Egoist okur

Aşk gerçekleşmeyecek ideal, evlilikse acı hakikat…

William Goldman’ın aynı adlı romanından uyarlanan filmi “Princess Bride”, Westley adlı bir genç adamın, büyük aşkı Prenses Buttercup’ı bulma macerasını anlatıyor. Westley, prensesini ararken bin türlü belayı atlatıyor, defalarca vuruluyor, yaralanıyor hatta bir keresinde ölüyor ve “sihir yardımıyla” diriltiliyor. Masal bu ya; sonunda da aşkına kavuşuyor.

Gelin görün ki o zorlu yolculuktan geriye birkaç küçük araz kalıyor. Müstakbel eşine bakıp “Bu çocuk neden bir türlü kollarını hareket ettiremiyor, kafası neden ikide bir sol tarafa düşüyor?” diye soruyor zavallı “kurtarılmış” prenses. “Eh, çünkü prensesim, nişanlınız artık çoğunlukla ölü” (mostly dead) diye cevap veriyor etraftakilerden biri. “Ama dert etmeyin, çoğunlukla ölü demek aslında birazcık da olsa canlı demektir. Ve biliyor musunuz, çoğu insan aslında çoğunlukla ölüdür.” Böylece prenses ve “birazcık da olsa canlı” kahramanımız, birlikte mutlu mesut bir hayata yelken açıyorlar. (Filmin tanıtım videosunu burada bulabilirsiniz.)

Tatlı bir peri masalı gibi görünmekle birlikte, insan ilişkilerine dair sıkı saptamalarda bulunan bu filmi hatırlamamın sebebi, geçenlerde gördüğüm bir sergi ve okuduğum birkaç makale. “Zombi evlilikler”den, yani evlilik dediğimiz şeyin bazen birbirlerine imzayla bağlanmış yaşayan ölülerin ilişkisine dönüşebildiğinden bahsediyorlar…

Gülenay Börekçi

zombi evlilikler egoistokur gulenay borekci

Tim Burton’ın “Corpse Bride”ı bu yazı için fazla romantik belki ama ne yapalım. Sevimsiz bir mutsuz evlilik fotoğrafı istemedim.

Seni Seviyorum? Aşkın ve Evliliğin Öyküsü

Barselona’daki Catalunya Tarih Müzesi’ndeki “Seni Seviyorum? Aşkın ve Evliliğin Öyküsü”e göre aşk dediğimiz şey binlerce yıldan bu yana çok değişmişti, evlilikse bir modern zaman icadıydı.

Sergi, antik çağlardan günümüze flört, baştan çıkarma, inançlar, adetler üzerine bilgiler veriyor, evliliğinse bir sosyal kurumdan ibaret olduğunu söylüyordu. Aşk ve evlilik tarih boyunca asla el ele yürümemişti. Birbirlerine Doğu’yla Batı, Venüs’le Mars kadar uzaktılar. Biri arzunun, diğeri bürokratik, ekonomik ve sosyal dayatmaların meyvesiydi. Biri tehlike sunuyordu, öteki konfor. Biri gerçekleşmeyecek idealdi, öteki acı hakikat. Sergiyi hazırlayanlar daha da ileri giderek, aşkın istenmeden dünyaya gelmiş bir çocuk gibi huzur kaçırdığını, aileler arasındaki bir iş anlaşması gibi kâğıt üstüne atılan imzalarla başlayan evliliğinse toplumun devamlılığı adına elzem sayılan bir kurum olduğunu söylüyordu.

Zaten “Bir aşk ilişkisi olarak evlilik” kavramı, yakın zamanlarda ortaya çıkmış. Tüketim toplumlarında insanlara ürün sattırma unsuru olarak… Eh, herkesin bildiği gibi âşıklar, ev, araba, deterjan almakla ilgilenmezler, bunlar evli çiftlerin ilgi alanındadır. Ve öğrendiğim bir bilgi daha: Beyaz gelinlik giymeye 1930’da başlanmış. 100 yıl öncesinde gelinlikler pembe veya sarıymış; 19. yüzyıl öncesindeyse hepsi siyahmış. Evliliğin üzerindeki kara gölgeye işaret olsa gerek.

Yaşayan ölülerin evliliği

Bu sergi yeterince içimi karartmamış gibi, dönerken uçakta uyumamak için karıştırdığım gazetede bir de makale gözüme ilişiyor… “Diyelim ki evliliğiniz ölü değil ama canlı hiç değil” diye anlatıyor yazar. “Siz ve eşiniz, hayatla ölüm arasındaki o fena halde belirsiz bölgede sıkışıp kalmışsınız. Ne devam edebiliyorsunuz ne de çekip gidebiliyorsunuz. İşte yaşadığınız şey, tam anlamıyla bir zombi evliliktir.”

“Seni Seviyorum Ama Artık Sana ÂŞIK Değilim” adlı bir kitap yazmış olan evlilik danışmanı psikolog Andrew G. Marshall’a başvuruyorum; zaten kavramı ortaya atan da o. “Zombi’ler öldükten sonra bir biçimde hayata döndürülmüş varlıklardır” diyor. “İçlerinde aşk, arzu, neşe, mutluluk, kısacası öfke ve melankoli harici her türlü duygu tükenmiştir. Görünüşte yaşıyor gibidirler ama ruhları silinmiştir. Tıpkı bazı evliliklerdeki gibi… Acımasız görünmek istemem ama evlilikte insanlar bazen, kaçınılmaz bir şekilde kendilerini bir rutinin içine hapsolmuş hissetmeye başlar. Daha da kötüsü, çoluk çocuk, iş güç, aile ve arkadaşlar derken; her şeyi bırakıp uzaklaşmaya da cesaret bulamazlar. Birbirlerine karşı hiçbir şey hissetmiyorlardır ama ayaklarından zincirlenmişçesine bir arada kalmaya devam ederler. Kendi kendilerine ara sıra ‘Benim evliliğim ne zaman bu hale geldi, onu kim öldürdü?’ diye sorarlar ama bir cevap gelmez.”

Bu noktada Marshall, biraz daha ayrıntıya giriyor ve zombi evlilikleri diğerlerinden ayırabilelim diye bize birkaç ipucu veriyor: “Zombi eşlerin evlerinde ne tutku vardır ne de herhangi bir yaşam belirtisi… En iyi ihtimalle erkek kafasını işten kaldırmazken, kadın tüm boş zamanlarını çocuklarına vakfeder. Bazıları dışarıda yeni ilişkilerin peşine düşer, bazıları alışveriş bağımlısı olur. Küçük tatlı sözler sarf edilmez, konuşma girişimleriyse hep hır gürle son bulur. Ayrılmıyorlarsa, tek sebebi vardır: Bir zamanlar birbirlerine duydukları sevginin gölgesi. İçlerindeki yaşam ateşiyle birlikte bu sevgi ve yakınlık da yok olmuştur ama ikisi de bunu itiraf etmez.”

Ünlü terapist, danışanları arasından seçtiği bir çifti örnek veriyor. 49 yaşındaki Martin ile 41 yaşındaki Claire 15 yıldır evli. Çocuklar, iş güç ve para konuları dışında pek konuşmuyorlar, birbirleriyle paylaşacak umutları, hayalleri kalmamış. Zaten baş başa kalmamak için de ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Ayrı odalarda uyuyorlar mesela; seks hayatları hiç yok, nadiren, o da sırf bir ödevi yerine getirir gibi sevişiyorlar. Buna rağmen sıkıntıdan patladıklarında ya da birbirlerine akla gelebilecek her konu yüzünden sinir olduklarında bile gülümsemeyi sürdürüyor, çocuklarının ve arkadaşlarının yanında her şey yolundaymış numarası yapıyorlar. Claire, Martin’i hâlâ seviyor ama hissettiği aşkın, tutkunun çoktan bittiğini, en azından terapi sırasında itiraf edebiliyor. Martin ise değişimi kabullenemiyor ve bin türlü fedakârlıkla aralarındaki ilişkiyi eski haline döndürmeye çalışıyor.

“Onlara, yaşadıklarının bir zombi evlilik olduğunu anlattım” diyor Marshall. Martin için bu bir aydınlanma ânı olmuş hatta kırık dökük bir sesle şunları söylemiş: “Sanırım haklısınız ama bence sırf biz değiliz, tanıdığım evli insanların çoğu aslında yaşamıyor. Çocukların selameti için birlikte kalıyor hatta eşlerinin evlilik dışı ilişkiler sürdürmesine göz yumuyorlar. Ama inanın bunda bile adaletsiz bir yan var, çünkü gördüğüm kadarıyla, her zaman eşlerden biri özgür oluyor, diğeriyse köle rolünü benimsiyor.”

Yine de mutsuz çiftlerin zombi’lerden bir farkı var. Korku filmlerinde, romanlarda insanlar bir gecede zombi’ye dönüşebilir ama ilişkiler bir gecede ölmez; günlük hayattaki aksilikler ve küçük düşkırıklıkları size yavaş yavaş, sezdirmeden etki eder. Hasıraltı edilmiş sorunlar, çözülmeden unutulmuş anlaşmazlıklar zihninizin karanlık bir köşesinde birikir, birikir… Ta ki siz, banyo rafında ortasından sıkılmış diş macunu tüpü veya oturma odasında açık unutulmuş bir lamba görene kadar… Bu ilk çileden çıkma ânından sonra başlangıçta umursamadığınız şeyleri, mesela eşinizin horlamasını veya uykusunda yorganı hep kendi tarafına çekmesini tahammül edilmez bulmaya başlar, bir noktadan sonra tiksinirsiniz. Başka biri yapsa aldırmayacağınız şeyleri eşiniz yaptığınızda, resmen kan beyninize fırlar.

Halbuki niyetiniz iyiydi. İlişkinizi korumak için ufak tefek şeyleri göz ardı ediyordunuz sadece. Ne yazık ki bedeli ağır oldu, evliliğinizi öldürdünüz!

“Birine söylenecek en güzel şey, ‘Seni seviyorum’ değildir. ‘Seni dinliyorum’ demelisiniz.”

Bu kadar ağır bir finalle bitirmeyeceğim yazıyı merak etmeyin; bu bir korku filmi yazısı. Psikolog Carl Pickhardt’a kulak veriyorum bu kez: “Sürekli birlikte olan iki kişinin her konuda aynı fikirde olması tabiata aykırı. Evliliklerde de zamanla anlaşmazlıklar çıkması kaçınılmaz. Zombi evliliklerde insanlar anlaşmazlıkları görmezden gelmeyi, hiçbir şey yokmuş gibi davranmayı tercih eder. Yaşayan, gerçek evliliklerdeyse sorunlar tartışılır, konuşulur, iki tarafı da mutlu edecek çözümler aranır. Unutmayalım; yüzleşmediğimiz müddetçe sorunlar büyüyecektir.”

Andrew G. Marshall’ın eklediği şey belki en önemlisi: “İlişkinizi öldürmeyi de seçebilirsiniz, canlandırıp iyileştirmeyi de. Duruma göre ikisi de doğru karar olabilir… Yanlış olan tek şey, ilişkinizi bu haliyle sürdürmektir. Hayatınızdaki kişiye yönelik negatif duygularınızı görmezden gelmeye başlarsanız, bir süre sonra sevgi ve saygı gibi pozitif duygularınızı da kaybedersiniz. O yüzden, birine söylenecek en güzel şey, ‘Seni seviyorum’ değildir. ‘Seni dinliyorum’ demelisiniz.”

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment