Egoist okur

Altay Öktem: “İnsan vücudu yazıldıkça var oluyor”

Yeraltında hangi hazineler gizlidir ve neden fanzinler önemlidir, hatırlayalım…

Gülenay Börekçi

altay oktem egoistokur fanzinler yeralti

“İnsan bünyesi hala karanlık…”

Yazarsınız, şairsiniz ama hekimsiniz aynı zamanda. Bu ikisini bir arada nasıl yürütebildiğinizi soracağım size. Hekim olarak kusursuz işleyen bir makinenin, yani insan vücudunun tanığısınız. Edebiyatçı olarak ise o makinenin daha kusurlu yönlerini, daha karanlık taraflarını da ele alıyorsunuz…

Aslında birbirinden çok ayrı konular değil bunlar. Hem hekimliğin, hem de edebiyatın ana konusu insandır. Önemli olan, insanı her yönüyle ele almak, her açıdan değerlendirebilmektir. Vücut, fizyolojik olarak kusursuzdur ama patolojik unsurlarla birlikte ele aldığımızda o kusursuzlukla nadiren karşılaşabiliriz. Hastalık, vücudun yazgısıdır. Ve aslolan karanlık yanlardır her zaman. Tıp da o karanlığı aydınlığa çıkarmak, tam anlamıyla çözümlemek amacıyla yüzyıllardır çalışıyor ama henüz çok az bir kısmını deşifre edebildi. İnsan bünyesi hâlâ karanlık! İnsan ruhundan söz etmeye gerek bile yok. Onda zaten tam bir karanlık hâkim. O yüzden, insanı anlamak için tıp kadar edebiyat da gereklidir. Ben de, her ikisini bir potada eritmeye çalışıyorum. Sadece muayene ederek insan vücudunu bir yere kadar tanıyabiliyorsunuz. Ben, muayene etmekle kalmayıp, bir de yazarak anlamaya çalışıyorum. Vücut, yazıldıkça varoluyor çünkü.

Hekim ve aynı zamanda edebiyatçı olan başkaları da var. Mesela Çehov… Başka kimler var ve hekim oluşlarının edebiyata katkıları neler?

Bence hekimlik, daha doğrusu tıp eğitimi almak ve pratikte de insanla ilgili olmak, edebiyat anlamında da büyük olanaklar sunuyor insana. İnsanı sadece dıştan tanımak yerine, daha kapsamlı tanıma olanağı sağlıyor hekimlik. İnsanı yüzeysel olarak tanımak ayrı, iç organlarını görmek, hatta elinle dokunmak ayrı bir şey. Bu deneyimin insana kattığı çok fazla şey var. Hayata tanık olmakla kalmayıp, hayata müdahil olmak anlamına geliyor bu. O yüzden de, tıp eğitiminin, bir edebiyatçı açısından bulunmaz nimet olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, gerek dünya, gerekse Türk edebiyatında, sanıldığının aksine çok fazla hekim yazar yok! Çehov, bu açıdan bir istisna. Örneğin şiirimizde Ceyhun Atuf Kansu’yu sayabiliriz. Açıkçası tek tük isimler sayılabilir ama çok fazla, çok parlak isimler yok maalesef. İşin bir de başka yönü var: Dünya edebiyatında, diyelim biyolojik bilimkurgu dalında en fazla dört-beş yapıt sayabiliriz. Bu da, hekim-yazar’ların bir başarısızlığı olarak kayda geçebilir. Çünkü bu alanda ürün verebilmek, ciddi bir biyoloji ve tıp bilgisiyle birlikte, aynı anda yazar nosyonunu da taşımaya bağlı. İkisinin aynı anda olabilmesi, sanılanın aksine, çok nadir rastlanan bir durum.

“Tanrı Acıkınca’yı yazmamı insan bedenini bir hekim olarak iyi tanımam sağladı”

Mesela ‘Tanrı Acıkınca’da hekim oluşunuz son derece kuvvetle hissediliyor. İnsan bedenini çok iyi tanıyan birisi böyle yazabilir ancak…

Kitaplarımın arasında “Tanrı Acıkınca”nın yeri ayrı. Roman iki ayrı kulvarda ilerliyor, bir yandan gündelik hayatın içindeyiz, diğer yandan vücudumuzdaki mikroorganizmaların hayatına tanık oluyoruz ve onların macerasını yaşıyoruz. Sonunda birbirine benzeyen ve kesişen hayatlar! Yani bir insanın ve bir barsak parazitinin, diyelim Shigella’nın hayatında birçok ortak öğe bulabiliriz. Elbette hekim olmasam böyle bir kurguyu düşünemezdim ya da düşünsem bile konuya bu denli hakim olamazdım. Çok severek yazdığım ve hâlâ kendi kendime etkilendiğim bir roman bu. Tür olarak da bir yanıyla fantastiğe yakın, bir yanıyla bilimkurguya… Aslında ikisi de değil; basbayağı gerçekçi bir roman! İnsan bedenini tanımak, ‘Tanrı Acıkınca’yı yazmama sebep oldu. Bu da, iyi ki hekimim dediğim nadir anlardan birini yaşattı bana.

‘Bu Kitaptan Kimse Sağ Çıkamayacak’ adlı romanınızdaysa bir öykü seçkisine kendi ölümlerini anlattıkları öykülerle katılan ünlü yazarların esrarengiz şekilde ölmeye başlamalarını anlatıyorsunuz. Kitaptaki yazarlar gerçek mi?

Selim İleri, Ahmet Ümit, Pınar Kür, Tomris Uyar, Tahsin Yücel, Sevim Burak ve diğerleri… Evet, kitaptaki yazarların hepsi gerçek. Onların kendi ölümlerini anlattıkları öyküleri de, birebir onların öykü ya da romanlarındaki kurguyu, dili taklit ederek yazdım. Yani her biri gerçek birer yazar, öyküleri de kendilerini üslubu ve diliyle yazılmış durumda. Bu yanıyla eğlenceli bir roman ‘Bu Kitaptan Kimse Sağ Çıkamayacak’. Ama bir yanıyla da, kendi ölüm hikayesini yazan herkesin, aynı biçimde ölmesiyle sonuçlanan, tedirgin edici bir roman. Okurun sürekli tesadüf mü, kehanet mi sorusunu sormasına neden oluyor. Ama ne o, ne de diğeri…

Edebiyatçının kehanet yetisi de var mıdır? Yani gerçek hayatta olabilecek şeyleri bir edebiyatçı öngörebilir mi? Görebilirse bu nasıl gerçekleşir?

Doğrudan kehanet diyemeyiz. Ama edebiyatçıların sezgilerinin güçlü olduğu da bir gerçek. Elbette hiç kimse gerçek hayatta olacakları önceden göremez. Ama hiçbir sosyal olay da aniden olmaz. Onu hazırlayan koşullar ve bir takım veriler vardır. Edebiyatçının, bu kokuyu alma ve taşları yerine dizerek olacağı tahmin etme, ya da bilinçaltında birleştirdiği ipuçları sayesinde olacakları önceden sezme ihtimali yüksektir sadece.

Muhalif tavrınız nereden kaynaklanıyor?

Hayata tutunmak için, var olabilmek için gizli saklı kalmış şeyleri kurcalamaya çalışıyorum. Ana akımın içinde yer alan, başı sonu belli olan, birbirlerine benzeyen yapıtlar pek ilgimi çekmiyor. Gün ışığına çıkmamış, daha doğrusu çıkmayı reddeden bir yanı var fanzinlerin. Yeraltı edebiyatının da öyle. Nedense kendimi o dünyanın içinde daha rahat, huzurlu hissediyorum. Belki de hakikat oralara daha yakın ve sahte dünyalardan oldukça uzak bir yerdeler… Muhalif olmak gibi bir iddiam yok ama kendimi hep muhalif bir tavrın içinde buluyorum ve buna ben de şaşırıyorum.

“Yeraltı edebiyatının gelişmemesinde, yazarların uzun yaşayamaması da etken”

“Fanzin ruhu” diye bir şeyden söz ediyorsunuz, bu nedir?

Sadece fanzinde değil, üretilen, yaratılan, yapılan her şeyde, her işte bir ruh vardır. Zaten o ruhu içine üfleyebilirsen yaptığın iş özgün olur ve başkalarını da etkiler. Yoksa sıradan bir şey olur çıkar. Fanzini fanzin yapan ana unsur da fotokopiyle çoğaltılması, elle hazırlanması falan değil, o ruhu taşıyıp taşımamasıdır…

Peki ya yeraltına, yeraltı edebiyatına olan merakınız?

Sahte olmayan bir dünyayı anlatır yeraltı edebiyatı. Bu yüzden ilgi duyuyorum sanırım.

Günümüzün yeraltı edebiyatı kapsamında kimleri sayabilirsiniz?

Çok fazla isim yok. Türkiye’de gerçek bir yeraltı kültürü gelişemediği için, yeraltı edebiyatı da oldukça kısır. Aslında tarihimizde çok parlak isimler var. Neyzen Tevfik mesela, başlı başına bir zenginliktir yer altı edebiyatı açısından. Günümüzde ise bu akımın önemli temsilcileri arasında Kanat Güner, Sibel Torunoğlu, Mehmet Kartal, Sarp Bengü gibi isimler gelir. Ne yazık ki bunların bir kısmı hayatta değil, gerçekten yeraltında yaşadıkları için erkenden ölüp gidiverdiler. Yeraltı edebiyatının gelişmemesinde, yazarların uzun yaşayamaması da etken.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment