Egoist okur

Atlantis, yeryüzü felaketleri ve arkeoastronominin sırları

Mümtaz’ın İhsan için “O, sevdikleri için yolları kısaltmayı bilirdi” demesi gibi bazı kitaplar da yolları kısaltmayı bilir.

Arkeoastronomi, Felaket Arkeolojisi, Kamusal Arkeoloji, Arkeogenetik, Bilişsel Arkeoloji yahut Deneysel Arkeoloji … Arkeoloji-Anahtar Kavramlar kitabı, gerçeğin peşinde koşan ve iğneyle kuyu kazarak ortaya çıkanlarla insanı anlamaya çalışan arkeoloji bilimini ve birlikte çalıştığı alanları öğrenmemizi sağlıyor.

Arzu Akgün

arkeoloji egoistokur iletisim yayinlari

Bugün yeni bir kelime öğrendim: Arkeoastronomi. Terim ilk kez 1970’lerde kullanılmış. Tarihöncesi döneme ait yapıların –mesela Stonehenge’in– Ay’ın, Güneş’in ve yıldızların dizilimine göre yapılıp yapılmadığı ve eğer öyleyse nasıl yorumlanması gerektiği üzerine konuşulurken kullanılmaya başlanmış. Benim aklıma tabii hemen Erich Von Daniken geldi. Çünkü biz küçükken Harry Potter’lar, Yüzüklerin Efendisi, o pek sevdiğim yayınevlerinin filozof serileri yoktu. Kemalettin Tuğcu vardı, Ökkeşler vardı, neyse ki Ursula K. Le Guin vardı. Bir de Erich Von Daniken’in Tanrıların Arabaları vardı; Mayalar, Aztekler, İnkalar, Mısır Uygarlığı ve bütün o devasa yapılar, işaretler hep o kitapla girmişti hayatıma.

Tarih sevgisi, her hayran olduğum yapıtın önünde dakikalarca durup arkasındaki sırrı anlama hayalim Tanrıların Arabaları ile başladı. Sonra kitaplığım büyümeye başladı, teker teker farklı uygarlıklarla tanıştım. Asıl mucize Daniken’in iddia ettiği gibi gökten inmeleri değil tam tersine yavaş yavaş ve birbirleriyle müthiş bir etkileşim içinde inşa edildiklerini görmekti. Masallardan batıl inançlara, ritüellerden gündelik hayata, sembollerden yapılara kadar her şey inanılmaz bir yolculuk halindeydi.

Şu önünde durduğum taş 2500 yıl önce de buradaymış mesela, 2500 yıl önce de insanlar aynı Tanrı’ya olmasa da benim gibi sağlık ve aşk için dua etmiş. Bu bana hep büyüleyici geldi ve arkeoloji tam da bu noktada imdadıma yetişti. Bildiğim veya anladığım için değil, birilerinin ince uçlu bir fırçayla çalışıp, benim geçmişe uzanmamı sağladıkları ve o işlemeleri, heykelleri önüme serdikleri için.

Bir rüyanın peşinden giderken eğer ruhunuza değiyorsa alakasız görünen parçalar bir anda bütünleşir. İletişim Yayınları’ndan çıkan Arkeoloji – Anahtar Kavramlar kitabı da tam böyle oldu benim için. Gökyüzü, tapınaklar, söylenceler arasında gezinirken tane tane aralarındaki bağı kurmamı sağladı, bir de bunların isimlerini öğretti.

Bakın ne diyor kitapta: “Oysa modern astronomi sayesinde şaşılacak bir kesinlikle eski çağlarda, Güneş’in, Ay’ın, gezegenlerin ve yıldızların Dünya üzerindeki herhangi bir yer ve zamandaki gerçek görüntülerini belirlemek ve bilgisayarda ya da bir gökevinde (planetarium) izledikleri döngüleri görüntülemek artık mümkündür. Bu bize geçmişte yaşamış bir grup insanın bulundukları çevrenin ayrılmaz bir parçası olan gökyüzü hakkında doğrudan bilgi sağlayacaktır. Örneğin bir evin, tapınağın ya da mezarın o arazide bulunan kutsal bir yerle uyumlu konumunu eğer o kutsal mekan yok olup gitmişse anlayamayız; oysa Güneş’in, Ay’in veya bir yıldızın konumunu kesinlikle belirleyebilmekteyiz, dolayısıyla yok olmuş kutsal mekanın yerini tahmin etme şansımız oldukça yüksektir.”

Ne güzel, şairin dediği gibi “gökyüzü hiçbir yere gitmiyor”. Gökyüzünün izinden gidip bir tarihe varmak. Yine kitaptan öğrendiğimize göre, tarihçi Hesiodos’un eserinden de bildiğimiz üzere Yunanlı çiftçiler MÖ 8. yüzyılda ekim ve hasat içi uygun zamanı belirlemek amacıyla kimi yıldızların yıl boyunca gökyüzünde göründükleri tarihlerden yararlanıyorlarmış. Hatta bu yolla iklim değişikliklerinin neden olduğu sorunların üstesinden geliyorlarmış.

Arkeoloji-Anahtar Kavramlar kitabı önümüze bütün bu ilginç örnekleri sunuyor ve sanki çok keyifli bir seyahat için “Hadi” derken yanımıza almamız gerekenleri de hatırlatıyor. Bütün o yapılar inşa edilirken kullanılan ayrıntılı ölçü birimlerini, geometriyi, o dönem yaşayan insanların ikamet ettikleri dünyayı nasıl algılayıp anladıkları konusunda da fikir veriyor. Her bölümün sonunda konuyla ilgili detaylı kaynakların da sunulması ayrıca hoş, böylece merakını derinleştirmek isteyenlere ‘şimdi buradan devam edin’ diyor.

Kitapta Arkeoastronomi bölümünden sonra en ilgimi çeken bölüm ise Katastrof/Felaket Arkeolojisi kısmı oldu. Biliyorsunuz dünya tarihini felaketçi bir anlayışla yorumlamak 19. yüzyıl öncesinde Avrupalı düşünürler arasında da pek yaygın. Buna göre düzenli olarak doğal afetlere uğrayan yeryüzünün tarihi bir yıkımlar destanı. İskoçyalı James Hutton ise bunun aksini iddia eden ilk jeolog. Theory of Earth’de (Yeryüzü Kuramı) “doğadaki faaliyetlerin şaşmaz, dengeli ve öngörülebilir” olduğunu, mutlaka felaketle sonuçlanması gerekmediğini anlatmıştı. Hutton’un eseriyle birlikte yeryüzünün mevcut halinin olağan, bilinen ve gözlemlenen faaliyetler ve uzun zaman zarfında, iklim koşullarına bağlı olarak gelişen aşınmayla oluştuğu görüşü, yani tekdüzelik (üniformitaryan) bakış açısı giderek yaygınlaşmıştı.

Modern arkeolojik felaketçiliğin temelinde ister açık ister üstü kapalı olsun Platon’un anlattığı Atlantis’in yok olma hikayesi var. Platon, Timaeus ve Critias diyaloglarında, antik Yunan’da cesur savaşçıların kendilerinden çok daha güçlü Atlantislilere yenilmelerine öfkelenen Tanrıların bu ada kıtayı tamamen yok ettiklerini anlatır.

Platon’un mitsel kıtasını Atlantik Okyanus’unun ortasına kondurması ve kendi zamanının 9300 yıl öncesine tarihlemesi ise hiç tesadüf değil. Platon basitçe okuyucularının tarih ve yer bakımından tespit etmelerini istememiş, ki bu aslında o tarihte mümkün olmayacak bir şey. Bu noktada Platon’un Atlantis’i ile modern felaketçilerin Atlantis’i arasında başka bir ortaklık kurulabilir. Felaket arkeolojisinin en bilinen tezlerinde kayıp medeniyetin, herhangi bir kanıtın doğrudan arkeolojik çalışma yapmanın imkansız olduğu Güney Kutbu’ndaki buz tabakasının altında olduğu iddia edilmekte.

Hâlâ büyük bir umutla dünyanın büyük müzelerinin kayıp kıtada bulunan hazinelerce dolup taşacağına inananlar var. Arkeoloji bir bilim ve bu bilimde maddi kanıtlar merkeze alınıyor ama yine de gerçekler insanların hayal kurmasını engellemiyor.

Taşa, toprağa, tarihe, efsanelere dair öğrenecek çok ama çok şey var. Arkeoloji-Anahtar Kavramlar kitabı, gerçeğin peşinde koşan ve iğneyle kuyu kazarak ortaya çıkanlarla insanı anlamaya çalışan arkeoloji bilimini ve birlikte çalıştığı alanları öğrenmemizi sağlıyor. İnsanı daha iyi anlamak için farklı bilimlerle işbirliğ şart. Mesela Arkeogenetik, mesela Bilişsel Arkeoloji, yahut Kamusal Arkeoloji, Deneysel Arkeoloji ya da Etnoarkeoloji. Tüm bu alanların ne olduğu, insanın tarihini anlamak için bize ne tür katkılar sundukları ve neler yaptıkları gayet açık sunuluyor. İsterseniz bölüm bölüm göz gezdirip ilginizi çekenleri okuyun, isterseniz arkeoloji bilimini satır satır hatmetmeye koyulun, tercih sizin. Kitap bu anlamda işimizi kolaylaştırıyor.

Tanpınar’ın Huzur’unda Mümtaz’ın İhsan için “O, sevdikleri için yolları kısaltmayı bilirdi” demesi gibi bazı kitaplar da yolları kısaltmayı bilir. Her şeyi bilmek elbette mümkün değil ama karıncanın dediği gibi “kavuşamasak da yolunda ölmek güzel”.

Arzu Akgün

Arkeoloji-Anahtar Kavramlar, Colin Renfrew, Paul Bahn. Çeviren: Selda Somuncuoğlu, İletişim Yayınları

 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment