fetö’nün Türkiye’yle Asimetrik Savaşı”.

Görünce önce “Bu ne acele” diye geçirdim içimden. “Daha darbe girişimiyle savaşırken ölen şehitlerimizin yası taze, yaralılarımız henüz iyileşmedi, her gün yeni bir haberle sarsılıyoruz…”

Ardından herkes gibi benim de olayları anlamlandırmaya ihtiyacım olduğunu hatırladım ve gazeteci gözüyle yazılmış sağlam kitaplar çıksın istedim.

Fakat söylemem şart, umarım bu kitaplar, Gezi Parkı’nı konu edenler gibi olmaz. Hatırlayalım; ilk kitap, olaylar başladıktan 8 gün sonra çıkmıştı. Ne ara yazılmıştı ve ne ara yayımlanmıştı? Dahası uyduruk bir şeydi, 8 günde yazılan kitabı okumam 8 dakika bile sürmemişti.

O yüzden hep hatırlamak istediklerimi ve unuttuklarımı yahut zaten bilmediklerimi anlatacak kitaplara ihtiyaç duyuyorum. Şehitlerimizi… Ordunun, siyasetin ve sivil halkın içindeki kahramanlarımızı… Tanka karşı dimdik duran cesur kadını, kamyonla direnişe katılan çarşaflı teyzeyi, torununu yalnız bırakmamak için tekerlekli sandalyesiyle sokağa çıkan dedeyi, darbe yapmaya gönderildiklerini marketteki televizyondan öğrenen ve oracığa çöküp hıçkıra hıçkıra ağlayan erleri, jetler kalkamasın diye tarlasındaki ekinleri yakan çiftçiyi, iki saat önce kendilerine makineli tüfek doğrultulmuş yaralıları ambulansa taşıyan, üstüne üstlük sırf sakallı oldukları için “İŞİD’ci” damgası yiyenleri… 15 Temmuz gecesi yüzünü Facetime’da görünce derin bir nefes alıp içimden “Başaramayacaklar” diye geçirmemi sağlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı… Darbecilerin bildirisini yayınlamak yerine gerçek haber yapmaya devam eden medyanın çabasını… Kısacası o uğursuz girişimin püskürtülmesini sağlayan herkesi okumak istiyorum… O da değil, derdin ilişkiler ağının memleketin başınra ne şekilde bela edildiğini anlamak için başka tür okumalara da ihtiyacım var.

Yine de belki biraz bekleyebilirim… Şimdilik kitap okumak yerine demokrasi mitinglerindeyiz, kendimize gelmeye, anlamaya, anlatmaya çalışıyoruz.

Yazılmayınca unuttuklarımız

Öte yandan kabul edelim; toplumsal hayattaki köklü değişiklikler edebiyatta her zaman yankısını bulur. İki cümle aktaracağım size.

Birincisi II. Dünya Savaşı öncesi Almanya’da geçen “Berlin-Alexander Meydanı”nın yazarı Alfred Döblin’den: “Başımıza gelenleri -edebiyat tarafından kaydı tutulmadığı sürece- yaşamamış sayılırız.” İkincisi Nobel’li yazar Elias Canetti’den: “Yazarların görmediği şey, olmamış demektir.”

Bu sözler, bir ‘yaşananların önemini eksiltme denemesi’ değil, daha ziyade bireysel ve toplumsal hafızamızın zayıflığına, yaşadıklarımızı kolayca bilinçdışımızın derinliklere gönderip hiç olmamışlar gibi yapabildiğimize işaret ediyor bana kalırsa. İnsan kolay unutur; tarih denen disiplin olmasa geçmişin bazı olaylarını hiç öğrenmeyebilir ve bir nevi ‘şahitlik aktarımı’ diyebileceğim edebiyat olmasa yaşananları, hissedilenleri bilmeyebilirdik. Yine de edebiyatçıyı, daha doğrusu genel olarak sanatçıyı sosyologdan veya gazeteciden ayıran bir şey var; sadece olgulara değil, olayları hazırlayan hatalara ve yaşananların bıraktığı tortulara aynı anda hem içeriden hem de belirli bir mesafeden bakabilmesi. İşte başka zamanlar ve başka memleketlerden iki örnek…

Gerçeği dile getirmekte aceleci davranmak neye sebep olur?

Gabriel G. Marquez, Kolombiya’da 10 yıl süren kanlı iç savaşın edebiyata yansımasından bahsederken “Gerçeğin evine ön kapıdan değil arka kapıdan girilir” diyordu. Yazar, yayıncı Burhan Sönmez bunu şöyle anlatıyor: “Kolombiya’da 1948-58 arasında 10 yıl süren La Violencia’nın, yani iç savaşın ilk gününde 5 bin, toplamında ise 200 bin kişi ölmüştü. O dönemde ve sonrasında o kadar çok roman yayımlandı ki La Violencia Romanları diye bir terim çıktı ortaya. Ama kalıcı olamadılar. Marquez’e göre bunun nedenleri, o kitapların gerçekle kurduğu bağın sorunlu olmasından, edebi değer taşımamasından kaynaklanıyordu. Edebiyatın değil siyasetin gerekleriyle yazılan eserler, gerçeği dile getirmede aceleci davranmanın ve bu nedenle tarihin gerisine düşmenin tehlikeli sınırlarında dolanır. Çünkü gerçeğin evine ön kapıdan değil arka kapıdan girildiğini unutmuş, ihmale düşmüştür.”

İçimize fark ettirmeden yayılan işgal güçleri

Peki, susmamak, vakit kaybetmeden gerçeği dile getirmek de bir seçenek değil mi? Vereceğim ikinci örnek buna dair.

1950’lerde ABD’de aşırı sağ görüşlü senatör McCarty ve ekibinin estirdiği terörü, cadı avını biliyoruz. Yönetmen Don Siegel, bu durumu eleştiren filmi “Invasion of the Body Snatchers”ı 1956’da, yani farklı görüştekilere göz açtırmamak için sansür mekanizmalarının en sıkı tutulduğu bu dönemin tam ortasında çekti. Yasaklanmasın diye de olayları kendi deyişiyle “çevresinde dolaşarak” anlattı.

Hikaye şuydu: Küçük bir kasabada yaşayan genç bir doktor, bir binanın bodrumunda daha önce hiç görmediği türden dev kozalar bulur, her kozanın yanında uyur vaziyette bir insan vardır. Araştırmalarına devam eder ve kozaların aslında uzaydan gelmiş akıllı canlılar olduklarını, yanlarında uyuyan insanların fiziksel özelliklerini ve anılarını edindikten sonra hayata karıştıklarını öğrenir. Daha da korkuncu birçok arkadaşının, yakınının da “kopyalanmış” olduğunu fark eder. Yabancıların amacı, insanları yok ederek dünyayı işgal etmek, onlara teslim olmamanın tek yoluysa, uyanık kalmaktır. Ama yıllar içinde o kadar yayılmışlardır ki doktora kimse inanmaz.

ABD tarihindeki karanlık bir çağı metaforlarla aktaran film, bir yandan da zamansız bir hikaye anlatıyor. Siegel de zaten yıllar sonra verdiği röportajda, şunları söylemiş: “Meslektaşlarımın çoğu filmdeki kozalar gibiydi. Nefes alıyor ama yaşamıyorlardı; tutkusuz, öfkesiz, parıltısız hale gelmişlerdi. Karar verme yetisinden yoksun olan ve kendiyle yüzleşemeyen herkesin yaşayacağı şeydir bu; kozanın içinde geçecek tepkisiz, ruhsuz bir hayat… Zerzevata dönüşmemek için yapmamız gereken şey her çağda aynıdır: Tehlikenin farkında olmak. Doktor kahramanım, ‘Hepimiz tehlikedeyiz. Onlar aramızda; her yerde… Bizi tek tek yok ediyor, yerimize geçiyorlar. Parça parça ele geçiriliyoruz. Bakıyoruz, kalplerimiz katılaşmış, nasır tutmuş… İnsan kalmak için mücadele etmemiz şart’ demişti ve haklıydı”

Biz 15 Temmuz’da insan kalma mücadelemizden alnımızın akıyla çıktığımızı başta kendimize olmak üzere gösterdik. Şimdi artık yaşananları kaydetme zamanı…

15 temmuz 2016 egoistokur gulenay borekci

12 Mart 1971 kitapları

Edebiyatımızın verimli yılları

12 Mart Muhtırası önemli bir dönüm noktasıydı. Yoğun baskı ve sansürün yaşandığı, kitapların toplatılıp dergilerin kapatıldığı, Yazarların hapsedildiği 12 Mart Darbesi, edebiyatımızın en verimli dönemlerinden birine denk geldi ve sonraki yıllarda darbeye dair önemli romanlar yazıldı. Eleştirmen Hasan Bülent Kahraman, o dönemde gerçek bir roman hareketinin doğduğundan bahsediyor. “12 Mart romanının belkemiğini oluşturan ideoloji, düşünme tarzı, öneriler ve temel roman anlayışı 1971’den önce başlamıştı. Muhtırayla birlikte aydınlar tutuklanıp işkencelerden geçirildi, hapse atıldı. 1973 seçimleriyle birlikte dışarı çıkan Sevgi Soysal, Erdal Öz gibi edebiyatçılar, zemini zaten hazırlanmış romanlarını, yaşadıklarıyla bütünleştirerek üretmeye başladılar.”

Birkaç kitap

+ Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar + Çetin Altan, Büyük Gözaltı, Bir Avuç Gökyüzü + Tarık Dursun K., Gün Döndü, Erdal Öz, Yaralısın, Odalarda, Gülünün Solduğu Akşam + Sevgi Soysal, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti + Füruzan, 47’liler + Adalet Ağaoğlu, Bir Düğün Gecesi, Ruh Üşümesi + Bilge Karasu, Gece + Tarık Buğra, Gençliğim Eyvah, Dünyanın En Pis Sokağı + Attila İlhan, Yengecin Kıskacı Melih Cevdet Anday, Gizli Emir, İsa’nın Güncesi + Ahmet Altan, Dört Mevsim Sonbahar + Ayla Kutlu, Tutsaklar, Ateş Üstünde Yürümek + Mehmet Eroğlu, Issızlığın Ortasında, Geç Kalmış Ölü + Pınar Kür, Yarın Yarın + Oktay Rıfat, Bir Kadının Penceresinden + Sevinç Çokum, Zor + Tezer Özlü, Çocukluğumun Soğuk Geceleri + Alev Alatlı, İşkenceci

12 Eylül 1980 kitapları

Edebiyat gücünü yitirmeye mi başlamıştı?

Yine baskı, yine sansür… 12 Eylül Darbesi’nin edebiyata yansıması çok sonra mümkün olabildi. Bir kez daha Hasan Bülent Kahraman’a başvuruyorum: “Edebiyat, 12 Eylül öncesindeki gücünü yitirmişti. Dünya da, Türkiye de görselliğin etkisi altındaydı; edebiyat, her gün biraz daha küçülen bir kesime hitap ediyordu. Roman, yazanın ve okuyanın gözünde bir dünyayı değiştirme aracı olmaktan çıkmıştı. O arada gelişen yeni bir romancılık yok muydu? Vardı. Latife Tekin’den Ahmet Altan’a uzanan bir romancılık söz konusuydu. Zaman, önemli isimler doğuracak, aralarından Orhan Pamuk öne çıkacaktı ama 12 Eylül edebiyatından 12 Mart edebiyatından söz edildiği gibi söz edilmeyecekti.”

Birkaç kitap

+ Orhan Pamuk, Sessiz Ev + Adalet Ağaoğlu, Hayır + Kaan Arslanoğlu, Devrimciler + Mehmet Eroğlu, Yüz: 1981 + Hüseyin Kıran, Resul + Oya Baydar, Hiçbiryer’e Dönüş, Sıcak Külleri Kaldı, Kayıp Söz + Latife Tekin, Sevgili Arsız Ölüm, Gece Dersleri + Vedat Türkali, Bir Gün Tek Başına, Mavi Karanlık, Tek Kişilik Ölüm + Samim Kocagöz, Mor Ötesi + Nazlı Eray, Arzu Sapağında İnecek Var, Sis Kelebekleri + Ahmet Altan, Sudaki İz + Nihat Genç, Dar Alanda Tufan, Dün Korkusu, Konuştuğumuz Gibi Uzaklara, Bu Çağın Soylusu + Ayşegül Devecioğlu, Kuş Diline Öykünen

28 Şubat 1997 kitapları

Ağır çekimle ölmek

28 Şubat’ın karanlığında kalan ikna odalarını da yazmış olan Yıldız Ramazanoğlu, o dönemi şu sözlerle anlatıyor: “İnsan içinde yaşarken başına gelenin boyutlarını tam olarak bilemiyor. 28 Şubat’ın, kimileri tarafından insanların fiziki varlığına kasteden darbelerle karşılaştırılıp önemsiz görüldüğü oldu. Fakat nefes almanız ve sokakta dolaşmanız dışında en temel haklarınızın elinizden alındığı bir yaşam da insanı ağır çekimde öldürmekten başka bir şey değildi. Kutuplaşmaktan söz edeceksek 28 Şubat’ın yarattığı derin ayrımcılığın etkisini göz ardı edemeyiz. Önümüzdeki yıllarda bunların edebiyata daha fazla yansıyacağını düşünüyorum.”

Birkaç kitap

+ Orhan Pamuk, Kar + Sibel Eraslan, Saklı Kitap + Yıldız Ramazanoğlu, İkna Odası + Ahmet Kekeç, Yağmurdan Sonra + Fatma Barbarosoğlu, Karanfilli Kavga, Kapanmayan Yaralar + Halime Toros, Halkaların Ezgisi + Gül Aslan, Bizi Ayıran Duvar + Hakan Albayrak, Ebuzer

31 Mayıs 2013 kitapları

Ön kapıdan fener alayıyla…

İsimleri ve kapakları bile aynı hissi yaratan Gezi Parkı kitaplarına baktığımda, bazı yazar ve gazetecilerin o sene Marquez’in ve Siegel’in aksine olayları anlatırken arka kapıdan değil, dosdoğru ön kapıdan, üstelik fener alayıyla girmeyi tercih ettiklerini ve ne yazık ki pek de yeni bakış açıları üretemediğini düşünüyorum.

Birkaç kitap

+ Ali Bolat, #direnaşk + Bekir Öztürk, Çapulcu + Erol Hızarcı, Bir Çapulcunun Hatıra Defteri + Eylem Aydın, Çapulcunun Gezi Rehberi + Serkan Akkuş, Geziden Orantısız Zeka + Ayşe Arman, Gezi’nin Güzel İnsanları + Müge İplikçi, Biz Orada Mutluyduk + Barbaros Altuğ, Biz Burada İyiyiz + Ayşe Kulin, Handan + Ahmet Ümit, Beyoğlu’nun En Güzel Abisi + Muzaffer İzgü, Çapulcu musun Vay Vay + Şehrin İtirazı, Feride Çiçekoğlu

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment