Egoist okur

Aslı Der: “Çocuklar için yazarken kırmızı çizgilerim yok”

Cadılı, sihirli kitaplarıyla tanıdığımız Aslı Der’in yeni romanı “Darmadağın”ı sevdim. Evet içinde fantastik hiçbir unsur yoktu ama dert değil. Hem zaten şahsen çocuk ve gençlik  edebiyatında gerçek problemlerden söz eden yapıtlara da ihtiyaç duyduğumuza inanıyorum. “Darmadağın” arkadaşlıktan, iyilikten, umuttan ama en çok da aile içi şiddetten söz ediyor. Bu tür haberleri gazetelerde okurken bile içimizin kıyıldığını, kimi zaman daha fazlasına tahammül edemeyerek sayfayı çevirmeyi tercih ettiğimizi düşünürsek, yapılan işin önemi daha iyi anlaşılır…

Gülenay Börekçi

asli der egoistokur darmadagin

Şeroks’un bile çözemedikleri ve bir kitabın yapabildikleri

Aslı Der’in “Darmadağın”ını size kısaca şöyle anlatabilirim: Ece dört kişilik bir ailenin küçük kızı. Dış görünüşe takıntılı bir ablası var, Selin. Babası ve annesi okumuş yazmış insanlar. Anne öğretmen, babanın küçük bir işletmesi var. Güzel bir anne, neşeli bir baba, özel okullarda okuyan iki genç kız; dışardan bakıldığında gayet kusursuz bir aile tablosu çiziyorlar. Hiçbir şey bu kadar mükemmel olamaz diye düşünenlerdenseniz, okumaya devam edin: Baba şiddet uygulayan biri. Tabii bu, dışarıya asla gösterilmiyor, evin içinde kalıyor. Ece, büyüdükçe bazı şeylerin daha çok farkına varıyor ve babasını, annesini, ablasını sorgulamaya başlıyor. Her gün tanık olduğu şiddetten bunalmışken apartmana yeni taşınan Cem giriyor hayatına. Cem okuyan, düşünen ama üniversite sınavlarına hazırlansa da aslında ne istediğini pek bilmeyen bir genç. Apartmanın bodrum katında, dış dünyanın karmaşasına kulaklarını kapatıp gerçek dertler üzerine konuşmaya ve birbirlerine destek olmaya başlıyorlar. Aslı Der’le kitabını konuştuk…

“Küçük Cadı Şeroks” serisine bayılıyorum ama bu kitap çok farklı…

8-12 yaş için fantastik hikayeler kurgulamaktan ben de çok keyif alıyorum. Ancak yaşları biraz büyüdüğünde çocuklara gerçek hayattan da söz etmek gerek. Çünkü ergenlikle birlikte içinde yaşadıkları dünya onlar için başka bir yere dönüşüyor; ilişkilerin karmaşıklığı, gündelik kaygılar, büyüklerin dünyasına ait dertler aniden ortaya çıkıveriyor. En azından bana öyle olmuştu. Sorduğum sorular, dikkatimi çeken konular farklılaşmış, okumaktan zevk aldığım metinler değişmişti. Sanırım bir yanım hep ‘okur Aslı’ için üretme telaşında…

“Gazetelerin üçüncü sayfalarında haber olmak hepimize aynı uzaklıkta”

“Meğer yalnız değilmişim” duygusu hepimiz için çok önemli ama çocuklar, gençler için yazılan kitaplarda daha da önemli bence. Hikaye nasıl çıktı ortaya?

Kavgasız, gürültüsüz, mutlu bir ailede büyüdüm. Ergenlik yıllarımı da az sancıyla atlattım, en azından aile içinde büyük travmalar yaşamadım. Ve uzunca bir süre çevremdeki herkesin benimkine benzeyen hayatlar yaşadığına inandım. Adaletsizlik, kötülük, şiddet, ayrımcılık, savaş, karşılıksız aşklar, çaresiz hastalıklar kitaplarda olurdu, gerçek hayat daha az sancılı bir şeydi. Öyle sanıyordum. Sonra işte ergenlik dönemim geldi. Her birimizin mutluluğu olduğu kadar dertleri de taşımaya aday kılındığını, hiçbirimizin bdiğerlerinden daha üstün olmadığını o zaman fark etmeye başladım. Kötülük başkalarına ne kadar yakınsa bana da o kadar yakındı ve felaketler kişi ayırt etmeden geliyordu. Öte yandan şanslıydım, kitaplar bu gerçeğe hazırlamıştı beni. Şunu görmüştüm: Dünyanın neresinde yaşarsak yaşayalım, içinde yaşadığımız evler, kıtalar, konuştuğumuz diller değişse bile hepimiz benzer duygu durumları arasında savruluyor, benzer hikayeleri paylaşıyoruz. Gazetelerin üçüncü sayfalarında haber olmak ise hepimize aynı uzaklıkta.

Bunu fark etmek ne sağladı?

“Öteki” saydığının senden bir farkı olmadığını kavradığın an hayata bakışın değişiyor; yalnızlığın, umutsuzluğun, içine düştüğün karanlık azalıyor… Dediğim gibi o yıllarda okuduğum kitapların da etkisiyle, kafamın içinde dönüp dolaşan nice soruyu cevaplayabildim. Sonuçta çocuklar, gençler edebiyata daha çok yaslanarak büyüse, bambaşka bir dünyada yaşarız, buna eminim. “Darmadağın”ın hikayesi aslında birbirimizden farklı olmadığımızı, her birimizin başına iyi kötü her şeyin gelebileceğini, bununla baş edecek gücü kendi içimizde ve dostların yardımıyla bulabileceğimizi anlatıyor.

“Gürültülü sessizlik” ne demektir?

“Gürültülü sessizlik” diye bir şeyden bahsediyorsun. Ne demek tam olarak?

Toplum olarak üç maymunu oynar hale geldik. Günümüz toplumu, dış görünüşe dayalı ışıltılı bir mükemmellik yaratıp bunun dışında kalan her bireyi, her durumu ötekileştiriyor. Sanal bir mükemmellik bu, yine de tüm toplumlarda kabul görüyor. Herkes sanal alemde en mutlu, en mütebessim, en kusursuz fotoğraflarını filtreden geçirerek paylaşıyor. Evet, ekranlarda gördüğümüz, kavganın, savaşın orta yerinde kalmış o ‘talihsiz öteki” için çok üzülüyoruz, ama kendi hayatımızın kusursuzluğu bozacak, düzenimizi altüst edecek diye de ödümüz kopuyor. Bir de şiddetten, baskıdan ürküp susanlar var. Ses çıkarmak konusunda iyi değiliz. Klavye başında aslan kesiliyoruz ama gerçek hayatta tepki vermekten kaçınıyoruz. Kendi küçük düzenlerimizden fedakarlık etmek istemiyoruz. Bu da baskıyı, şiddeti uygulayanları cesaretlendiriyor. “Darmadağın”ı düşün, anne başta tepki verseydi, Ece’nin hikayesi bambaşka olabilirdi.

Kırmızı çizgilerin var mı? Çocuklara şiddeti anlatırken neleri gözetmek gerekiyor?

Yazarken kırmızı çizgilerim yok. Çocuklara, genç okuyucuya her konunun anlatılabileceğini düşünüyorum, buna şiddet de dahil. Ancak sözcükleri doğru seçmek, bunu onların sağlıklı akıl yürütmesini sağlayacak bir kurguyla yapmak gerek. Kitap için araştırma yaparken, ülkemizde son yıllarda özellikle kadına ve çocuğa şiddetin korkunç boyutlarda arttığını ayrıntılarıyla okudum. Daha da acısı, toplumda bu durumun yeterince önemsenmediğini hatta neredeyse normalleştirildiğini fark ettim. Oysa sessizliğimizi bırakıp şiddete tepki vermeli; okumalı, yazmalı, konuşmalı, çevremizdeki herkesin bu soruna kafa yormasını sağlamalıyız. Sadece bir gün değil, her gün… Şahsen insana ait her sistemin ancak insan tarafından düzeltilebileceğine inanıyorum. Hepimiz şiddete karşı olursak, değişir elbet bu durum.

Bu hikayenin içini rahatlatan yanını da soracağım…

Yaşadıklarımız ne kadar zor olsa da ve bazen hayatımız içinden çıkılmaz bir hale dönüşmüş gibi görünse bile, bize yaklaşan, bizi dinleyen ve anlamaya çalışan birileri varsa, kendimizi daha güçlü hissederiz. Kitapta, Cem’in varlığı Ece’ye, Ece’ninki Cem’e ilaç oluyor. Bu hikayede beni rahatlatan tek nokta bu.

“Her insan er ya da geç vicdanıyla baş başa kalıyor”

Şiddetle mücadelenin yollarından birinin de edebiyat olduğunu söylersem…

Kesinlikle katılırım. İnsanın yaşamı boyunca özenerek, üzerine titreyerek yapması gereken ilk şey, kendini birey olarak var etmek bence. İnsan olmak yalnızca soluk alıp vermek, zamanın önlenemez akışına kapılıp öylece yaşamak olmamalı. Belli erdemlerin peşinde koşmuyorsan hayatın da anlamsızlaşıyor. Bir de şu var, insan er ya da geç vicdanıyla başbaşa kalıyor. Öyle anlarda kendini sağlam taşlarla, özene bezene inşa edenlerle, etrafı yıkıp dökenlerin durumu herhalde aynı değildir. Edebiyat, kendi yapıtaşlarımızı seçmek; şiddetle, savaşla, adeletsizlikle başka türlü bir ilişki geliştirmek açısından bize sonsuz olanak sunuyor.

Yetişkinler için de yazacak mısın? Bunu çocuk edebiyatını hafifsediğim için sormuyorum, sadece yetişkinlerin de “Meğer yalnız değilmişim” duygusuna ihtiyacı olduğunu düşündüğümden soruyorum.

Açıkçası hayır, okurun hayatında edebiyatla kurduğu ilişkinin ilk yıllarında var olmak bana daha ilgi çekici geliyor.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment