Egoist okur

“Ama sözcüklere ne oldu?”

Yeşilçam’ın güzel oyuncusuydu Zeynep Aksu. Kısa sürede başarıyı da yakalamıştı. Ama kariyeri çok uzun sürmedi. 7 yıl sonra, hem de Altın Portakal almasının hemen ardından babasının isteğiyle beyaz perdeden elini eteğini çekti… Hazin bir hikaye. Hele günümüzün ünlü yönetmeni Ferzan Özpetek’in ablası olduğunu düşünürsek…

Romancı Ayfer Tunç hepsini daha önce “Ömür Diyorlar Buna” adlı kitabında olağanüstü bir duyarlılıkla anlatmıştı. Zeynep Aksu’nun adını Efsun yaparak ve bazı ayrıntıları değiştirerek… Şimdi yazma sırası Zeynep Aksu’da. Alfa Yayınları’ndan çıkan “Asalet Budalası”, ünlü oyuncunun kendi hayatından yola çıkarak kaleme aldığı ilk romanı. Sibel Ateş Yengin’in röportajı…

Gülenay Börekçi

zeynep aksu sibel ates yengin egoistokur

Hayatı roman oldu: “Sevgi yoksulluğundan kaçtım”

16 yaşındaydı güzellik yarışmasına katıldığında Zeynep Aksu. Babasına inat olsun diye girdiği yarışmada sinema güzeli seçildi. Çoğu genç kız zengin ve ünlü olma hayalleriyle evden kaçıp “artist olmak” isterken onun asıl nedeni sevilmemekti. Birbirlerine âşık olan annesi ve babası “asalet düşkünü” anneannesi yüzünden boşanmıştı. Üvey anneli ve sevgisizliğin hâkim olduğu ev ona dar gelince kendi deyimiyle “sevgi yoksulluğundan” kaçmış artist olmak için. Kısa sürede Yeşilçam’ın parlayan yıldızlarından oldu. Türkan Şoray’a rakip gösterildi. Çok değil yedi sene sürdü artistliği ama akıllarda yer etti. Kısacık sinema kariyerine bir de ödül ekledi. “Üvey Ana” filmindeki rolü ona Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Kadın Oyuncu Ödülü”nü getirdi. Aradan yıllar geçti. Babası, barışmak için sinemayı bırakma şartı koştu. Kazandığı parayı ve şöhreti elinin tersiyle itip babasının yanına dönmeyi kabul etti… Sonra biri iki, diğeri on dört yıl süren evlilikler, anneden ayrı geçen özlem dolu günler, aşkın, ayrılığın, yıllar sonra kesişen yolların hikâyesi… Ve hayatın en büyük ödülü oğlu… Görüyorsunuz ya; “Anlatsam roman olur” lafı onun hikâyesinde klişe olmaktan çıkıp gerçeğe dönüşüyor.

“Asalet Budalası” romanın yazarken nasıl duygular içindeydiniz merak ediyorum?

Bir roman yazmak hiç aklımda yoktu. 5-6 yıl önce karşılaştığım bir yayınevi sahibi arkadaşımla oradan buradan sohbet ederken hayatıma ait birkaç komik hikâye gündeme geldi. O da çok enteresan buldu ve yazma fikrini o aklıma soktu. Sonraki yıllarda hep çok düşündüm. İnsan yaşlanırken iç dünyasıyla daha çok haşır neşir oluyor. İçime döndüm hayatın bana getirdiklerini, benden götürdüklerini düşündüm. İnandıklarım, hoş gördüklerim, yanlışlarım ve netice de iç dünyamda çok hoşuma giden bir benle karşılaştım. Bunu yazmaya karar verdim. Yazma sürecinde birçok anıyı baştan yaşadım bazen gözyaşları içinde bazen de kendimi alkışlayarak…

Geçmişinizle tamamen barıştınız mı? 

Deniyorum…

Yoksulluktan kaçıp da artist olmak istenir. Oysa sizin durumunuz farklıydı. Siz babanıza inat evi terk etmişsiniz… İlk kez okuyacaklar için anlatır mısınız?

Çok güzel bir soru. Doğru, kimi yoksulluktan kaçıp yıldız olmak ister kimi de paraya ve mutluluğa ulaşmak için bu yolu seçer. Aslında ben de aynısını yaptım sadece amacım değişikti. Ben sevgi yoksulluğundan kaçtım. Mutlu olup olmadığımın umursanmadığı sadece katı kuralların uygulandığı ortamdan kaçtım. Sevgiye, beni sevgiyle bağrına basan anneciğimin ve kardeşlerimin yanına kaçtım. Kendimi değerli hissettiğim yere… Onların yanında kalabilmeyi, babamın gücünden yararlanmadan kendi ayaklarımın üzerinde durup bir şeyleri ispat etmeyi tercih ettim.

“Keşke oyunculuğa devam etseydim” diyor musunuz?

Hepimizin içinde “keşke” duygusu vardır. Tabii ki çok iyi bir oyuncu olmak, mesleğimde kariyer yapmak isterdim. İşimin eğitimini almak ve kendimi yeterli bulmak çok isterdim. Ne yazık ki bu işe başladığım zaman ne kadar önemli bir iş yaptığımın, bu kadar kısa zamanda sinemanın benim gibi güzel ama bilinçsiz bir kıza kucak açmasının ne demek olduğunu anlayamayacak kadar saf ve tecrübesiz biriydim.

“Babam duygularını hiç söylemedi”

Babanız size, siz annenize hayranmışsınız ya babanızla ve üvey anneyle yaşamak zorunda kaldığınız için annenizi suçladınız mı?

Doğru, babam bana, ben de anneme hayrandım. Ama sözcüklere ne oldu? Babam bana bu duygularını hiç söylemedi. Bense bu gösterilmeyen sevgiyi anlayamayacak kadar küçük bir kızdım. Küçük kızlar parayla verilen ödülleri pek anlamıyor. Oysa annem bir sevgi yumağıydı. Beni ve kardeşlerimi mutlu eden, hep sevgi sözcüklerinin havada uçuştuğu bir ortamda yaşattı. Anneme hiç kızmadım, o mecbur olmasa benden bir dakika bile ayrı kalmazdı.

Bugün onlara ne söylemek istersiniz? En çok da “Asalet Budalası” anneannenize…

Babamı en son gördüğümde artık çok hastaydı. Hastane odasından içeri girdiğimde zorla ayağa kalktı, bana sarıldı belki yirmi dakika belki daha fazla hıçkıra hıçkıra ağladı. Sanki benden tüm geçmiş için özür diliyordu. Bense susup kaldım. Bu onu son görüşüm oldu. Anneanneme gelince, bütün bunları nasıl bir psikolojiyle yaptığını bilmiyorum. Ama yaşasaydı da herhalde ona hiçbir şey söylemezdim çünkü o yaşadığı sürece torununu ve kızını nasıl bu kadar mutsuz ettiğini görüp kahroldu.

Yatılı okula bırakılan küçük kız çocuğuna şimdiki aklınızla neler söylemek istersiniz?

Belki çok garip gelecek ama o kız çocuğu aynen öylece içimde duruyor, hiç büyüyemedi. O küçük kız çocuğuna hep “Allah’a güven ve teslim ol. Kalbin iyi olursa her şey sonunda iyi olur. Sabır sabır” diyorum.

“Asalete ve zenginliğe düşkündü”

Selma karakteri yani anneanneniz “Ne gaddar kadınmış” dedirtiyor. Siz onu haklı buluyor musunuz?

Tabii ki bütün olanları yıllardır bana anlatılan hikâyelerden öğrendim. Evet, çok katı bir kadındı ama kızına olan sevgisi çok büyüktü. Ona bu hatayı yaptıran asalete ve zenginliğe düşkünlüğü oldu.

Romanınızda karakterlerden biri “Bu aşk ömürlüktü” diyor. Sahi aşk dediğimiz şey bir ömürlük müdür?

Bence aşk ömürlüktür. Ancak onu yaşatmak, korumak, o heyecanı, saygıyı, hoş görüyü ve hayranlığı sürekli kılabilmek iki tarafın da çok emek vermesi ve bunu istemesiyle olabilir diye düşünüyorum…

“Çocukluğumu değiştiremezdim ama…”

Gerçekten bu hayattaki en büyük ödülünüz oğlunuz mu?

Kesinlikle… Her sabah namaz kılarım ve Allah’a beni ödüllendirdiği için şükrederim.

Oğlunuzla nasıl bir ilişkiniz var?

Oğlum benim için her şeydir. Öncelikle onu çok sayarım, fikirlerine, duruşuna, kişiliğine ve inançlarına hayranım. Uzun zamandır her şeyi o idare eder.

Ona hayata dair en çok neyi öğütlüyorsunuz?

Çocukluğundan beri ona inançlı biri olmasını, tevekkülü ve teslimiyeti öğretmeye çalıştım. Zaten bunlara vakıf biri adil ve doğru bir insan olur. Benim oğlum da öyle… O benim hayattaki tek muvaffakiyetim…

Geçmişe dönme imkânınız var dense…

Herhalde çocukluğumu değiştiremezdim ama ne yaptıysam yine aynısını yapardım. Yine anneme kaçar, yine kardeşlerimi bağrıma basar yine her şeyi ve her mesuliyeti alır, yine oğlumla o harika yolculuğa çıkar tüm iniş çıkışlara rağmen bu mücadeleli hayatı seçerdim. Çünkü ben sevdiklerimin yüzü gülünce, onların yanında mutlu olabilen biriyim. Belki zor bir hayattı ama içimdeki sevgi, inanç bu kötü senaryoyu iyi bir film haline getirdi.

Kardeşlerinizden biri de Ferzan Özpetek, onlarla görüşüyor musunuz?

İnsanların yüreğinizin ya da hafızanızın neresinde yer ettiği önemli. Paylaştığınız anılar, yıllar, çocukluğunuz… Görüşüp görüşmemek sanki o kadar da önemli değil.

Peki, romanın devamı gelecek mi ya da başka hikâyelerin peşine düşecek misiniz?
Hikâyemin devamının geleceğini sanmıyorum. Ama yazmayı çok sevdim. Şu anda bile kafamda tasarladığım başka bir hikâyem var. Yine gerçek hayattan alınan bir öykü…

Sibel Ateş Yengin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment