Egoist okur

Ahenk Göklü: “Aşk acısı öğretiyor ama ne öğreneceğimiz bize kalmış”

Gezi yazarı Ahenk Göklü’nün duygusal, tatlı, eğlenceli ve nasıl demeli, insanı sıcak bir yaz gününde buz gibi bir bardak limonata içmişçesine ferahlatan romanı “Şanslı Kızlar” çıktı. Yazarla gezi yazarlığını kurmacayla birleştirerek yarattığı yeni türü konuştuk. Yalnızca zenginleri iyileştirmeyi seven doktorlar, kendi yazılarını başkalarına yazdıran dergi yöneticileri, hep ünlü kadınlarla sevgili olan niteliksiz erkekler de dahil oldu…

Gülenay Börekçi

‘Yazar olduğum o an’

“Yazmak her zaman hayatımın bir parçasıydı ama bana “esas cesaret veren, bu roman oldu. Son düzeltmeleri yapıp ‘Tamam’ dediğim ânı hiç unutmayacağım. O andan itibaren artık bir yazarım…”

Ahenk Göklü: “Aşk acısı öğretiyor ama ne öğreneceğimiz bize kalmış”

Neden bilmiyorum, bizde güzel aşk romanı yazılmıyor pek. Wattpad’den keşfedilen çocuk yaştaki yazarların kitaplarını saymıyorum. Galiba özel bir vaha kurmuşlar kendilerine ve ne yazıyorlarsa birbirleri için yazıyorlar aslında. “Aşk-ı Memnu” ve “Çalıkuşu” gibi klasiklerimizin üzerinden de çok zaman geçti. Gerçi ben hâlâ dönüp dönüp okuyorum bu iki kitabı…Ve tabii başka memleketlerin yazarlarını; Bronte’leri, Austen’ı, “Anna Karenina”sıyla Tolstoy’u… Ya da niye hep klasiklerden gidelim, bazen de Bridget Jones’lara, Charlaine Harris’lere falan sığınıyorum.

Gazeteci ve gezi yazarı olarak tanıdığım, zaman zaman da şahane edebiyat röportajları yapan arkadaşım Ahenk Göklü’nün duygusal, tatlı, eğlenceli ve nasıl demeli insanı sıcak bir yaz gününde buz gibi bir bardak limonata içmişçesine ferahlatan romanı “Şanslı Kızlar”ı bu yüzden çok sevdim. İçinden deniz geçen bir roman “Şanslı Kızlar”. Koop Island Blues diye bir şarkı var ya, okurken kendimi o şarkının içine girmişim gibi hissettim. Bir özelliği de aşk romanı olduğu kadar gezi romanı da olması. Anlayacağınız, iki türün özellikleri buluşmuş ve ortaya ‘kış ortasında açan yaz güneşi’ tadında bir roman çıkmış. Sordum tabii yazarına, neden gezi kitabı yazmayıp da aşk romanı yazdığını yahut aşk romanına geziyi neden yakıştırdığını… Gerçi birbirine daha fazla yakışan iki tür düşünemiyorum. İşte Ahenk Göklü’nün anlattıkları…

“Şanslı Kızlar” bir kadın romanı ama aynı zamanda bir Capri romanı. Hikâyeyi Capri’ye taşımaya nasıl karar verdin?

Kendi okuma zevkimden yola çıkarak karar verdim. Bir roman, konusu ve karakterleriyle ilgimi çekebilir ama hikâyenin geçtiği yer; tanımak, öğrenmek istediğim bir yer ise ilgim katlanır. Ben, hem dünyayı merak ediyor, öğrenmeyi seviyorum hem de mekânın hikâyeye kattığı ruh zevkimi cezbediyor. Romanımı okuyanlar, Capri’yi adım adım dolaşmış gibi hissetsinler istedim.

Capri doğasıyla, tarihiyle, mutfağıyla kitabın ana karakterlerinden. Bunun için nasıl bir hazırlık yaptın?

Hikaye aklımda yeşermeye başladığında, bir gezi romanı da olmasını istedim. Yani ta en başından beri hem Nazlı’nın hikayesini yazacaktım hem de Capri’yi. Amalfi sahilinde toplam üç hafta geçirdim ve Capri’yi görür görmez yazmak istedim. Yalnızca başkalarına anlatmak için değil; tüm güzellikleriyle burayı daha iyi kavramak için de. Ama bir yeri yazmak için o yeri gezmek yeterli değil. Gezi Traveller dergisinin yayın yönetmenliğini yaptığım yıllardan gezi yazarlığının dersine iyi çalışmayı gerektirdiğini biliyorum. Okurun Capri’yi zihninde canlandırabilmesi için orayı çok iyi tanımam gerekiyordu. Mevsim de hikayenin ruh halini belirleyen önemli bir unsur oldu. Bol ışığıyla, sıcağıyla, sereserpeliğiyle, umut ve iyilik hissiyle “Şanslı Kızlar” bir yaz romanı.

Kitabın kahramanı Nazlı ve arkadaşı Deniz arasındaki ilişkin hikâyede önemli yer tutuyor. Gerilimli bir ilişkileri var ama birbirlerinden kopmuyorlar da. Kadınlar dostluklarında daha mı ısrarcı?

Her insan gibi, her ilişki de biricik. Bu yüzden genellemelere temkinli yaklaşıyorum. Nazlı ve Deniz çocukluktan beri arkadaş. Çocukluğu paylaştığımız insanlara karşı daha toleranslıyız belki de. Kendimi eskisi kadar yakın hissetmediğim arkadaşlarımın bile çocukluk fotoğrafları beni duygulandırıyor mesela. Kadın dostluklarında çok fazla duygu ve mahremiyet paylaşılır. Bu da hem gerilime yol açar hem de bir çırpıda vazgeçmeyi zorlaştırır.

Yalnızca zenginleri iyileştirmeyi seven doktorlar, kendi yazılarını başkalarına yazdıran dergi yöneticileri, hep ünlü kadınlarla sevgili olan niteliksiz erkekler… Gerçekler, sosyal maskelerin arkasında mı saklı?

Herkesin maskeleri var çünkü herkesin korkuları var. Korkularımızı saklamak, hayatta kalma dürtüsünün bir parçası. Fakat bir de sırf maskelerden ibaret olanlar var. Sosyal becerileri yüksek. Vitrinleri çok süslü, ışıltılı ama biraz yakından bakınca koflukları ve yavanlıklarıyla insanı hayrete düşürüyorlar. O vitrini yaratmak bir ‘’başarı” elbette. Yine de her günü, olmadığın biri gibi yaşamaya uğraşmak zor bence.

Romanda Nazlı’nın dönüşümüne tanıklık ediyoruz. Aşk acısı insanı nasıl değiştiriyor?

Her acı gibi aşk acısının da öğretici olduğunu düşünüyorum ama ne öğreneceğimiz bize kalmış. Acıyı besleyip büyütebiliriz. Sırf o sevmedi diye sevilmeye layık olmadığımıza inanabiliriz. Üç günlük dünyayı cehenneme çevirebiliriz. Ya da hayatın gerçek acılarına gözümüzü açar, minnet duymayı hatırlarız. Kendimizi iyi etmeyi öğrenir, kendi değerimizi keşfederiz. Şanslı olduğumuza inanırız. Neyi seçeceğimiz bize bağlı. Ve bunun için de aklımız var.

‘Deniz ve Serra’yla ortak noktalarımız var ama bunlar mahrem şeyler’

Memleketin üstündeki kara bulutların etkisi var mı böyle sıcak ve iyimser bir hikaye anlatmayı seçmende?

Üstünden kara bulutların eksilmediği bir memleketteyiz ve epeydir adamakıllı kasvetli zamanlardan geçiyoruz. İyi değiliz, hafiflemeye ihtiyacımız var. “Şanslı Kızlar”ı yazarken beni en mutlu eden şey, kendime alternatif bir dünya yaratabilmekti. Okurlar için de böyle olur umarım, yalnızca zihinlerinde de olsa, hafif bir hikayenin peşinde Capri’ye kaçmak onlara iyi gelebilir.

İlk romanlar konusu ne olursa olsun biraz biyografiktir denir. Hikayesini okuduğumuz karakterin ne kadarı sensin; hangi yanlarınız benzeşiyor, hangi yanlarınız farklı?

“Şanslı Kızlar”ın tamamen hayal ürünü bir hikayesi var. Kitabın kahramanı Nazlı ne fiziğiyle ne huyu suyuyla benziyor bana. Yine de ortak yanlarımız var tabii. Sadece Nazlı ile değil; Deniz ve Serra’yla da var ama bunlar mahrem şeyler.

‘Bir bakmışsın ruh halin alışkanlığın olmuş, davranışların olmuş; sen olmuşsun…’

St. Petersburg’da ya da Capri’ye hiç benzemeyen “soğuk” yerlerde geçen kitaplar da yazacak mısın, yoksa ille güneş, ille deniz mi diyorsun?

Yazmak istediğim çok hikaye, anlatmak istediğim çok yer var, aklımdakileri sıraya koymakta zorlanıyorum. “Şanslı Kızlar”da Capri’nin yeri ne ise, diğerlerinde de romanın ana karakteri gibi işleyeceğim şehirler olacak. İlle güneş ve deniz mi; hayır. İkinci romana başladım bile. Yolculuk bu defa Kuzey’e.

Bir dönem Rusya’da, bir dönem de New York’ta yaşadığını biliyorum; bu sende neyi değiştirdi?

On dokuz yaşındayken tek başıma, sırt çantasıyla bir ay Avrupa’yı gezdim. Çeşme’den yola çıktım, Lizbon’a kadar… Hayatımın ilk önemli yolculuğudur. Özgürlükçü ve açık görüşlü bir anne-babanın kızıyım. Şimdi dönüp baktığımda zamanlarının ilerisinde insanlar olduklarını görüyorum. Bana da kız kardeşime de istediğimiz yere gidebileceğimiz güvenini ve gücünü verdiler. Özgürlük, sorumluluk gerektirir ama sorumluluğu öğrenmek için de özgür bırakılmak şart. Seyahat, bunu tecrübe etmenin en zevkli yolu. Seyahat etmek, insana hayatına uzaktan bakma imkanı da veriyor; yeni bir perspektif kazanıyorsun. Dünya bildiklerimizle sınırlı değil. Bunu fark etmek bile zihninde yarattığın hapishanelerden kurtulmanın yolunu açıyor.

Kitapta kimi konulara yönelik eleştirel bir bakış dikkatimi çekti… Senin gibi ben de kendine acıma odaklı new age terapilerinden hazzetmiyor ve mutluluğun rasyonel bir seçim olduğuna inanıyorum. Kuşkusuz bu seçimi yapmakta zorlandığım dönemler olabiliyor, yine de fikrim değişmiyor, ne dersin?

Aklıma yatmayan hiçbir şey ilgimi çekmiyor. Akla inanıyorum. Mutluluk da akıl yoluyla yaptığın bir seçim. Mesela her şeyden şikayet eden insanlar vardır. Hep mutsuzdurlar, hep bir şeylerden şikayet ederler çünkü zihinleri iyi olanı değil, kötü ve olumsuz olanı bulup görmeye idmanlıdır. Böyle olmaya alışmışlar, zihinleri bu alışkanlığın esiri olmuş. Oysa hakikat dediğimiz şey zihnimizin dünyayı kavrayışı. Dünyayı nasıl kavradığımız da dünyaya nasıl baktığımıza bağlı. Tam da bu yüzden duyguların düşünceleri değil, düşüncelerin duyguları yarattığına inanıyorum. Düşünceler duyguları, duygular ruh hallerini yaratıyor. Ve zaman içinde bir bakmışsın ruh halin alışkanlığın olmuş, davranışların olmuş; sen olmuşsun… Bu yüzden nasıl düşünmeyi seçtiğimiz çok önemli.

Marilyn Monroe neden en güzel?

“Kitapta Nazlı’nın Deniz’e aldığı bir doğum günü hediyesi var; üstü Marilyn Monroe’nun resmiyle süslü bir mücevher kutusu. “İkimizin de en sevdiği kadın. En güzel kadın” diyor Nazlı. Benim için de öyle. Marilyn Monroe’ya baktığımda onun yalnızca güzelliğini ve seksapelini değil, hikayesini de görüyorum. Kimsesizliğiyle, yalnızlığıyla, yabancı insanların yanında geçirdiği ve kim bilir ne karanlıklara maruz bırakıldığı çocukluğuyla… Gözlerini çevirip ona hiç bakmamış, onu hiç görmemiş bir annenin görülmeye aç küçük kızı Marilyn. Onu görünür kılan dişiliği ve seksapeli olmuş. Marilyn’in cazibesi, o kadar saf ve hakiki bir ihtiyaçtan kopup geliyor ki… Bu yüzden o en güzel ve en seksi.”

‘Okumazsam özlediğim iki kadın: Füruzan ve Sevgi Soysal’

“Genç kızlığımdan beri dönüp dönüp okuduğum, okumazsam özlediğim iki kadın var; Füruzan ve Sevgi Soysal. Yazdıkları her cümleyi okuma isteği duyduğum iki erkekse, Orhan Pamuk ve Murathan Mungan. Ağırlıklı olarak çağdaş İngiliz ve Amerikan edebiyatı okuyorum. Favorilerimin hemen hepsi kadın yazarlar: Alice Munro, Joyce Carol Oates, Anita Brookner ve Tessa Hadley. Nitelikli chick-lit için ise Marian Keyes.”

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment