Egoist okur

Adım adım HRANT DİNK davası: Utanç duyuyoruz!

Yaşadığı dönemde Hrant Dink’in, ölümünden sonraysa ailesinin avukatı olan Fethiye Çetin’e soruyorum: Hrant Dink’i kaybetmekle biz ne kaybettik aslında? Ve bu davayı aydınlattığımızda neyi kazanacağız?

Diyor ki; “Hrant Dink’i kaybetmekle bence biz, geçmişiyle yüzleşip barışabilmiş bir ülkede yaşama umutlarımızı ve hayallerimizi, arınma ve iyileşme fırsatımızı kaybettik. Bu davayı aydınlattığımızda, geçmişten devraldığımız utanç ve yükten arınacağız, acılarımızın yasını hep birlikte tutacak ve artık içimiz rahat gülebileceğimiz bir geleceğin kapısını aralayacağız. Unutmayalım; yüzleşilmeyen her utanç yenilerini doğurur, her cinayet yenilerinin kapısını açar, yükümüz hep biraz daha ağırlaşır.”

Fethiye Çetin’le bir röportaj yaptım. Çok acayip, ürkütücü şeylerden bahsetti. Bunların küçük bir kısmı gazetede yayınlandı, tamamının yayınlanmasıysa Egoist Okur’a kaldı. (Alçakgönüllü blogumun varlığı bu yüzden içimi ferahlatıyor, kendimi daha özgür hissettirdiği ve bir nefes, bir söz alanı olduğu için.)

Her neyse, Fethiye Çetin tıpkı kitabındaki gibi, bu röportajda da cinayetin öncesine ve sonrasına dair tanıklığını, süreçte rol alanları, açılan davaları ve kararları anlattı. Bunların büyük bir kısmı adli makamların gereği kadar ilgilenmediği şeylerdi aslında. Fethiye Çetin de zaten o yüzden sonunda her şeyi esas hakime, yani bu coğrafyada yaşayan vicdanlı insanlara, kamuoyuna anlatmaya karar vermişti.

Metis Kitap’tan çıkan “Utanç Duyuyorum” işte böyle bir aydınlatma çabası.

Yazar, bu kitabı niçin yazdığı sorulduğunda şöyle söylüyor: “Hakikate ulaşmak, adalete erişmek için yazdım. Bir de bir cinayetten yola çıkarak sayısız mağduriyetin onarılması sorumluluğunu paylaşmaya davet olsun diye… Olup bitenler halkların bilincinde ve vicdanında yer etsin, geleceğin umudu olan gençler bunları okusun diye… Ve olur ya bir ihtimal, bir gün bir savcı çıkar da bu yazılanları ciddiye alır, soruşturmayı derinleştirir diye…”

Sizden ricam bu röportajı okumanız, okutmanız… Ama daha önemlisi, yıllardır hayranlık uyandıran bir inat, cesaret ve kararlılıkla davayı aydınlatmaya çalışan Fethiye Çetin’in kitabını almanız. Ondan sonra artık hiçbir şey gözünüze aynı görünmeyecek.

Gülenay Börekçi

 

fethiye cetin hrant dink egoistokur 1

Fethiye Çetin yıllardır hayranlık uyandıran bir inat ve kararlılıkla Hrant dink cinayeti davasını aydınlatmaya çalışıyor.
 

“Bu ülkenin tarihi de faili meçhul bırakılmış, failleri cezalandırılmamış katliamların, unutturulan, üstü kapatılan suçların da tarihi…”

Utanç Duyuyorum adlı kitabınızda olaylar aynı zamanda yakın dostunuz olan gazeteci yazar Hrant Dink’in öldürülmesinin öncesinde başlıyor. Bu yüzden kitabınız bir bakıma başından itibaren tüm sürecin aydınlatılması çabası. Amacınız neydi?

Kimilerinin, özellikle yargı makamlarının iddia ettiği ve bizi inandırmaya çabaladığı gibi kafası bozulan üç-beş milliyetçi gencin işlediği bir cinayet değil bu. Büyük, güçlü ve derin bir iradenin planlayarak adım adım gerçekleştirdiği bir cinayet. Bu ülkenin tarihi de bir bakıma benzer cinayetlerin tarihi aslında. Faili meçhul bırakılmış, failleri cezalandırılmamış katliamların, unutturulan, üstü kapatılan suçların tarihi…

Hrant Dink cinayeti de onlardan biri…

Cinayet öncesinde yani hedef haline getirildiği süreçte Hrant Dink’in avukatı, cinayet sonrasında ise Dink ailesinin avukatı olarak görev yaptım. Öncesiyle, işlenişiyle ve sonrasındaki yargı süreciyle Hrant Dink cinayetinin neredeyse ilk elden görgü tanığıyım. Tanıklığımı öncelikle adli makamlara sundum, hâlâ sunmaya devam ediyorum. Ancak bu yöndeki çabalarım şimdiye dek sayısı günden güne artan dava dosyalarında birer dilekçe, ajandalara düşülen birer not olmaktan ileriye gidemedi. Tanıklığımı, zaman zaman röportajlarla, raporlarla, katıldığım TV programlarıyla kamuoyuna da sunmaya çalıştım, ancak zaman ve yer darlığı nedeniyle anlattıklarım muhataplarına bölük pörçük ulaştı, dünya kadar bilgi arasında kayboldu. Hakikati ve adaleti arama çabaları sonuçsuz kaldı. İşte bu kitabı, unutmaya direnmek, hakikati ve adaleti talep etmek, gerçek hakem halklara ve vicdanlara ulaşmak amacıyla yazdım. Ancak şunu belirtmeliyim ki, bu kitap bitmedi, süreç devam ediyor ve anlatılacak o kadar çok şey var ki…

“Ermeni düşmanlığı öyle işlemişti ki zihinlere, basın Hrant’ın yaşamını, onurunu koruma kaygısı gütmedi”

Hrant Dink’e yaşarken ve ölümünden sonra yapılan kötülüklerden bahsediyorsunuz. Bunlar öyle şeyler ki okurken insanın içi öfkeyle doluyor. Henüz hayatta olduğu ama arka planda karanlık bir bulutun hızla yükseldiği o günlerde medyanın Hrant Dink’e yönelik tehditleri görmezden geldiğini hatta doğrudan saldırgan bir tutum içine girdiğini görüyoruz mesela. Bu, neden kaynaklanıyordu?

Hatırlayalım; devir, askeri vesayet rejiminin tüm hızıyla sürdüğü dönem ve aynı zamanda 1915’in tartışılmaya başlandığı zamanlar. O günlerde asker son sözü söyler, basın genellikle adeta esas duruşta bu sözün gereklerini yerine getirirdi. Hrant Dink, zaten duruşuyla, söylemiyle unutturulmaya çalışılan tarihi sürekli hatırlattığı gibi bir de Mustafa Kemal Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in soykırımda yetim kalmış bir Ermeni çocuk olduğunu haber olarak duyuruyordu. İşte bu kabul edilemezdi! Yine Hrant’ın deyimiyle “ona haddini bildirmek gerekirdi.” İşte bu nedenle Genelkurmay Başkanlığı sert bir açıklama yaptı, ertesi gün Hrant Dink valiliğe çağrıldı, basın ve birtakım gruplar da Hrant Dink’i hedef göstermek üzere harekete geçti. O günler aynı zamanda, iktidar savaşlarının en keskin olduğu günlerdi. AKP bütün engelleme çabalarına rağmen parlamentoda çoğunluğu oluşturuyor, hükümeti kuruyor, askeri vesayet sisteminin kendini korumak için oluşturduğu mekanizmalar ve kurumlar birer birer elden çıkıyordu. Bu bağlamda verilen savaşın çok keskin günleriydi ve ne yazık ki bu savaş da onun yaşamı üzerinden yürütüldü. Medya, gerek kadim Ermeni düşmanlığında ve gerekse iktidar savaşlarında Hrant Dink’i hedefe koyan ve onu nefret objesi haline getiren sürecin psikolojik harekât kısmında kullanıldı. Ermeni düşmanlığı, bir kısım basında öylesine zihinlere işlemişti ki kimse Hrant Dink’in yaşamını ve onurunu koruma kaygısı gütmedi.

“Hrant yanlış anlaşıldığını düşünüyor, bu yanlıştan mutlaka dönüleceğine inanıyordu”

Hrant Dink’e yöneltilen ‘Türklüğü tahkir ve tezyif’ suçlamaları sırasında neler hissettiniz? O neler hissetti? Suçlamaların merkezinde Dink’in 8 bölümlük yazı dizisi ve o yazı dizisinden bağlamından koparılarak seçilmiş bir cümle vardı ve o cümle özenle, ısrarla, sonu gelmez bir şekilde yanlış anlaşılıyor, yanlış anlatılıyordu…

Hrant Dink, tarihsel süreçte Ermeni kimliğini kuran ögeleri, bu ögelerin Ermeni kimliğindeki olumlu-olumsuz etkilerini tartıştığı “Ermeni Kimliği Üzerine” üst başlığıyla uzun bir yazı kaleme almış ve bu yazıyı, Agos Gazetesi’ndeki köşesinde sekiz bölümde yayınlamıştı. 1915’te yaşananların Türkler tarafından soykırım olarak tanınması yönündeki “saplantılı” çabanın Ermenilerin yaşamını zehirlediğini ve Ermeni kimliğinin sağlıklı bir biçimde inşaını engellediğini savunuyordu. Soykırımı kabul edip etmemenin bir vicdan ve insanlık sorunu olduğunu, Ermenilerin, Türklere soykırımı tanımaları için baskı yapmak yerine, Ermenistan’ın refahı için çaba göstermeleri gerektiğini söylüyordu. Böylece son bölüme gelinde. “Ermenistan’la Tanışmak” başlıklı sekizinci makale, yazı dizisinin önceki bölümlerinde uygulanan mantığı izleyerek, yani önceki bölümün özetini içeren bir cümleyle başlıyordu: “Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur, yeter ki bu mevcudiyetin farkında olunsun.”

Sanıyorum o cümlenin kader belirleyici bir görevi oldu…

Evet. İşte bu cümle, cımbızlanıp yazının bütününden ve bağlamından tümüyle koparılarak dava konusu edildi. Oysa yerleşik yargı pratiği, suça konu edilen cümlenin suç oluşturup oluşturmadığının anlaşılabilmesi için yazının bütününün incelenmesi gerektiği şeklindeydi ve Yargıtay içtihatları da bu yöndeydi. Savcı, yerleşik yargı pratiğine tamamen aykırı bir tutumla açmıştı davayı. Hrant’ın ne hissettiğini sordunuz… Yanlış anlaşıldığını düşünüyor ve bu yanlıştan mutlaka dönüleceğine inanıyordu. Bense bu davada işimin pek de kolay olmadığını tahmin ediyordum. Konu; dışlayıcı ve etnik vurgusuyla “Türklük” olduğunda “Türk” yargısının tarafsız olmayı başaramadığını o zamana kadar edindiğim sayısız tecrübeden biliyordum. Ancak burada sözü edilenin “Türklük” olmadığını anlatabilmem, bunun için de ne yapıp edip hâkime yazı dizisinin bütününü okutmam gerekiyordu. Yazılanı anlamak, sakin ve önyargıdan uzak bir okumaya bağlıydı. Nasıl yapsam da yoğun iş yükünden bunalan, üst üste yığılı dosyalar arasında sıkışan hâkime yazının bütününü okutsam diye uzun uzun düşündüğümü hatırlıyorum. Sonunda yazı dizinin bilirkişiye gönderilmesini istemeye karar verdim ve ısrar ettim.

Kerinçsiz ve ekibinin sahneye çıkışı ve sonrası

Sizce Hrant Dink’e açılan davayı sıradan olmaktan çıkaran neydi? Suçlamalar vardı, evet ama umut verici gelişmeler de oluyordu. Bilirkişiden Hrant Dink’in lehine gelen rapor gibi. Ve ani ve beklenmedik bir u-dönüşü… Sonra neler yaşandı?

Yazı dizisinin hukukçu bilirkişiye gönderilmesi talebimi kabul eden hâkim, bilirkişileri de belirledi. İ.Ü. Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden oluşan bilirkişi heyeti, “Ortada bir suç yoktur” şeklinde bir rapor verdi. Bu konuda yargı pratiğimiz şöyledir: Şayet bir davada hakim dosyayı kendi seçtiği bilirkişilere göndermişse, neredeyse istisnasız, gelen rapor doğrultusunda karar verir. Öyle olmadı. Bilirkişi raporu gelmişti, Hrant hakkında beraat kararı verilecekti ama Kerinçsiz ve ekibi çıktı sahneye. İşte o andan itibaren de davanın seyri değişti.

Sonradan Ergenekon davası dosyalarında delil olarak kullanılan telefon ve MSN görüşmelerinde Hrant Dink cinayetine ilişkin planların izlerine rastlıyorsunuz ama nedense en kritik bölümler hep emniyet tarafından gereksiz görülerek çıkartılmış oluyor. Gene de ısrarlı bir iz sürmeyle birçok bulguya ulaşabilmişsiniz… O süreçten bahseder misiniz?

Normal seyrinde giden dava neden farklı bir yola girdi, hâkim beraat kararına hazırlanmışken ne oldu da üç celse karar veremedi, diye çok düşündüm sonradan. Bir şeyler olduğunu, bir iradenin sürece müdahale ettiğini seziyordum. İşte bu sorularımın cevabını Ergenekon dava dosyalarını incelerken buldum. Ergenekon sanıklarından Özel Harp Dairesi’nde görevli bir binbaşı, bir yüzbaşı, Ümit Sayın ve Sevgi Erenerol’ün Hrant Dink davasıyla ilgili MSN görüşmelerinde… Ancak Hrant Dink isminin geçtiği bölümlerin büyük bir kısmının çözümünün bulunmuyordu, bu kısımlar noktalarla geçiştirilmişti. Hrant Dink isminin geçtiği yerlerin önü ve arkası sansürlenmişti. Buna rağmen kalan kısımlardan bile Özel Harp Dairesi görevlileri ve Ümit Sayın’ın Hrant Dink davasındaki gelişmeleri yakından takip ettikleri anlaşılıyordu.

“Örgütün savaşacak düşmanı kalmasa dahi düşman yaratılarak sistem sürdürülecekti; gelenek bunu gerektiriyordu”

Ergenekon’u da aşan derin ve köklü bir yapı… Kitabınızda yazdığınıza göre, 6-7 Eylül olaylarının, 27 Mayıs Darbesinin, birçok başka siyasi cinayetin arkasında o var. Ergenekon ve Hrant Dink cinayeti davalarında birçok belgenin üstünün kapatılmasını, adeta hiç var olmamış gibi yok edilmesini, önemli tanıkların dinlenmeden yahut bir kez dinlendikten sonra sırra kadem basmasını buna bağlıyorsunuz… Nedir o karanlık yapıya dair bildiklerimiz?

Yaşım gereği bu ülkede çok sayıda cinayete, katliama tanık oldum. Failleri bulunmayan ya da tesadüfen bulunsa da bir şekilde cezalandırılmayan suçlar söz konusu olduğunda esasen toplum hep aynı yapıyı işaret ediyordu: Kontrgerilla ya da Özel Harp Dairesi. Başta Talat Turhan’ınkiler olmak üzere bu yapıya dair çok sayıda kitap okudum. Dink cinayetinde de bu yapının izlerini gördüm. Tek yaptığım, dava dosyalarındaki izleri takip etmek. Son olarak MİT’in TBMM Darbeleri ve Muhtıraları Araştırma Komisyonuna gönderdiği yazı ve ihbar mektuplarında da bu yapının çalışma biçimi, toplantı yerleri, eylemlerini nasıl gerçekleştirdikleri ve eylemlerinden sorumlu tutulmayacakları gibi bilgileri edindim. İlk defa resmi bir kurumun gönderdiği belgeden… Devletin içinde yer almasına rağmen devletin bilgisi ve denetimi dışında hareket eden, dokunulamayan, hesap sorulamayan gizli bir örgüt… II. Dünya Savaşı sonrasında NATO üyesi ülkelerin görünürdeki orduları bünyesinde oluşturulan, İtalya’da Gladyo, Yunanistan’da Koyun Postu adı verilen gizli orduların Türkiye’deki adı.

