Egoist okur

Alp Buğdaycı: “Doğurmaya çalıştığım bebeği boğdular!”

“Kan Sıcak Akacak” adlı roman 1996 yılında yayımlandığında büyük gürültü kopardı. Ve Adalet Ağaoğlu’dan esinlenerek söylersek; “alt tarafı bilmem kaç litre kanla bilmem kaç metre bağırsaktan ibaret” şu bildiğimiz insanoğlu romanı sadece 6 gün yaşattı. Romanın yazarı ise o günlerden bugüne, tam 15 yıl boyunca sustu. Bu, 15 yıl sürmüş aktif bir suskunluğun bütün iktidar odaklarını kapsayan yaralayıcı hikâyesi… Ve yeni bir romanın müjdecisi.

Tolga Meriç’in yaptığı Alp Buğdaycı röportajını okuyacak olanları uyarmak isterim. Uzun biraz. Çok uzun. Ve can acıtıcı. Haddinden fazla. İnsanı öfkelendiriyor, isyana teşvik ediyor. Nasıl bir ülkede yaşadığımızı, inanılmaz bir ikiyüzlülük içinde birbirimizi ağırlarken, neleri katlettiğimizi ve sonra nasıl içimiz rahat kalabildiğimizi resmediyor. Düşünün; öyle bir roman var ki elimizde topu topu altı gün okuruna ulaşabilmiş. Yazarı, “sadece yasa nezdinde değil okuryazar takımının gözünde de lanetlenmiş bir kitap” diyor onun için. Zira antolojilerde, sözlüklerde, matbuatta adı yok. ‘Sansürlenen Kitaplar’ listelerine hiç alınmamış, edebiyat dergilerinde sözü edilmemiş. İnanmayacaksınız ama kitabevleri bile satmayı reddetmiş. Yazarı bir daha tek bir romanını yayınlayamamış.

Egoist Okur’daki bir yazıya giriş yazarken ilk kez bu kadar zorlanıyorum. Ve soruyorum: William S. Burroughs’un, Chuck Palahniuk’un ve diğerlerinin yapıtlarına uygulanan sansürü protesto ederken bu hadisede niçin sustuk. Yetinmeyerek büyük harflerle soruyor ve ikna edici bir cevap arıyorum: NİÇİN?

Ardından ben de susacağım. Söyleyecek sözüm olmadığından değil, var çünkü… Ama bu sayfa bugün Alp Buğdaycı’nın. O konuşsun, o yazsın, o okuruna ulaşsın… 

√ Birdenbire mahkemeler, hâkimler, savcılar ve ahlâkçılaşmış entelektüellerle dolu bir dil çukuruna düştüm ve 15 yıldır debeleniyorum.
√ Yasaklanmanın kötü tarafı şu: okuyucunun kim olduğunu bilememek veya duvara yazıyormuş hissine kapılmak.
√ Doğurmaya çalıştığım bebeği boğdular gibi geliyor bana; veya beni diri diri mezara gömdüler gibi. Böylece roman zihinlerde de yakıldı. Üstelik bunu sadece Devlet yapmadı. Cihangir Cumhuriyeti’ndeki, özgürlükçü geçinen sosyalist görünümlü Okuryazar Faşistler yaptılar.
√ ”Eee, sen de porno yazmasaydın kardeşim’ demişti meselâ ünlü bir Şair, ‘Savcı olsam ben de toplatırdım’ demişti bir Gazeteci, ‘Gece rüyama girdi kâbus gördüm’ demişti bir Çevirmen… Tahakküm hususunda, Devletin Savcısından bile daha cevvaldiler.
√ Bana, yaratık görmüşçesine tuhaf tuhaf bakan yazarlar ve şairlere hâlâ rastlıyorum; gözlerini belertip, ‘kim saldı bu vahşi hayvanı kafesinden’ bakışları fırlatıyorlar. Edebiyatımızın seçkin ve nadide kalemleri bunlar.
√ İyi edebiyat yerüstündedir ve Otorite’nin ‘dil’ ile dayattığı hayata karşı, bazen çok sert ama zarafetle de, veya ince ince mücadele eder. Çünkü hayatı dil kurar.
√ Kan Sıcak Akacak’ın asıl meselesi, temel derdi, hükümranlığı hayatın her zerresine nüfuz etmiş hâkim estetiğin diliydi, TV’nin ta kendisiydi. Romanda akan kan, sadece muhayyilemin ürünü değildi. TV’den seyrettiklerim idi.
√ Romandaki dil, iktidarın, hayatın her alanına sinmiş hâkim dilidir ve lağımlardan getirilircesine akıtılan bu dil’i, iktidara karşı savurabilmeyi amaçlamıştır…
√ Tüm iletişim ve hükümet etme biçimlerinin dilsel formları zaten müstehcendir: TV haber bültenleri, politikacıların demeçleri, vesaire.. Yasaklanan tüm politik olan ve olmayan söylemler, ifade hakkı arayan bütün lisan’lar ve yasaklanan bütün kitaplar, temelde politik’tir.
√ Bizzat televizyonun müstehcen diline saldıran bir romanın, yine aynı dille, müstehcenlikle suçlanarak ‘imha ve müsadere’ edilmesi, gülünçtü.
√ Müstehcen, iktidarın dilidir oysa; muktedir ve mütecaviz dil, varlığıyla her an hayatımıza müdahale etmektedir (makineli tüfekle veya kamerayla);  herhangi bir fikri ifade etmeyi engelleyerek tahakküm kurmakta ve zihinlerin ırzına geçmektedir; anlamların içini boşaltan pornografi, toplum hayatının her zerresine (Siyaset) arsızca sinmiştir ve tahakkümün aracı olarak bambaşka anlatı formlarında (TV) zuhur edip hayatlar öğütmektedir.
√ Muzır veya müstehcen diye nitelenen kitapların, bizzat toplumun ahlâkını verili ve ezber dille bozanlar tarafından aynı gerekçeyle suçlanması, yine ancak muzır edebiyatın konularından biri olabilir.
√ Kimsenin, herhangi bir sınırı zorlayan herhangi bir fikre tahammülünün olmadığı bu iklimde, yasalar da ve onların yarattıkları kişilikler de öyle…
√ Kan Sıcak Akacak’ın imha edilmesinden beri, 15 yıldır yayınevi bulamıyorum; çünkü kitaplarımı gönderdiğim yayınevleri, ‘anında toplatılacağını ve bu riski göze alamayacaklarını’ söyleyerek reddediyorlar.
√ Yazı yazarak ayıp bir şey yaptığınızı söylemeleri ve dışlanmak, herhâlde en kötüsü.

“Kan Sıcak Akacak” adlı romanınız 1996 yılında yayımlandı. Yayımlandıktan bir hafta sonra da toplatıldı. Romanınızın tam 15 yıldır yasaklı olması size neler yaptı?

Birdenbire mahkemeler, hâkimler, savcılar ve ahlâkçılaşmış entelektüellerle dolu bir dil çukuruna düştüm. 15 yıldır debeleniyorum. Kan Sıcak Akacak’ın ‘imha’ sürecinde, tedirgin yayınevleri ve yayıncılarla da sıkça kaşılaştım. Hatırımda kalan imge, birilerinin ellerinde Kan Sıcak Akacak, işaret parmaklarını uzatıp tehditler savurduğu… Kan Sıcak Akacak hakkında hiç kimseyle röportaj yapmadım, ilk soru-cevap şu konuşmamızdır. Ama edebiyat magazincileri Kan Sıcak Akacak’dan cümleler cımbızlayarak ‘sanki ben söylemişim gibi’ sayfalar dolusu röportajlar yayınladılar. ‘Hatıralarımı’ yazdığımı zannedenler ve saldıranlar da oldu. Herhalde beni seri katil falan gibi bir şey zannediyorlardı. Cihangir Cuntası üyeleri derin devletle el ele verip, dalkılıç saldırdılar bana. Ve öldü diye bıraktılar. Ama yaşıyorum işte. Kitaplar yazabiliyorum hâlâ.

Kitaba ne oldu bu arada?

Kan Sıcak Akacak, 15 yıldır yasaklı. Sadece yasa nezdinde değil, okuryazar takımının çoğunun gözünde de lânetlenmiş bir kitap. Neden acaba? Antolojilerde, sözlüklerde, matbuatta yok. Hakkında açılan davalar ve mahkemeler etkili oldu herhalde. Aydınlar da Devlet gibi düşündüler bence. Kan Sıcak Akacak, ‘Sansürlenen Kitaplar’ listelerine alınmadı; edebiyat dergilerinde haberleştirilmeye de layık görülmedi. Ankara’daki Dost ve İstanbul’daki Pandora kitabevleri satmayı reddetmişlerdi meselâ, acı acı hatırlıyorum, dağıtımcıya iade etmişlerdi. Ben de Kan Sıcak Akacak’dan sonra tek bir kitap yayınlayamadım.  Yasaklanmanın en kötü tarafı şu: Okuyucunun kim olduğunu bilememek, duvara yazıyormuş hissine kapılmak…

“Beni diri diri mezara gömdüler”

“Kan Sıcak Akacak” neden hâlâ yasaklı?

Bunu Devletten ziyade Beyaztürkçeci Aydınlar’a sormak lâzım. Aynı maddeden yargılanan ve kanunun yasaklarını aşan nice kitap var ama benim ‘pis’ kitabım aynı ilgiye mazhar olmadı. Toplatıldı, imha edildi. 3 ay da hapse mahkûm edildim. ‘Aynı suçu yeniden işlememek’, yani romanı yayınlamamak kaydıyla ‘cezamı’ ertelediler. Roman kitapçılarda bir hafta kaldı, 3 bin tane de sattı ama ben kendimi teraziye vuramadım, kimlerin okuduğunu bilemedim. Doğurmaya çalıştığım bebeği boğdular gibi geliyor bana veya beni diri diri mezara gömdüler… Roman böylece zihinlerde de yakıldı. Üstelik bunu sadece Devlet yapmadı. Cihangir Cumhuriyeti’ndeki, özgürlükçü geçinen sosyalist görünümlü Okuryazar Faşistler yaptı. Kültür ortamı da Kan Sıcak Akacak’daki lisandan rahatsız oldu.

Kimler vardı aralarında?

İsim isim saymayacağım ama ”Eee, sen de porno yazmasaydın kardeşim’ demişti meselâ ünlü bir Şair. ‘Savcı olsam ben de toplatırdım’ demişti bir Gazeteci. ‘Gece rüyama girdi, kâbus gördüm’ demişti bir Çevirmen. Tahakküm hususunda Devletin Savcısından bile daha cevvaldiler.

Okuyucunun tepkisini öğrenebildiniz mi?

İnanılmaz güzel mektuplar geldi. Ama Türkçe Edebiyat, sessizlik cezasına çarptırdı beni. Zamanında Rıfat Ilgaz’ı yasaklayan Savcının deyişiyle  söylersek, “yazar hasta ruhlu ve kitap da edebî değerden yoksundu.” Bana yaratık görmüşçesine tuhaf tuhaf bakan yazar ve şairlere hâlâ rastlıyorum. Gözlerini belertip, ‘kim saldı bu vahşi hayvanı kafesinden’ bakışları fırlatıyorlar. Edebiyatımızın seçkin ve nadide kalemleri…  İşin tuhafı, çoğunu gençlik yıllarımdan tanıyorum. Bazen markette filan karşılaşıyorum. Makarna paketlerinin gölgesinde ben de onlara bakıyorum. Edebiyat magazincileri de ısrar ve inatla Kan Sıcak Akacak ile benim hayatım arasında paralellikler, bağlantılar kurmaya çalışmışlardı. Kan Sıcak Akacak’ı okuyup hayatımdan izler arıyorlardı. Romandaki en büyük imlâ hatası, baştaki ithaftı. Onu da sildim, çizdim ve yok ettim zaten.

Geçen 15 yılda yeraltı edebiyatına ait birçok kitap yayımlandı. Bu kitapların artık yayımlanabiliyor oluşu sizin romanınızın kaderini hiç mi değiştirmedi?

‘Yeraltı Edebiyatı’ kavramını ben hiç kullanmam. İyi ve kötü edebiyat vardır, gerisi fasarya. ‘Yeraltı’nın neyi imlediğini de tam olarak kestiremiyorum. Olsa olsa, ‘kara’dır beni edebiyatım. ‘Yeraltı’ hadisesi bizzat bana ‘Sakın kapımızın önünden geçmesin’ diye haber uçuran Ayrıntı Yayınevi’nin ticari girişimiydi. İyi para götürdüler mi, bilmem. Yeraltı diye seçtikleri edebiyat yapıtları ya ölü ya da yabancı yazarların eserleriydi, yani tehlike arz etmiyorlardı. Nedense, ‘ölü ve yabancı’ olanı pek sever  yayın dünyamız. ‘Yeraltı edebiyatı’ başlığı altında elbette çok iyi yazarlar da yayınladılar ama tercih ettikleri şuydu: Mümkünse Türkçe yazılmasın, mümkünse olaylar Türkiye’de geçmesin, başımız Mahalli Otorite’yle derde girmesin, dil hakikate doğru hamle yapmasın, yani zekâ seviyesi düşük bir dil olarak kalsın.

O halde siz ‘yeraltı edebiyatı’na dahil saymıyorsunuz romanınızı…

Kan Sıcak Akacak’ı ‘yeraltı’ diye tarif etmem. Bu kavrama inanmıyorum. Bu ticari bir kapitalist ayrım gibi geliyor bana. Ana akımın dışında konumlandırılmak gibi, sanki tecrit edilmiş ve karantinaya alınmış bir bölgede yaşamaya mecbur kılınmak gibi… Neden öyle olsun? İyi edebiyat yerüstündedir ve Otorite’nin “dil”le  dayattığı hayata karşı, bazen çok sert, bazen zarafetle ya da ince ince mücadele eder. Çünkü hayatı dil kurar. Yeraltı sözü, bir ikincileştirme, adileştirme anlamı taşıyor benim için. Kan Sıcak Akacak, şimdi de yayımlanabilir. Yasaklanan 9 sayfa Muzır Kurulu raporunun içinde olduğu gibi alıntılanmış; 9 sayfa boş bırakılıp rapor kitabın sonunda yayınlanabilir. Ama diyorum ya, benim biyografim sanıyorlar romanı buradaki yayıncılar.

“Diller yaratıp bize ‘hayat bu’ diyenler…”

Yasaklanan, sadece romanın dokuz sayfası gibi duruyor. Fakat bana kalırsa asıl ortadan kaldırılmak istenen romanınızdaki dildi. Romanın hiç de küfre yaslanmayan ama kesinlikle ihlalci dili. Buna katılır mısınız?

Söz konusu olan benim hayatımın karanlığı değil, fikirlerimin çatal yollarındaki şeytancıklar… Karanlık denen şey, fikirlerle ilgili. Yani boş zamanlarımı kan içerek veya zombilik yaparak değerlendirmiyorum. Herkes gibi, ‘ben de topraktan bir canım’ işte. Karanlık ne demek? Yazarın karanlık hayatı ne demek? Ama Ülke’nin Kültür Yapıcılarının hayatlarımız hakkındaki ‘karanlık’ emelleriyle ilgili, dili yapış ve hayata hükmediş tarzlarıyla ilgili gayet karanlık düşüncelerim var tabii… Diller yaratıp bize ‘hayat bu’ diyenlerin köküne edebiyat marifetiyle kibrit suyu dökmek istemek gibi ‘sinirli’ fikirlerim de var. Ece Ayhan’ın, Orhan Pamuk’un ve Dostoyevski’nin ‘Kara’larına yakınım ben… Günlük hayatta ve diksiyonda, nezaket ve zarafet her zaman önde gelir; kaba bir insan da değilim ama ‘edebiyatım karadır abiler!’ Kan Sıcak Akacak’ı ‘cinaî’ bir kitap olarak görenler, sadece düz metin okuyabilen edebiyat cahilleriydi.

Hayatınızdan hiç mi iz yok romanda?

Hayat yazıya elbette sızar. 1993-94’de Ülke’de foşur foşur akan kan bu romanda hissedilir. Romanım zaman zaman belgesel sınırına kadar itelenen bir ‘kurmaca’dır. O yüzen Kan Sıcak Akacak’ı hayatımla ilişkilendirenler saçma insanlardır. Anketörlükten spikerliğe uzanan karışık bir hayat hikâyem var benim. Ama zaten hayat hikâyem diye sunulan özgeçmiş tamamen uydurma ve yanlış olabilir, o kişi ben olmayabilirim de… Ayrıca edebiyat yapıtını okumanın yolu bu değildir. Romanda herkes birbirini öldürüyor ama hayatımda elime silâh almadım ben. Yazarın, bir karakteri yazmak için ‘O’ olması gerekmez. Fahişe, Marangoz, Piyanist, Katil, Hemşire, Pilot, Cerrah veya Bahçıvan değilim ama böyle karakterler yaratabilirim. Stanislavski, katil rolünü oynamakta zorlanan aktöre, ‘Bir sinek de mi öldürmedin?’ diye sormuştu. Hem Kan Sıcak Akacak’ı yazarken bir yandan da Şahika Tekand’ın Studio’sunda oyunculuk çalışıyordum ve yazarken Eric Morris’in karakter yaratma tekniğinden fazlasıyla yararlandım. Karakter yaratmak veya bir dünyayı ‘var etmek’ için onu ‘yaşamak’ gerekmez; bazen yaşamamak daha iyidir. Üstat Nabokov, Humbert Humbert değildi, onun ‘deneyimini’ de yaşamamıştı ama müthiş güzel ‘Lolita’ romanını yaratabilmişti.

Kan Sıcak Akacak’ın meselesi neydi?

Kan Sıcak Akacak’ın temel derdi, hükümranlığı hayatın her zerresine nüfuz etmiş hâkim estetiğin diliydi, televizyonun ta kendisiydi. Romanda akan kan, sadece muhayyilemin ürünü değildi. TV’de seyrettiklerimdi. Haber spikerliğini midem bulanarak terk etmiştim. 1994 yılında da bu kitabı yazdım. Bab-ı âli muhabirlik yıllarımdan ve haber spikerliğimden damıtılmış canlı, sıcak, gerçekçi gözlemlerden de yararlandım. Roman, doğrudan TV-Radyo tecrübemden damıtılmış ve beslenmiş bir çalışmadır. Başka bir deyişle, sokağa bakarak ya da sokaktan beslenerek değil, doğrudan televizyona bakılarak, televizyonun içine girilerek ve masa başında ‘lisan’ üzerine çalışılarak yazılmış bir kitaptır. Romandaki dil, iktidarın, hayatın her alanına sinmiş hâkim dilidir. Lağımlardan getirilircesine akıtılan bu dil’i, iktidara karşı savurabilmeyi amaçlamıştır… Seks veya şiddet sahneleri, bu anlayışla ele alınır ve ‘lisan inşaları’ şeklinde bina edilir. Dolayısıyla ‘gerçekçi’ değil, ‘yapıntı’dırlar, ‘iğreti’dirler… Kaldı ki romandaki her karaktere reality show, haber bülteni, pembe dizi formatları kullanılarak can verilir. Ve sayfalar art arda dizilirse, bütün romanın toplam 1 hafta süren bir ‘canlı yayın’da geçtiği görülür. Her karakter bir TV kişisidir, kendileri değildirler, dilleri de kendilerinin değildir. Televizyonda canlandırılanlardır sadece. Romanın olay örgüsü de ‘hayatın içinde’ değil, TV’nin içinde akar. Kitabın kapağında şişman bir televizyon bile oturabilirdi, sonuçta kurguda başköşe onundu.

“Müstehcen iktidarın dilidir”

Alt tarafı birtakım insanlar… Yani bildiğimiz, şu sıradan insanoğlu… Bir bakıma “Öyle yazılmaz, böyle söylenmez!” dediler size. Ve susturdular da. Bu nasıl bir şey?

Bunlar Cihangir Cuntası’nın mümessilleri. Dolaşımdaki Seçkin Söz’ü seçerek edebiyatı da örgütlüyorlar. Bugün Türkçede yazarlık, yaratıcılıktan çok editörlük masası faaliyetine indirgenmiştir ve bu editörlerin, yenidenyazımcılar’ın kimler oldukları da aşağı yukarı belli. Kan Sıcak Akacak, Muzır Kurulu tarafından yazılan bir raporla edebiyat dışı ilân edildi. ‘Ahlâka aykırı’ yaftası yapıştırıldı. İktidar dili’nin dışındaki bu muhalif söz ‘muzır’lıkla suçlandı. Hoşa gitmeyen,  egemen olanları rahatsız eden her söz muzırdır zaten. Muzır da doğası gereği Hınzır’dır, Kara’dır, Alaycı’dır. Kan Sıcak Akacak, tabii ki muzırdır. Tüm iletişim ve hükümet etme biçimlerinin dilsel formları zaten müstehcendir: TV haber bültenleri, politikacıların demeçleri vesaire… Yasaklanan tüm politik ve politik olmayan söylemler, ifade hakkı arayan bütün lisanlar ve yasaklanan bütün kitaplar, temelde politiktir.

Muzır, müstehcen, porno… Bu kavramlardan söz eder misiniz?

Bu kavramları tartışmalıyız… Porno diye damgalanan form, yeri geldiğinde doğrudan politik olabilir; örneğin, yasadaki ifadeyle, ‘aile kurumuna kaynaklık eden temel değerlere saldıran’ ve düzçizgisel olmayan bir aşkı anlattığınızda, yasa, porno suçlamasıyla karşınıza dikilebilir. Sansür meselesini kişisel hikâyeme daraltmayacağım, ama bana yaşatılan hislerin nasıl da berbat olabileceğini ve insanı çaresiz bırakabileceğini göstermesi bakımından, şahsi hatıratımdan biraz daha bahsetmek isterim. Mesele, kitaba ‘porno’ damgasının vurulmasıydı. Bir kere böyle adlandırılması, tanımın hududunu da beraberinde getiriyordu, sonrasında bu çemberi kırmak çok zordu. Türkiye’de kitabı toplatılan yazarların ne ilki, ne de sonuncusu olduğumu biliyorum ama, iktidarın görsel dilini bumerang gibi ona savurmaya çalışan bir metnin ‘ahlâksızlık’ yaftasıyla mahkûm edileceğini pek tahmin etmemiştim. Çünkü bizzat televizyonun müstehcen diline saldıran bir romanın, yine aynı dille, müstehcenlikle suçlanarak ‘imha ve müsadere’ edilmesi, gülünçtü. Müstehcen, iktidarın dilidir oysa; muktedir ve mütecaviz dil, varlığıyla her an hayatımıza müdahale etmektedir. Makineli tüfekle veya kamerayla… Herhangi bir fikri ifade etmeyi engelleyerek tahakküm kurmakta ve zihinlerin ırzına geçmektedir. Anlamların içini boşaltan pornografi, toplum hayatının her zerresine (Siyaset) arsızca sinmiştir ve tahakkümün aracı olarak bambaşka anlatı formlarında (TV) zuhur edip hayatlar öğütmektedir. Çünkü bir kitabı müstehcen diye damgalayıp pornografiye daraltmak, ister istemez içeriğini de bloke eder ve ayrıca, sosyal telörgülerle çevrilmiş bir zihinsel iklimde, müstehcen denen bir kitap için mücadele etmek geleneği de pek yoktur. Mehmed Rauf’un Bir Zanbağın Hikayesi, Reşat Enis’in Afrodit Buhurdanında Bir Kadın’ı, Pertev Naili Boratav’ın Nasreddin Hoca’sı ve daha birçok örnek var… Hoca Nasreddin hiç de öyle edepli falan değildi; haylaz, komik ve muhalifti, bol bol argo ve küfür de kullanırdı. Müstehcen veya porno diye damgalanan eserler de dürüstçe ve adlı adınca ‘ifade özgürlüğü’ içinde değerlendirilmelidir. Politik platformlarda yasaklara karşı mücadele eden insanların, iktidarın müstehcenlik suçlamalarını politik addetmemeleri, tüm zihinlerin ‘görünmez sansür halatlarıyla’ düğümlenmesine, yazarların daha kâğıda kelime sürerken ‘kendi kendilerini sansürlemelerine’ yol açar. Herhâlde en tehlikelisi budur. Bu tür bir sansürün, kuytu, gölgeli ve gri ara bölgelere sinmiş varlığı öyle rahatsızlık vericidir ki yazar, bıçak sırtı alanlara her adım atmaya yeltendiğinde korkunç ve ıssız bir kültürel tedirginlik hissedebilir. O zaman ifade özgürlüğünün yasa tarafından sınırlanmasına gerek bile kalmaz; yazar kendini kısıtlar veya ‘tehlikeli kelimeler, ama belki muhteşem güzel ifadeler’ ondan kaçar. Muzır veya müstehcen diye nitelenen kitapların, bizzat toplumun ahlâkını verili ve ezber dille bozanlar tarafından aynı gerekçeyle suçlanması, yine ancak muzır edebiyatın konularından biri olabilir. Edebiyat, gerçek değil, ‘kurmaca’dır. Biz 3. dünyadayız ve hâlâ ciddiye alınıp takibata uğruyoruz; kitaplarımızın toplatılmasına, acaba sevinmeli miyiz? Kurmacalardaki karakterleri yazarın kendisi sanan, biraz tuhaf bir edebiyat ikliminde yaşıyoruz. Türkiye’de hâlâ edebiyatçıların sözlerine inanılıyor ve yazdıklarına ‘sahte-belge’ veya ‘kurmaca’ gözüyle bakılmayıp tersine, yazdıklarına, ‘gerçeği temsil etme işlevi’ bahşedilebiliyor. Dolayısıyla yazarlar halkı her bakımdan tahrik edebilir ve ahlâkını bozabilirler! Meselâ benim serüvenimde,  o yılların gözde popüler kültür imgelerinden bir Aktris, şahsına basın yoluyla hakaret edildiğini iddia ederek dava açmış ve kazanmıştı. Basın savcısı da, kahvede atıp tutan lümpen Kadir karakterini, yani bir roman kahramanını, mahkemeye çağırmıştı. Kan Sıcak Akacak davası, o yıllarda ve bu yıllarda, gerçekle kurmacanın ne kadar iç içe geçtiğini göstermesi bakımından bence tipik bir dava.

TV ve basın bize gerçeklerin değil, kurmacaların evreninde yaşadığımızı her an hatırlatır ama nedense edebiyatın gerçeklerle örtüştüğü varsayılır.

Kurmaca olan edebiyata gerçek gözüyle bakılırken, aslında gerçekle örtüşmesi gereken haberlere kurmaca gözüyle bakılıyor. Oysa İmge’ler Gerçek’leri temsil etmez, sadece adını aldıkları İmge’leri temsil ederler; Gerçek’leri açıklamak için İmge kullanmak tehlikelidir, bir süre sonra İmge’ler Gerçek, Gerçek’ler de İmge sanılabilir. Bakınız Türk TV’lerindeki Haber Bültenleri…

“Yarı felçli yarı kör gibi”

15 yıllık bu süreçte neleri anlayamadınız?

İşte yine o muhteşem ifade özgürlüğü meselesi… İnsan kötü bile yazabilir, yetenekleri sınırlı olabilir, hepsi insana özgü… Olabilir bunlar… Ama yazı yazarak ayıp bir şey yaptığınızı söylemeleri ve dışlanmak, herhâlde en kötüsü.

Nasıl bir yalnızlığa dönüştü sizinki? Ya da neyken ne oldunuz?

Uzun yıllar, Kan Sıcak Akacak’ın bir roman olup olmadığından bile emin olamadım. Sadece yayıncılar değil, bazı yazar ve çizer arkadaşlara göre de, bu bir ‘biyografi’ idi, ben müstehcen bir şahsiyettim. Ya Kan Sıcak Akacak’ın içinde bunun ipuçlarını yakalıyorlardı ya da Kan Sıcak Akacak porno ve sapık bir kitaptı ve satırlarda karakterimden izler buluyorlardı.

Yazmak zorlaştı mı sizin için? Yazıyla ilişkiniz nereden nereye savruldu?

6 gün yaşayabilen bir ilk roman sürecinin sonunda, bugüne kadar sünerek uzayan tuhaf bir duygu kaldı üzerimde: Ülkedeki bütün yayıncılara başvurmaya çalışmak ve çoğunun tenezzül edip herhangi bir cevap, ‘ret’ cevabı bile vermemesi, bende yazmaktan vazgeçmek de değil ama bir tür kötürüm kalmak, hiçbir metni ‘tamamlayamamak’, yani ‘yayına hazır’ hâle getirememek (hep düzeltilecek birkaç sayfanın kalması) gibi, yarı felçli ya da yarı kör olmak gibi (”nasıl olsa kimse yayımlamayacak”) travmatik bir durum yarattı. En kötüsü de bu. Tıpkı geçmişte bazı yayıncılarla konuşurken, ortak nokta bulabileceğimi sanıp heyecanlanarak, Henry Miller, William Burroughs, Anais Nin gibi kitapları Türkiye’de yasaklanmış Batılı usta edebiyatçıları zikrettiğimde, yine alayla, kendimi onlardan biri gibi mi gördüğümün sorulması sırasındaki kadar kötü… ‘Ama edebiyat…’ diye başladığım her cümlede, ‘İyi ama sizinkiler edebiyat değil ki’, ‘İyi ama bunlar imge değil ki’ diyerek beni sonsuz bir utanca boğan yayıncılara ve yazarlara karşı, bir noktadan sonra sesimi çıkaramayışım gibi… Sakatlanma ve utanç kaldı onlardan bana; birçoğunu da tanırdım, arkadaşlarımdı. Satılabilir bir mala dönüştüğümde mi bu insanlar için konuşmaya değer bir konu olacaktım, bunu sorabilmek isterdim veya siyasi müttefiklerle beraber olup bir ‘küme’nin içinde mi yer almalıydım?

“Merkezkaç”: Edebiyattan uzaklaşmak isteyen bir roman

Yeni romanınız “Merkezkaç” nasıl bir çabanın ürünü? Neye dair?

Merkezdekiler beni kovaladı, ben de merkezden kaçmak istedim. Bir tür ‘post hiphop’ roman denebilir Merkezkaç için ya da bir tür rap… Kısa konuşmalarla ve SMS’lerle örülmüştür. Edebiyata yaklaşmak isteyen değil, uzaklaşmak isteyen bir kitap kesinlikle. Hatta “sanki yazılmamış bir taslağın romanı gibi” bile denebilir. Günümüz İstanbul’unun dijital ara yüzlerinde, iletişim arzusunda çabalayan karakterler var. Edebiyatın başka tür ‘konu nesneleri’ de olabilir, hayat çok değişti. Bazı çok garip varoluşlar ya da anlama istekleri, boşluklar, gri bölgeler veya sadece mezarlıklarda kalan ağaç  gölgeleri de edebiyatın konusu olabilir. Merkezkaç’ta tasvir ederek değil, ters ışıklara odaklanarak, Şehir’in kalbinde gezindim… Hayat’a dair bir roman Merkezkaç; yaşamaya ve yaşamak istemeye dair, bambaşka bir İstanbul hikâyesi. Durmadan bir şeyler arayan ve gitmek isteyen, didinen kentli insanlar var. Bu kitabı 2007’de yazdım. Bir tür haykırıştı. Bütün keskin varoluşlarına rağmen, karakterlere derinden şefkat hissettiğim bir kitaptır. Çünkü onlar geceler ve kulüpler boyu kentin ışıltılı semalarında uçsalar da kaybetmiş yalnızlardır. Yola bile çıkamadılar belki. Pas ve tortu kaldı damaklarında. Merkezkaç, tüm konuların, kişilerin, nesnelerin ve olay örgülerinin, merkezin etrafında çılgınca dönüp dans ederek ‘merkezkaç kuvveti’ yaratmaya çalıştığı bir roman aynı zamanda. Kurgu, karakterler ve olay dizilimi de öyle. Günümüzdeki hayat gibi, hızlı, kısa, kesik, kopuk ve biraz hiperaktif… Çay bardağında hızla aynı hareketi tekrar ederek döndürülürken derin bir çukur yaratan çay kaşığı ve onun gelenekten kopmuş şıngır mıngır sesi gibi de…

Kimler var bu yeni romanda? Ve ne yapıyorlar?

Her şeyin ‘kopya’ olma ihtimalinin bulunduğu bir çağda, hâlâ ‘otantik’ olanı yazmak isteyen, tıfıl bir genç var meselâ; Eskort’luk yapan bir kızla beraberler ve daima kimyasal  madde kullanıyorlar. Sürekli Zap’lanan bir TV gene var ve genellikle sesi kısılarak, görüntülerin üzerine sanki diğer kanallardaki tekstlerin dublajı yapılıyormuş gibi diyaloglarla muhabbet ediliyor. Konuşmaları yaşamsal dirilikte nakletmeye çalışarak ‘anlatıcı’yı mümkün olduğu kadar uzak tutmak istediğim bir kitap belki… Kahramanlar durmadan Şehir’de hareket ederler. Durmadan gitmek, bu şehirden kaçmak isterler. Belki aynı yolları kat ederler. Ama garip tekhücreli canlılar gibi, bir çizmenin altında ezilmek için oldukları yerde mal mal bekleyebilirler de… Her karakter, sanki bir ötekinin devamı ya da devamsızlığı gibi, sanki birbirlerinin gölgesi gibi… Dertler, temalar ve istekler yakın. Merkezkaç karakterler bunlar. İstiklâl’in köşelerinde haplanarak veya işemik kokulu rock barlarda kırık bira şişelerine basarak öpüşen ve hep taze bir ümit arayan genç insanlar… Küresel kent toprağında, İstanbul’un dehlizler coğrafyasında, merkezkaç kuvveti gibi döne döne yapılan bir yolculuk, romanım. Bir merkezkaç kuvvetin etkisine kapılmışçasına çeperlerine doğru savrulan yeni Şehir’de biraz sevinç arayan karakterlerin dairevi yolculuğu. Devleşerek büyüyen canavar bir kenti anlamaya başlangıç hikâyesi aynı zamanda.

“Merkezkaç” internet sitenizde yayımlanacak. Bunu okur olarak içime sindiremiyorum. Yayınevleri ya da edebiyatçılar nasıl içlerine sindirebiliyorlar, yanıtlayabildiniz mi bunu?

Kan Sıcak Akacak’ın imha edilmesinden beri, 15 yıldır yayınevi bulamıyorum; çünkü kitaplarımı gönderdiğim yayınevleri, ‘anında toplatılacağını ve bu riski göze alamayacaklarını’ söyleyerek reddediyorlar. Geçmişte 426, şimdilerde 226. maddeyle adlandırılan bu garip ‘suç’un üzerinde sanki görünmez bir gölge var. ‘İfade özgürlüğü’ babında, yayıncılar ve entelektüeller, konu bu tür kitaplardan açıldığında, dudak kenarlarına müstehzi gülümsemeler yerleştirip, ‘ayıp veya müstehcen’ imalarını hafiften örterek ve sanki söz etmek zorunda kaldıkları için biraz mahcupmuş gibi de davranmaya çalışıyorlar. İki ay önce nihayet bir internet sitesi açmayı başarabildim ve Kan Sıcak Akacak’ı orada ücretsiz yayınladım. Bu kadar yıldan ve bu kadar hadiseden sonra bu kitaptan, bu serüvenden bahis açmak bile beni sonsuz derecede bunaltıyor. Yayıncılık sektöründen ümitlerini tamamıyla kesmiş bir biçareyim. Eğer site sansürlenmezse diğer kitaplarımı da internette yayınlayacağım. 15 yılda varabildiğim nokta bu.

Size tam olarak ne yaptılar Alp Bey?

Yok etmeye çalıştılar.

Siz ne yapacaksınız peki?

Daha söyleyecek sözlerim var.

Tolga Meriç

Alp Buğdaycı’nın internet sitesi
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
4 Responses to “Alp Buğdaycı: “Doğurmaya çalıştığım bebeği boğdular!””
  1. mustafa says:

    Tv’ de sigara ve bilumum sanat eseri heykellerin pipilerini mozaikleyen bir ülkede yaşadığımızı düşününce, böyle kitaplar yazmak delilik olarak adlandırılabilir. -ne yazık ki- Ama hala bu yürekliliği gösterebilen yazarların olduğunu görmek iyi bi’ şey. Yaşım gereği ilk kitabını hatırlayamadığım Alp Buğdaycı, son çare kitaplarını sanal ortamda yayınlamaya başladıysa, bu bence yazarların değil sanat ve kültür anlayışının temelli felç olduğunun kanıtı. Ki bu da hemen hemen hiç okumayan bir ülkenin yorgunluğudur; uyurlar geçer!

  2. AnAİS NİN says:

    Hakikatle oluşmuş yapıtları görmezden gelemeyiz. İnsanlıga dogru şeyler katabilecek mühim eserleri ortaya koymanın (roman toplatılsa dahi) verdiği hazzı yitirmeyiniz. Her şey bir yana, sevgili Alp Buğdaycı’nın hayatı, geçmişi, sesi, romanları, yazıları, dili benim için asla göz ardı edilemez. Ondan öğrenecegim çok şey var -ki bu herkes için böyle. YÜZÜMÜZE ÇARPTIGINIZ GERÇEKLER ADINA SONSUZ TEŞEKKÜR. Bizler uyandık sıra diğerlerinde.

  3. ugur says:

    slavoj zizek gibi saygıdeğer ve bi o kadar meşhur
    kafalardan biz de gani gani var da (hatta bizdekiler daha gerçek)
    biraz coğrafya yoksunuyuz galiba
    tabii ki de kasıtlı

  4. Öznur says:

    Yasaklamak; yaralamaktır toplumu ve ne kadar çok yara alırsa toplum o kadar çabuk ölür…

Leave A Comment