Egoist okur

AŞKIN ARKEOLOJİSİ ya da aşkın ehlileştirilme tarihi

Sevgililer Günü diyerek 14 Şubat’ı kutladılar ya iki gün önce; ben inanmasam ve katılmasam da o kutlamalara, aşkın da diğer her şey gibi bir tarihi, dolayısıyla arkeolojisi olduğunu düşünerek bunu en iyi konuşabileceğim kişiyi bulmaya karar verip İsmail Gezgin’e gittim.

Arkeolog İsmail Gezgin, Sel Yayıncılık’tan çıkan Fallusun Arkeolojisi, Antik Yunan ve Roma Sanatında Cinsellik ve Erotizm ve Sanatın Mitolojisi adlı kitapların yazarı. Bir süredir Gümüşlük Akademisi’nin Aranavutköy’de yeni açılan ve heyecan verici birtakım oluşumlara şahit olduğumuz İstanbul şubesinde arkeoloji seminerleri veriyor. Geçen aylarda “Aşkın Arkeolojisi”ni ele almıştı. Bu ayın konusu “Gündelik Yaşamın Arkeolojisi”.

Her neyse, İsmail Gezgin’le sohbetimizde anladım ki popüler kültürün ve Sevgililer Günü ilanlarının bize göstermeye çalıştığının aksine aşk hiç de pembe kurdeleli bir hediye paketi sayılmaz aslında. Yakıcı, yıkıcı ve tekinsiz bir şey, o yüzden de geçmişte ve günümüzde iktidarların en korktuğu güçlerden biri olagelmiş. İşte Gezgin’le cinselliğe ve “onun evcilleştirilmiş biçimi” olan aşka dair konuştuklarımız…

Gülenay Börekçi

 
ismail gezgin egoistokur askin arkeolojisi

“Antik dünya aşk ve âşığa hiçbir zaman sıcak bakmadı”

“Cinsellik her şeyden önce uygarlığı etkiledi, şekillendirdi. Evlerin biçimini, köylerin planlarını ve kıyafetleri, iktidarı; her şeyi… Bu nedenle biraz basiretsiz yönetim gösteren bir idareye ‘iktidarsız’ deriz örneğin. Kadim mitlerde eski tanrıların cinsel organlarını kaybetmeleriyle tahtlarından olmaları arasında ilişki kuran çok sayıda örnek vardır. Ereksiyon kavramı Göbeklitepe’den başlayarak Sultanahmet’teki dikilitaşlara ve hatta günümüz gökdelenlerine kadar dikili her şeyin kaynağıdır. Uzun yıllar bu konu üzerine çalıştım, düşündüm; örneğin Fallusun Arkeolojisi, tamamen bunun üzerine kuruludur. Antik Yunan ve Roma Sanatında Cinsellik ve Erotizm ya da Sanatın Mitolojisi adlı kitaplarımda da yine bu konuları sanat, kültür ve mitos üzerinden bu konuları düşünmeye çalıştım.”

Size ilk sorum şu olsun… “Aşk” kelimesinin kökenini biliyor muyuz?

Türkçeye Arapça’dan girmiş bir kelime; işk, yakıcı, şiddetli sevgi manasına gelir. Kültürel anlamda tüm dillerde olumlu bir anlam yüklenmiş gibi görünmekle birlikte aslında antik dünya aşk ve âşığa hiçbir zaman sıcak bakmamıştır ve aşk toplumsal yapının önündeki en önemli tehdit olarak algılanmıştır. Küçük bir söylem analiziyle aşka bakışın çok da iyi bir bakış olmadığını ortaya koymak mümkündür. İstisnalar söz konusu olabilir ancak hiçbir kültürde olumlu atıflar yüklenmiş bir aşk hikâyesi neredeyse yoktur. Toplumsal yapı aşkı sevmez, onu bir tehdit olarak algılar. Çünkü aşk, normatif olanı yani normal ve sıradan olmayı kabullenmez ve toplumun geleneklerini, yasalarını hiçe sayar.

Söylediklerinizi örneklendirir misiniz?

Roma hükümdarı Pompeius karısına duyduğu aşk yüzünden alaya alınmış, Sezar’a yenilmesinin nedeni olarak dahi bu gösterilmiştir. Dünyanın en eski Doğu-Batı Savaşı olarak anılabilecek Troia Savaşı da yine bir aşk hikâyesi yüzünden ortaya çıkmıştır. İlk bakışta prens Paris’le güzel Helene’nin aşkı gibi görünen bu kadim hikâye, bir savaşa, insanların ölümüne ve bir ülkenin yıkımına yol açmıştı. Benzer biçimde çok bilinen aşk hikâyelerinden bir başkası Roma hükümdarı Markus Antonius ile Mısır kraliçesi Kleopatra arasında geçmiştir. Her ikisinin de sonu fecidir ve bu aşk Augustus’a yenilmelerine sebep olmuştur.

Doğu’dan örnekler de biliyor muyuz?

Benzer bir manzarayla karşılaşıyoruz. Aklımıza gelen ilk aşk öyküsü Leyla ile Mecnun’dur. Yine masum bir yaklaşımla müthiş bir aşk hikâyesidir. Ancak bir alt okumayla bu hikâyenin de topluma bu denli güçlü aşktan uzak durulmasının tembihlendiği bir mesel olduğu kolaylıkla görülecektir. Her şeyden önce bu hikâyede erkeğin adı Mecnun olarak anılır. Hikâyedeki kahramanın asıl adı Kays olmasına karşın aşk o denli güçlüdür ki “asıl oğlanın” delirişi özellikle vurgulanmak istenmiştir… Diğer aşk hikâyeleri de aynıdır, örneğin Ferhat ile Şirin. Aşk için dağları deliyorsun ve sonu hüsranla sonuçlanıyor… Örnekleri sınırsızca çoğaltmak mümkün.

“Toplumlar hiçbir zaman ötekileştirdiklerinin hikayesine yer vermedi”

Biz bütün bunları nereden öğreniyoruz?

Bu tür aşk hikâyelerinin en önemli kaynakları yazılı belgelerdir. Antikçağ’dan günümüze kadar kalan yazılı kaynaklar, tragedyalar… felsefi metinler eski toplumların aşka yaklaşımının göstergesini oluştururlar… elbette şunu da vurgulamak lazım; sözü edilen aşk kavramı daha ziyade heteroseksüel ilişki temellidir. Çünkü toplum hiç bir zaman ötekileştirdiklerinin hikayesine yer vermemiştir.

Antik Yunan’da bile mi?

Biliyorsunuz Antik Yunan ve Roma kültüründe aşkın farklı bir boyutu daha var. Erastes ve Eromenos adı altında kavramlaştırılan “olgun erkek-genç delikanlı” aşkı… Filozoflar tarafından da yüceltilen bir aşk biçimi bu, hatta doğruyu söylemek gerekirse Antikçağ’da olumlu atıfta bulunulan tek aşk türü bu. Eski Atina’da demokrasinin filizlenmesine de neden olmuş. Aristogeiton adındaki olgun adamla delikanlı Harmodias’ın öyküsünü kısaca özetleyeyim: Dillere destan bir aşk yaşarlarken Harmodias güzelliğinden etkilenen tiranların aşk tekliflerini reddetmiş, böylece halkın nefretini kazanan yöneticilerin şimşeklerini de üzerine çekmişti. Tiranlar, Harmodias’ın kız kardeşini kullanarak intikam almaya kalkıştıklarında, iki sevgili bir suikast düzenleyerek tiranlardan birini öldürmeyi başarmışlardı. Bu suikast kısa sürede halkı da galeyana getirmiş, bir halk hareketine dönüşmüş ve sonuçta yönetim değişmişti. Bu hareketten sonra herkesin yasa önünde eşit kabul edildiği demokrasi rejimi devlet yönetimi olarak tesis edilmişti. Aklıma gelen bir başka aşk hikâyesi de ünlü Roma İmparatoru Hadrianus’un Anadolulu Antinoos’la aşkıdır. Antinoos intihar edince İmparator o denli üzülmüş ki, ölümünün ardından sevgilisini tanrı ilan ederek onu ölümsüzleştirmiş, adına kült tesis ettirmiş ve her yeri onun heykelleriyle süslemişti. Fakat aslında bu, tam bir eşcinsel ilişki bile değil. Delikanlı büyüyüp sakalları çıkmaya başladığında ilişki sona eriyor. Bu, olgun erkeklerin gençlere verdikleri bir erkeklik dersi gibi algılanabilecek bir ilişki. Çocuk istismarı olduğunu ileri sürenler var. Sonuçta eşit bir ilişki söz konusu değil. Ama sonuçta bugünün kültürünün kabul etmediği ama Antikçağ’da bulunan tek ilişki biçimi de bu. Antikçağ’da eşcinsellik, özellikle de bir erkeğin pasif cinsel tutumu çok ağır bir suçtu ve cezası topluma göre değişmekle beraber ölüme kadar gidebiliyordu.

“Beden geçmişin izlerini taşır.”

Eski uygarlıkların izleri günümüzde bir biçimde kendini belli eder mi? Yani Dan Brown romanlarında her şeyin aslında kadim bir işaret olduğu söylenir ya, bir eski uygarlıklar cenneti olan Anadolu için de bu geçerli midir? Ve eğer cevap evet’se, aşk ve cinsellikle ilgili izler de var mıdır çevremizde, eski uygarlıklardan kalan?

Bugünkü kültürün, davranışların altında, buzdağının görünmeyen kısmında bu davranış ve kültürleri bir kukla gibi hareket ettiren şeyin geçmiş ve tarih olduğunu düşünüyorum. Yani bugünkü kültürel göstergelerin çoğu en azından yaklaşık 12 bin yıllık uygarlık sürecinin son halkasıdır. Bu nedenle de insanın kültürü ve hatta kendi bedeni bile geçmişin izini taşır.

Bedeni derken…

Yaklaşık 10 bin yıl önce çömleğin icadı yüzümüzün, dişimizin ve çenemizin bugünkü formuna kavuşmasının nedenidir. Ayaklarımız ve bedenimizin diğer uzuvları örneğin ayakkabı veya elbiselere göre yeniden biçimlenmiştir. Kültürel olarak da aile kavramının örneğin ilk köylerin kurulmasıyla başladığını düşünmek yanlış olmaz. Haliyle evlilik ve aşk diye tanımladığımız kurum ile duygusal davranışlarımız da o günlerde şekillenmeye başlamıştır.

“4 milyon yıl yalnız yaşamış insan neden son 12 bin yılda köyler inşa etmeye başladı?”

O halde yaşadığımız mekânlar bile davranışlarımızı etkileyen birer unsur…

İnsanlararası iletişimin mekânsal düzenlemelere uygun hareket ettiğini artık çok net biliyoruz. Mağaraların içinde küçük klanlar halinde yaşayan eski insanların aşk anlayışıyla, köylerin kurulmasından sonra ailelere bölünmüş klanın aşk anlayışı aynı olabilir mi? Hatta bazı araştırmacılar uygarlığa geçişin nedeni olarak aşk ve cinsel davranışları göstermektedirler. Köyler ve evlerin insanları doğa koşullarına karşı korumasının yanı sıra daha büyük bir fonksiyonu insanlar arasındaki ilişkiye getirilen mekânsal düzenlemeler olarak okuyan bilim insanları var. Meseleye böyle bakmaya başlayınca tüm arkeolojik eserleri bu gözle okumak da mümkün görünmektedir. İnsan tarafından üretilen tüm kültür ürünlerinde cinselliğin ve onun kültüralize edilmiş boyutu olan aşkın izini bulabiliriz. Çünkü her şey toplumun yaşamını yansıtır; örneğin mahremiyet pratiğine uygun evler, pencereler ve kapılar inşa edilir. Duvarlar içeride ve dışarıda kimin kalacağının kesin sınırlarını çizerken pencereler ve kapılar, kimin içeriyi ne kadar görmeye ve içeriye girmeye izinli olduğunu açıklayan göstergelere dönüşür. Çünkü bugünkü toplumsal cinsiyet rollerinin altında o günlerden itibaren inşa edilmiş bazı düzenlemeler yatmaktadır. 4 milyon yıl evler ve köyler kurmadan yaşamış insan neden son 12 bin yıldır köyler inşa etmeye başlamış, bunun üzerine iyi düşünmek lazım…

Aşk ve cinsellik başından beri birbirinden iki ayrı kavram mıydı yoksa bu, tarihin belirli bir döneminden sonra, toplumların muhafazakarlaşmasından sonra mı gerçekleşti?

En azından yazılı kültürden itibaren aşk ve cinselliğin kesin çizgilerle ayrıldığını görebiliriz. İlişkiyi aşkın kültürlendirilmiş hali, evcilleştirilmiş cinsellik gibi düşünebiliriz. Özünde cinsel ilişki yatar. Biraz önce de söylediğim gibi aşkın aşkın hali toplumsal düzeni tehdit eder. Aşk üzerine meşhur Lesbos’lu şair Sapho’nun Helene’ye yazdığı bir şiir vardır, tam da bu noktada aklıma düştü.

Kimi der, en güzel şey/Kara toprağın üstünde görkemli bir ordu/Kimi der, yelkenleri/Rüzgârla dolmuş gemilerden bir filo/Ben derim ki, gönül verdiğidir/İnsanın en güzel şey /Çok kolay anlatmak/Bunu dünya aleme/Herkes yapar kendi seçimini/Ve giderken peşinden sevdiğinin/Göze alır her şeyi. Güzeller güzeli Helena/Terk edip soylu kocasını/ Yelken açtıysa Troia’ya/Ne çocukları ne de anne babası umrunda/ Kıbrıslı tanrıça çıkarmıştı yoldan/Onu aşk uğruna/O güzelim sessiz yürüyüşünün sessiz gürültüsünü/İsterdim işitmek onu/Ay gibi parlak güzel yüzünü/ Lidya arabalarından da/ Tepeden tırnağa silah donanmış/Askerlerden de/ Görmek isterdim onu çok…

Son olarak, aşkın aşkın hali toplumsal düzeni tehdit eder dediniz, niçin?

Eh, çünkü gönül ferman dinlemez. Aşkının peşine düşen ne kural ne kanun tanır. Bu nedenle de normatif toplumsal yapı bu ilişki biçiminin aşkın halinin tekinsizliğinden korkar.

“Yeni bir dönem başladı; genler ve beden kader olmaktan çıktı…”

Bitirdik sanıyordum ama sonra şu da geldi aklıma; geçmişten yola çıkarak bugünü de konuşmalıyız belki. Önce şu: Geçmişte bugün bilmediğimiz aşk çeşitleri var mıydı?

Bizim bilmediğimiz bir aşk yok. Aşkın ve cinselliğin tarihsel süreç içinde çok değişmediğini söylemem lazım. Ufak tefek şeyler dışında tarihteki en radikal kırılma noktası bana göre 68 kuşağı hareketidir. Neolitik dönemden itibaren kurulmaya çalışılan feodal, seksist ve eril cinsiyet rolleri bu olayla birlikte yeni bir döneme girdi. Hatta bugün çiçek çocukların verdiği mücadelenin meyvelerini paylaşıyoruz. Aslında bir ölçüde Sanayi Devrimi’nin de –buna devrim demek de istemem ama- cinsiyet rolleri ve dolayısıyla aşk üzerine etkisi vardır. Kadının binlerce yıl sonra ilk kez kamusal mekânlarda boy göstermesi, üretimin ve dolayısıyla tüketimin bir parçası haline gelmesi önemli gelişmeler arasında sayılabilir. Ama bugüne ayrı bir vurgu yapmak lazım çünkü uygarlığın kemikleşmiş geleneksel yapısı artık değişiyor, dahası uygarlığın değiştiğini söylemek lazım. Ben post-insan diyorum buna, yeni bir dönem başladı; genler ve beden kader olmaktan çıktı. Doğduğumuz bedenle ve cinsiyetle yaşamak zorunda değiliz artık. Bedenimizi kendimiz yeni montaj teknikleriyle istediğimiz gibi modifiye edebiliriz. Artık ikili cinsiyet toplumu yok; Almanya çiftcinsiyetliliği (interseks/hermafrodit) yeni bir cinsiyet olarak kabul etti bile. Ne kadar birey varsa o kadar cinsel kimlik ve hatta cinsiyet söz konusu. Queer önemli bir ivme kazandı ve artık insanlar kendilerini hiç bir tarihsel gelenek bağıyla tanımlamak istemiyor. Bedenlerini diledikleri gibi değiştiriyor, tanımlıyor ve kullanıyor… bu, uygarlığın değişmesi anlamına geliyor bana göre. Neolitik dönemde atılmış geleneksel doku etkisini yitirmeye başladı. Masallar, oyuncaklar farklılaşıyor ve beraberinde tüm yaşam değişiyor.

Gümüşlük Akademisi’nde verdiğiniz Aşkın Arkeolojisi seminerinde, “Aşk ve cinsellik, insanın hem kendisi ve diğerleri, hem de toplum ve siyasi iktidarla kurduğu ilişkinin en güçlü bağını oluşturur” demiştiniz, bunu biraz açar mısınız?

Kültür ve uygarlık insanların bir arada yaşamalarıyla ancak inşa edilebilecek kazanımlardır. Ve şu gerçektir ki insanların bir arada yaşamasının önündeki en büyük güçlük cinsel davranışlar, mahremiyet, mülkiyet gibi şeylerdir. Bugün sosyal psikoloji ortaya koymuştur ki insanlar arasındaki mesafeler onların arasındaki ilişkileri de belirleyen en önemli unsurlardandır. Bu nedenle kalabalıkların bir arada yaşaması, özellikle de tüm toplumun üzerinde uzlaşacağı cinsel davranış göstergeleriyle belirlenir. Cinsiyet rollerinin ortaya çıkması da bu nedenledir. Toplum herkese cinsiyet rollerini dağıtır. Kimden ne istediği nasıl davranmasını beklediği keskin çizgilerle belirlenmiştir. Ve bu rollerin dışına çıkanları da sert bir şekilde cezalandırmaktan geri durmaz. Bu cezalar hem yasal hem de geleneksel düzeydedir. Bu nedenle de özellikle siyasi otoritenin baskı ve yasakları cinsellik üzerinden yürür. İnsanın doğasına kast eder. Ona korku ve umut verir. Kolay yönetebilmenin ve kontrol altına alabilmenin en iyi yolu budur. Foucault diyor ki iktidarla cinsellik arasındaki ilişki iktidarın yasaklaması veya sınırlaması üzerine kuruludur. Çünkü doğasında o vardır. İktidar doğrudan cinsellikle ilgilidir. Bu nedenle feministler özellikle de Antikçağ kültürlerini “fallokratik” yönetimler olarak isimlendirme yoluna gitmişlerdir. Kimyada elementler arasında moleküler bağlar vardır. Toplum içerisindeki insanlar ve iktidar da buna benzer sayısız bağla birbirine bağlıdır. Bu yüzden hiç kimse yalnız değildir; ada değildir. Bu arada, bitirirken bir notum olacak… “Aşkın Arkeolojisi” seminerlerinde, aşksızlığın veya aşkın kültürlendirilerek evcilleştirilmesi ve ateşinin alınmasının tarihini anlatıyorum aslında. Ve dolayısıyla da genderdan, cinsiyet rollerinden söz ediyorum…

Gülenay Börekçi

 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment