Egoist okur

Kemal Hamamcıoğlu: “Anlaşılmayı bir kenara bırakalım, sevmeyi konuşalım”

Sahnelendiği ilk günden itibaren büyük heyecan yarattı “Garaj”. Esas karakterleri bir otoparkta karşılaşan daha doğrusu “çarpışan” iki ruh; fotoğrafçılık öğrencisi Kahraman ve Orkide adını seçmiş bir trans. Birbirlerinden farklı kişiler oldukları için çarpışmanın şiddeti de haliyle ikisi için farklı oluyor.

Ve biz, izledikçe, tanıdıkça ikisini de seviyoruz ama başka başka şekillerde… Kahraman, korkuları ve tedirginlikleriyle olduğumuz, Orkide ise cesareti ve parıltısıyla kalbimizin en derininde olmak istediğimiz kişi.

Açıkçası kalbe işleyen, zihne çakılan anlar, cümleler, diyaloglarla örülü bu oyunun kalıcı bir metne dönüşmesinden, yani kitap olarak yayınlanmasından mutluyum.

Gülenay Börekçi

garaj kemal hamamcioglu gulenay borekci egoistokur 1

Oyunun yazarı Kemal Hamamcıoğlu’na “Garaj”ı niçin kitaplaştırdığını sordum, “Orkide’lerin sesi daha gür duyulsun diye” dedi. Duyalım.

“Karanlık iyidir; kir tutar…”

“Garaj” niçin bu kadar çok sevildi?

Karanlığına sahip çıkan iki insanı anlatan ve hikayesi klişelerle dolu olan “Garaj”, sanırım karanlığın derinliğini seyirciye kırık bir tebessümle hatırlattığı için bu kadar sevildi. Karanlık iyidir; kir tutar.

Orkide ile Kahraman nasıl karakterler?

Köpeğimi her sabah Beşiktaş’ın çiçeksiz apartmanları arasındaki çocuk parkına götürüyorum. Geçen hafta 3-4 yaşlarındaki torunuyla bir dede geldi. Torunu köpeğimi sevmek istedi, dedeyse onu alıp parktan gitmemi. Orası çocuk parkıymış, torunu köpekten korkuyormuş. Yalan! O sırada torunu gülerek köpeğimin peşinde koşuyordu. Dede aksileşince dayanamayıp “Köpeklerden değil, insanlardan kork!” diye bağırdım. O da torununu da aldı ve kaçtı. Park da böylece bana, köpeğime ve bir kutunun yanında oynayan yavru kedilere kaldı. Sorunuza dönersem; işte Orkide ile Kahraman inatla o parkta kalmayı seçenlerden. Çocukken onları köpek ısırmış olsa bile köpeklerden korkmuyorlar. Dedeleriyse hiç olmadı.

“Birini sevdiğin zaman şehrin nüfusu 1’e iner.” Seyirciye İstanbul’un epey zamandır her iki anlamda da çok çok kalabalık olduğunu hatırlattı “Garaj”… (Ve en kalabalıkken bize yalnızlığımızı en çok hissettirdiğini.)

An kalmadı İstanbul’da; anısız kaldı aşkı arayışlar. Keşke sevmeye cesaret edebilenlerin yolu o garajda kesişse ve aşk olsa! Ya da işte bilemedin yan yana dursalar, hiç konuşmadan ayrılsalar sonra… Kendiliğinden bir anı kalsa geriye. Öylesine, olduğu kadar…

“Dinlememek kalbi köreltiyor” diye yazmışsınız, bu yüzden mi herkes yalnız ve mutsuz?

Dinlememekten değil o, her anını teşhir etmekten. Bir de “canım”, “dostum” kelimelerinin fazlalığından. “Seni çok seviyorum dostum”, “İyi ki varsın canım”ların ortalıkta fütursuzca dönmesinden, ilişkilerin gündelik çıkarlar üzerine kurulmasından, her şey olmaya çalışıp hiçbir şey olamamaktan… Yoksa yalnız ve mutsuz olmak kıymetlidir. Pencere kenarında içilen her sigaranın bir hikâyesi olduğunu ancak o zaman anlar insan.

Çok düşüp inatla ayağa kalktığınız o 1,5 yıldan söz ettiğinizde, Orkide’yle benzeştiğinizi düşündüm. Gerçi öyle bakınca ben de benziyorum Orkide’ye…

Ben yürümesini bilmiyorum, düşmem ondan. Orkide’yse yüksek topuklarıyla sapasağlam yürüyor. Sadece yürürken bir yandan da kendini ifade etmeye çalışmaktan bıkmış. “Anlaşılmayı bir kenara bırakalım, ben sevmesini iyi bilirim, bunu konuşalım” diyor. Sevmekten konuşsak ya!

Gülenay Börekçi

Sevmekten konuşalım. Ama şunu da duysun birileri… “Garaj”ın Isherwood uyarlaması “Cabaret” ve Capote uyarlaması “Tiffany’de Kahvaltı” türünden harika bir film olabileceğini hissediyorum. 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment