Egoist okur

Göksel: “Aşkta acı çekmekten korkma; öğretiyor çünkü”

Çok eski arkadaşım olan Göksel‘in yeni albümü Sen Orda Yoksun‘u her zaman olduğu gibi çıkar çıkmaz dinledim ve çok sevdim. Göksel’in şarkıları yine tekrar tekrar dinlemek isteyeceğim kadar şahaneydi. Ama bu kez bir fark vardı: Onun aynı anda hem kırılgan hem şakacı olabilen ve hep bir hüzün aurası yayan sesine bu kez gümbür gümbür davullar eşlik ediyor ve bambaşka bir etki yaratıyordu. Kendi adıma bu şarkıları epeydir beklediğimi fark ettim. Ve elbette vakit kaybetmeden onunla bir röportaj yaptım…

Röportajda abümünü de konuştuk, müzikle olan aşk ilişkisini de… Ve geri kalanları… Tutkuyu, güveni, Metin Erksan’ı, Mabel Matiz’i, Zeki Müren’i, el yazısını sevmemenin bir insana neler yapabileceğini, biber gazı altında konser vermenin neye benzediğini… Okuyun, çok güzel oldu. Ucuz işlere imza atmadığın, beni ve diğer hayranlarını hiç hayal kırıklığına uğratmadığın, bu kadar akıllı, sezgili ve iyi kalpli olduğun için teşekkürler Göksel.

Gülenay Börekçi

Göksel: “İçimden daha cesur bir kadın çıkardım”

goksel orda yoksun egoistokur gulenay borekci 3

“Tutkuyu ve güveni aynı anda yaşayabileceğim bir aşk hayal ediyorum”

Prodüktörlüğünü yine Ozan Çolakoğlu’nun yaptığı Sen Orda Yoksun’da neredeyse tüm şarkılar sözüyle, müziğiyle Göksel’e ait. Ve hepsi de çok kuvvetli görsel imgelerle örülü, tutkulu hikâyeler anlatıyor. Öyle ki  dinlerken bazı ruh hallerinin; pişmanlığın, özlemin, düş kırıklığının, kalp ağrısının, acının, öfkenin, korkunun fotoğraflarına baktığımı hissediyorum. Hele albüme adını veren şarkıyla, adeta 1960’lardan kalma bir Yeşilçam filmi canlanıyor zihnimde. Olmayan bir adamın siyah-beyaz fotoğrafı, onu arzulayan ama cevap alamadıkça hırçınlaşan bir kadın ve finalde fotoğrafa fırlatılan kadeh… Röportaja bu siyah-beyaz fotoğrafla başlıyorum.

Sen Orda Yoksun, bir Metin Erksan filmini hatırlattı bana. İnsan neden bir hayale sığınır?

Sevmek Zamanı filmindeki adamı hatırladın, değil mi? Kadına değil, fotoğrafına âşıktı aslında. Her gün ona bakıyor, onunla konuşuyor, ona adeta gerçek biriymiş gibi davranıyordu. Bence hepimiz yapıyoruz bunu, yani âşıkken karşımızdaki kişiyi olmadığı biri gibi hayal ediyoruz. Ve ona içimizdeki boşluğu, özlemlerimizi, hayallerimizi yüklüyoruz… En çok da bizim kuşağın kadınları… Biz o kadar çok Türk filmi seyrettik ki, zamanla onlara inanmaya başladık. Hayatımızda da hep gururlu, mert, dimdik adamlar, kahramanlar olacak sanıyoruz. Ama öyle biri yok ki aslında, olamaz. Kahramanlar da insan çünkü.

Bunu fark edince de öfkeleniyor muyuz?

Şarkıdaki kadın öfkeleniyor… “Sen benim kahramanım olmalıydın ama değilsin” öfkesi o. Kendimle çeliştiğim bir şarkı bu, çünkü hayatla tek başıma baş edebileceğimi, bir kahramana ihtiyacım olmadığını biliyorum ve bu durumdan hoşnutum. Bir de şu var; aşk söz konusuysa karşındakinden asla emin olamazsın, kendinden bile emin değilsin ki… Duygularının ne kadarı gerçek, araya neler karışmış, bunları bilemeyebilirsin.

“Kahramanım benim kadar kuvvetli olmalı. Bunun dışında ne fiziksel güzelliği umursarım, ne başka bir şeyi”

Kahramanın yok. Peki hayalinde kim var?

Kimse değil. Tutkuyu ve güveni aynı anda yaşayabileceğim bir aşk hayal ediyorum sadece. Sevmeye, sevilmeye, güvenmeye ihtiyacım var ama tutkuyu da istiyorum.

Hepsinin bir arada olması imkânsızmış gibi geliyor kulağa…

Fakat ben gerçekten de aşkla alakalı başka hiçbir şey istemiyorum. Kahramanım benim kadar kuvvetli olmalı. İçsel bir kuvvetten bahsediyorum… Bunun dışında ne fiziksel güzelliği umursarım, ne de başka bir şeyi. Bir de değerlerimiz bir olsun. Dürüstlük mesela, benim için öyle önemli ki.

Tutkusuz olmaz diyorsun ama bu albümün en güzel şarkılarından birinde “Nefretiyle, tutkusuyla aşk kahrolsun” diyorsun…

Tutkulu aşklar yoruyor da. Hele araya öfke ve nefret karıştığında. O şarkı öyle bir ruh halinin ürünü. Gerçi “Seni seviyorum, aşk kahrolsun” diye bitiyor. Yani aslında başladığımız yere dönüyoruz.

Önceki röportajlarımızdan birinde, “Hayatıma giren bütün erkekler metres konumunda çünkü en büyük aşkım müzik” demiştin…

O yüzden vücudum, gücüm kuvvetim izin verdiği müddetçe bu işi yapacağım; ölene kadar… Tabii şunu iyi öğrendim: Sen ne planlamış olursan olsun, hayatın bir günde değişebilir… Dolayısıyla geleceğe sadece bu andan bakabilirim. Evet, müziği hiç bırakmayacağım, çünkü çok seviyorum. Benim var olma sebebim şarkı yazmak ve söylemek.

goksel orda yoksun egoistokur gulenay borekci

“Saklayacak değilim, şarkılarım beni anlatıyor, gözlemleyerek yazmadım hiçbirini…”

Yazar Füruzan bir röportajımızda, “İnsanlar her derinleşmenin acı pahasına olduğunu bilmeli. Acıdan kaçarak âşık olunmaz” demişti. Sana da uyar gibi geldi bana, aşkın içinde acı çekmek de mi var? 

Kesinlikle. Acı çekmemek için kabuğuma çekilip hiçbir şey yaşamamaktansa, acı çekmeyi tercih ederim. Hissetmemek insanın başına gelebilecek en kötü şey. Aşkta da acı çekmekten korkmamak lazım. Öğretiyor çünkü. Başka bir insanı kendinden daha fazla düşünür hale geliyorsun, aşağılara iniyor ve orada kendinle yüzleşiyorsun…

Demek ki aşk astrolojideki Satürn gibi… Astrologlara göre haritanda Satürn yükselmeye başlamışsa, bu sürecin sonunda mutlaka öğreniyor ve değişiyorsun.

Hayat iki türlü işliyor. Bazen yolumuza harika şeyler çıkarıyor, bazen de bizi hırpalıyor, üzüyor. İşte hakikaten öğrenmek için o üzüldüğümüz dönemlerin bizi olumlu anlamda değiştirmesine izin vermemiz, hayatın getirdiklerine açık olmamız gerekiyor. Ya da evimize kapanıp kimseyle görüşmeyeceğiz. Hastalanmamak için dışarı çıkmayan insanlar vardır ya, öyle. Eh, ama o zaman da yaşamıyorsun ki!

Sen Orda Yoksun için “Film gibi” dedim ama bu, öteki şarkılar için de geçerli. Dinlerken gözümün önünden hep fotoğraflar, kısa film parçaları geçti…

Şarkılarımı genellikle hayatımdan anları düşünerek yazıyorum. Geçmişin o anları benim için artık eski bir filmin kareleri gibi olmuş demek ki. Saklayacak değilim, şarkılarım beni anlatıyor, gözlemleyerek yazmadım hiçbirini. Zaten bir ruh halini anlamadan, tanımadan, bilmeden onunla ilgili güzel bir şarkı yazamam. Ama dur, ya bir gün bir seri katili anlatırsam? Eh, öyle bir şarkıyı öfkeli, yıkıcı, zalim anlarımı hatırlayarak yazardım sanırım.

O halde soracağım; zalim de olabilir misin?

Herkes kadar.

“Tuhaf bir karanlığı var, aydınlığa çok yakın gibi…”

Seninle epeydir görüşmedik. En son önceki albüm sırasında buluşmuştuk. Arada neler olduğunu sorsam…

Bu üç seneyi çok güzel geçirdim. Arka arkaya konserler verdim. İşim o kadar hayatımın her alanını kaplıyor ki mutluluğu bundan ayrı düşünemiyorum galiba. Tatmin olma noktam orası.

Başka neler iyi geliyor sana?

Şarkı söylerken ve üretken olduğumda mutluyum. Bir de seyahat ettiğimde… Ve âşıkken… Geçen üç senede bunların hepsi vardı hayatımda. Öte yandan insan mizacını değiştiremiyor, benim de işte hüzne yatkın bir tarafım var, ben istemesem de bir şekilde sızıyor.

Ama Denize Bıraksam diye bir şarkın var, kışın ortasında yaz şarkısı. Dinleyicilere hediye gibi…

Mabel’le yazdık. En umutlu şarkı o sahiden. Aslında genelde de çok kederli bir albüm değil. Tuhaf bir karanlığı var, aydınlığa çok yakın gibi… Isırgan’da mesela sözler ilk bakışta çok acıklı ama aslında kinayeli bir tonu var, biraz da neşeyle söylenmiş bir şarkı…

Hüsran, hicran gibi ağır ama aynı zamanda çok güzel kelimeler var o şarkıda ve sen onları sen çok şeker bir mizah katarak okumuşsun. O kelimelerin çağrıştırabileceği hallerle tatlı tatlı dalga geçer gibi.

Çünkü yaşadığın aşk acı verir ama sen sırf bir şeyler hissedebildiğin için bu acıdan haz da alabilirsin. Böyle bir şey mümkün… Bir de insan yaşarken hissettiği bütün o büyük duyguların aslında o kadar da büyük olmadığını görebiliyor sonradan baktığında.

goksel orda yoksun egoistokur gulenay borekci 1

Göksel’in geçen yaz verdiği konserde çekmiştim bu fotoğrafları. Zor ama güzel bir akşamdı. Kalın bir biber gazı bulutunun altındaydık ve gene de kimse konseri terk etmedi.

“İçimden geldiği gibi. Hiç numara yapmadan. Kalbimi tamamen açarak. Ağıt yakmak gibi bir şey şarkı yazmak…”

Sansürsüz bir dilin var. Nasıl cesaret ediyorsun şarkılarında içini bu kadar açmaya?

Yazarken hakikatten yola çıktığında, dinleyici senin yalan söylemediğini, ortada bir kandırmaca olmadığını hissediyor. Ayrıca hakikati yazmak bana da iyi gelen bir şey. İçimden geldiği gibi. Hiç numara yapmadan. Kalbimi tamamen açarak. Ağıt yakmak gibi bir şey şarkı yazmak… Çok büyük acılar çekenler içlerinden gelen sesi durduramazlar ya, öyle. O ses senin içinden geliyor ama bir yandan da sen değilsin. Uçlarda yaşayan biriyim; mutluyken çok mutlu, üzgünken çok üzgün. Ve işte üzüntülü anlarda içimdeki o duyguların serbest kalması benim için büyük bir ihtiyaç.

Bir soru daha: Hayatta en çok nelerden korkarsın?

İnsanların birbirlerini anlamamaları, nefretleri, dünyaya sert davranmaları beni hakikaten ürkütüyor. Sonra yakınlarımı kaybetmekten korkuyorum. Ve söylemekten bile hoşlanmıyorum ama ya bir gün artık şarkı söyleyemezsem diye çok korkuyorum.

“Ağzım biber gazından kupkuruydu ama konsere devam ettim”

Gezi sırasında verdiğin bir konseri unutamıyorum. Hani şu benim bir sürü fotoğraf çektiğim konser… Bir süre sonra Taksim civarından biber gazı atılmaya başlamıştı. Bir yandan bu hadiseler olduğu için çok üzülerek, bir yandan da burnumuzun direği sızlayarak dinledik seni. Ama kimse mekânı terk etmedi.

Tanrı’nın beni sınadığı gecelerden biriydi. Arka arkaya birçok konserim vardı. Bazılarını erteledik ama bazılarını erteleyemezdik. Epeyce düşündüm ve şu karara vardım: İşimiz şarkı söylemek, müzik yapmak… Konserlerin iptal edilmesi, bizim için bir nevi hayatın durması anlamına geliyor. O gece çok üzgündüm; korktum, endişelendim, dışarıda neler olup bittiğini merak ettim, insanların iyi olup olmadıklarını bilmek istedim. Bir yandan şarkı söylüyordum ama bir yandan da ağzım kupkuruydu.

Açık hava sahnesi tıklım tıklım doluydu…

Evet, biz de o 4000 kişiye “Hadi evinize dönün” demektense hayatı kaldığı yerden sürdürmeyi tercih ettik. Şimdi de öyle bir dönemden geçiyorum. Tam yeni albüm çıkmak üzereyken kuzenimin eşini kaybettik, yasımız var. Öte yandan hep neşeli kalarak müzik yapılmaz, işin doğasında hayatta ne oluyorsa müziğine onu dahil etmek de var. Doktor olsan ameliyata giriyorsun diye kimse şaşırmaz. Ama bizim işimiz eğlence gibi görülüyor, ben bile suçluluk duyuyorum bazen.

“Hayatı, özgürlüğü, aşkı ben en çok şarkılardan öğrendim”

Yaptığın işi eğlence saymalarına bozuluyorsun, ne yapıyorsun sen tam olarak?

Şarkılarımda hem kendimi anlamayı, anlatmayı deniyorum hem de başkalarının kendilerini anlamalarını sağlıyorum. Ben de hayatı, özgürlüğü, aşkı en çok şarkılardan öğrendim.

Sanırım benim için de geçerli bu. Şahsen eğlenmeye itirazım yok ama üzgünken amacımız her şeyi unutup eğlenmeye bakmak olmuyor. İyileştirici bir etkinin peşine düşüyoruz daha çok.

Haklısın, kasveti, karamsarlığı arttıran şarkılar yapanlar da var. Bu bir tercih. Ama bana göre değil. Lana Del Rey’e bayılıyorum mesela ama uzun süre dinlediğimde “Yeter artık” diyorum. Benim müziğim hiçbir zaman o kadar kasvetli olamaz.

Bu albümde de birlikte çalıştınız, Mabel’i anlatsana…

Çok iyi arkadaşım. Birbirimizi anlıyor ve seviyoruz. Önem verdiğimiz şeyler aynı. Tüm zamanını yaratarak, üreterek geçiren biri. Birlikte çok vakit geçiriyoruz. Bu yaz iki kez tatile çıktık, bütün yaz birlikteydik aslında. Bu albüme giren “Denize Bıraksam” dışında da bir sürü şarkı yaptık. Her şey çok tatlıydı. Düşünsene; yan yana odalarda kalıyor ve albümlerimize hazırlanıyoruz… Ben hem çalışıyorum hem de onun yan odada gitarını tıngırdattığını duyuyorum ve bu bana ilham veriyor. Denize Bıraksam’ı da uzun bir kahvaltıda yazdık. Sonra da koşa koşa odalarımıza gittik, şarkıyı unutmadan kaydedelim diye.

“Makyaja, süse püse çok vakit ayırsaydım, şarkılarımı yapmaya vaktim kalmazdı”

Albüm kitapçığındaki şarkı sözleri elle yazılmış…

Şöyle oldu: Kartonetteki sözleri ben yazayım, kenara köşeye minik çizimler iliştireyim istiyordum ama işte bir türlü bitiremiyordum. Yazımdan utanıyordum galiba, çirkin diye. Ve bu elimi kolumu bağlıyordu. Geçen ay Zeki Müren sergisini dolaşırken, onun elle yazdığı notları, mektupları gördüm. Yazısı muntazam değildi ama karakteristik ve çok güzeldi. Zeki Müren sayesinde ben de yazımla barışabildim.

O minik illüstrasyonların hepsini sen mi çizdin?

Bazılarını ben, bazılarını arkadaşım Emel Kurhan çizdi. Bir tanesiyse Mabel’in. Öylesine karaladığı bir şeyi çok sevdiğim için saklamıştım. O sayfaya çok yakıştı.

Zeki Müren sergisinde ne hissettin? Ben cennette gibiydim. Hele üst kattaki kıyafetlerini ve özel eşyalarını görünce…

Müziğe büyük bir tutkuyla bağlı olanlardan biriydi Zeki Müren. Müzisyenlik zor iş, özel hayatını hep ikinci plana itmek zorundasın. Yalnızlaştırıyor insanı. Zeki Müren’in hayatı boyunca nelerle mücadele ettiğini, neleri göze aldığını düşünsene… Yaptıkları cesaret gerektiriyordu.

Sahnede mini ve maksi etek giymesinin büyük tepki yaratması üzerine, 1970 yılında bir manifesto kaleme almış ve “İcap ederse günün birinde Adem ile Havva’nın Adem’ini temsil eder, tek bir yaprakla sahneye çıkarım; sanat cesaret işidir” yazmış.

Çok güzel. Ne kadar cesur bir ruhmuş ki birçok kişiyi karşısına alabilmiş ve sonunda da kabul görmüş. Sahnede öldü zaten. En profesyonel haliyle işini yapmaya çalışırken. Kendini onun yerine koysana; biraz kilo almışsın, yaşlanmışsın. Sert ışıklar altındasın, nefes alamıyorsun, bir sürü insan dolaşıyor etrafında, birazdan kameralar seni çekecek. Kilo almak, yaşlanmak gibi şeyler şöhretin arttıkça önemli hale geliyor. Bir süre sonra seni süzen gözlerle çevreleniyorsun, o yüzden hep iyi görünmek zorundasın. Çok zor, yorucu… Bazı kadınlar kokoş doğmuştur; yataktan kalkıp süslenmeye başlarlar. Ben öyle biri değilim. Hem zaten makyaja, süse püse o kadar vakit ayırsaydım, şarkılarımı yapmaya vaktim kalmazdı.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment