Egoist okur

“Aşkta sonsuz bağlılık diye bir şey yok!”

Okuyacağınız röportaj “Leaving Sophie Dean” adlı romanı yakında bizde de yayınlanacak olan Alexandra Whitaker adlı yazarla yapıldı. Ama benim için bu röportajın önemi başka. Dünyanın en sıcak, neşeli ve enerjik kadınlarından biri olan Alexandra, Şibumi, Katya’nın Yazı, Kasaba, İnci Sokağı gibi romanların yaratıcısı Trevanian’ın kızı. Röportajın esas konusu da haliyle Trevanian oldu. (Buradan okuyabilirsiniz.)

Ama Alexandra’ya ve bir solukta okuduğum romanı Leaving Sophie Dean’e haksızlık etmek istemedim elbette e ona romanını, yarattığı karakterleri, yazarken neden espri yapmadan duramadığını falan da sordum. Ispanağa ve denize bayıldığı için kendini Temel Reis’e benzeten bu şahane kadınla röportajımızı okuyun, sonra da yakında E Yayınları’ndan çıkacak olan romanını alın. Pişman olmayacaksınız…

Gülenay Börekçi

Şibumi: Huzurlarınızda Nicolai Hel

Efsane yazar Trevanian’ı kızı Alexandra anlattı

alexandra whitaker egoistokur trevanian daughter gulenay borekci

En sağda, Axandra Whitaker’ın çocuğukluğunu görüyorsunuz. Babası Trevanian’ın kucağında oturuyor.

“Kendimi Temel Reis’e benzetiyorum, çünkü ıspanağa ve denize bayılıyorum”

Leaving Sophie Dean insanlık kadar eski bir hikayeyi anlatıyor, evli bir çift ve aralarına giren “öteki kadın”ın oluşturduğu aşk üçgenini… Fakat siz bu hikayeyi çok değişik bir şekilde anlatmış ve karakterlerinizi bambaşka yerlere götürmüşsünüz. Biraz Leaving Sophie Dean’den bahseder misiniz?

Zamanla çift olarak sürdürdüğümüz hayatlar eskisine göre çok daha esnek hale geldi, fakat konu ayrılma ya da boşanma olunca aynıyız; bireysel gereksinimlerimiz ve tercihlerimize hiç uymayan katı kalıpları izliyoruz hâlâ. Geleneksel ailede boşanmadan sonra anne evde çocuklarıyla kalır. Neden? Bunun herkes için en iyi düzenleme olması şart mı? Leaving Sophie Dean’de ben boşanmanın da zarafet ve düşüncelilikle gerçekleşebileceğini, her ailenin kendi özel koşullarına uygun yeni ve yaratıcı çözümler bulunabileceğini gösterdim. Evet, hayatlarımız konusunda daha yaratıcı olmamız, ayrıldığımızda bile bir çeşit bağlılığı sürdürmemiz güzel olmaz mı?

Hikayeyi çok tatlı, neredeyse sihirli bir şekilde ele almışsınız, kahramanlarınızın her birine empati duyduğunuz ortada. Onları yargılamamış, tam tersine anlamaya ve şefkatle kucaklamaya çalışmışsınız. Gerçek hayatta da böyle biri misiniz?

Yazmak yalnız ve ağır bir süreçtir. Yazarken çoğu zaman tek arkadaşım karakterlerim olur. Dolayısıyla da sadece onları düşünürüm. Bakın, onları savunmaya geçtim bile! Yargılamaya gelince, tıpkı gerçek insanlar gibi, kurmacadaki kişiler de aynı anda pek çok rolü birden üstlenirler. Siz ya da ben hayatımızın farklı dönemlerinde aynı anda eş, anne, evlat, kızkardeş, arkadaş, aşık, birilerinin rakibi ya da meslektaşı olmuşuzdur. Bu rollerimizin her birinde başka türlü davranırız, evde daha iyiyizdir mesela ama dışarıdaki insanlara o kadar iyi olmayabiliriz. İnsanları ya da roman karakterlerini rollerine bakarak yargılamak pek akıl karı değil, mesela “Sen ‘öteki kadın’sın, o halde kötüsün” diyemeyiz. İnsanların enteresanlıkları yetenekleri ve defolarında yatar, öyle değil mi? Dolayısıyla hakikaten birini tek bir bakış açısıyla anlatmak kadar gerçekçilikten uzak ve anlamsız bir şey olamaz.

Sophie, Valerie, Agatha, Henry, Adam, James… Bu karakterlerden hangisiyle daha çok özdeşleştiniz, niçin?

Bir dereceye kadar hepsiyle… Ama beni en çok anlatan kişi herhalde Sophie’nin sevgilisi Henry oldu, ilişkiler konusunda inandığım her şeyi kitapta o dile getirdi. Tıpkı onun gibi ben de vaatler ve sonsuz bağlılık gibi kavramları reddediyorum.

Bu karakterlerin birçoğu başlangıçta, kendileri fark etse de, etmese de çok mutsuz insanlar. Hayatlarında eksik olan şey neydi sizce?

Bence mutsuzluklarının temel sebebi, her birinin içlerinde taşıdıkları potansiyeli gerçekleştirmelerine izin vermeyen hayatlar sürdürmelesiydi. Sanırım baskıdan, yoksulluktan, hastalıktan ve savaştan dolayı acı çekmeyecek kadar şanslı insanların mutsuz olmalarının tek sebebi de bu zaten.

alexandra-whitaker-egoistokur-gulenay-borekci

Peki okurların sizi biraz daha fazla tanıması için kendinize dair neler anlatırsınız?

Benim için hayatta en önemli şey gülmek ve başkalarını güldürebilmek. Kahkahanın sevmenin minik bir şekli olduğuna inanıyorum. Kitaplarımda muzip bir dil kullanıyorum, çünkü daha önce dediğim gibi yazmak yalnız ve uzun bir iş, dolayısıyla bu süreci biraz eğlenceli kılmak istiyorum herhalde. Bundan gurur duymuyorum ama evet, ben yazarken kendi şakalarına gülen biriyim. Kendime dair başka ne söyleyeyim? Yerinde duramayan ama melankolik, çalışkan ama tembel, cesur ama korkak, yalnız ama meraklı… İspanya’da kocam ve kızımızla yaşıyorum. Kendimi Temel Reis’e benzetiyorum, çünkü denize ve ıspanağa bayılıyorum.

Leaving Sophie Dean’i yazmanız 10 yılınızı almış. Neden bu kadar uzun sürdü?

Bir kere her gün yazmadım. Hatta arada hiç yazmadığım yıllar da oldu. Üzerinde çalıştığım başka projelerim vardı, sonra kızımla ilgilenmek zorundaydım. Bir de bu bölünmelerin etkisiyle anlatının akışını sevmediğimde yazıp yazıp sildim ve defalarca yeniden başladım. Sanırım bir daha yapmayacağım şeylerden biri bu, yazarken uzun aralar vermek ve sonra sıfırdan yeniden başlamak işin olabileceğinden daha uzun sürmesine yol açıyor aslında, büyük bir vakit ve enerji kaybı…

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Comments are closed.