Komünizme ve muhtemel bir Sovyet işgaline karşı kuruluyorlar…

CİA ve M16 tarafından NATO şemsiyesi altında oluşturulan bu gizli orduların fikir babası, Hitler’in beyin takımından Reinhard Gehlen. Gehlen, üst düzey Nazi subaylarından çekirdek bir kadro oluşturmuş ve bu kadronun eğitimiyle de bizzat ilgilenmiş. 1940’ların sonunda eğitim için Türkiye’den 16 kişilik bir grup gidiyor.

Kimler vardı o 16 kişi içinde?

Alparslan Türkeş, Turgut Sunalp, Daniş Karabelen…

Ve Karabelen 50’lerin başında dönüp Özel Harp Dairesi’ni kuruyor…

Evet, Türkiye’de Özel Harp Dairesi adı verilen gizli ordu, Teşkilat-ı Mahsusa geleneğinden Albay Daniş Karabelen başkanlığında oluşturulmuş. Ecevit Kılıç’ın “Özel Harp Dairesi” kitabında yazılanlara göre, Kuleli Askeri Lisesini 1915 yılında bitiren Karabelen, aynı yıl Teşkilat-ı Mahsusa’nın Maltepe’deki kamplarında özel eğitime alınmıştı. Yani Karabelen, gayri nizami harp tekniklerini Amerika’daki eğitimden önce Teşkilat-ı Mahsusa kamplarında öğrenmişti. İttihat Terakki lideri Talat Paşa’nın talimatıyla kurulan Karakol örgütünde de çalışmıştı. Karabelen, Özel Harp Dairesinde görev alacak subay ve astsubayları da kendisi seçmişti.

Nasıl bir oluşum Özel Harp Dairesi?

Sadece askerlerden oluşmuyor. Siviller arasından seçilen kişilerle bir yeraltı teşkilatı kuruluyor ve toplumun en küçük birimlerine ulaşılıyor. Sivil unsurlar, ABD’de eğitim gören subaylar tarafından ülkenin çeşitli yerlerinde kurulan kamplarda eğitiliyorlar. Biz bu örgütü, yıllar öncesinde Talat Turhan’ın kitaplarından öğrenmiştik ve ‘kontrgerilla’ adıyla biliyorduk. Bir de Savcı Dogan Öz ile Adana Emniyet Müdürü Doğan Yurdakul’un dönemin başbakanı Bülent Ecevit’e, Özel Harp Dairesi ve Kontrgerilla ile ilgili bir rapor sunduktan sonra öldürüldüklerini…

Ne vardı o raporlarda?

Savcı Öz, “Türkiye’de esas tehlike Özel Harp Dairesi merkezli kontrgerilladır ve ben adımımı attığım her yerde bununla karşılaşıyorum”, Doğan Yurdakul ise, “Özel Harp Dairesi’nin sivil unsurlarının oluşturduğu birim, kendi arasında ‘Ergenekon’ adını kullanıyor” demişti. Bildiklerimden, okuduklarımdan ve gördüklerimden hareketle söylüyorum; Özel Harp Dairesi ya da yeni adıyla Özel Kuvvetler Komutanlığı, Teşkilat-ı Mahsusa geleneğinin devamıdır. O gelenek ve zihniyet, günümüze kadar devam ettirildi, ırkçılık temelinde zorbalık ve vahşet bu örgütte egemen oldu. Örgütün hedefinde, azınlıklar, Kürtler, Aleviler, muhalifler yer aldı. Komünizm tehdit olmaktan çıksa da bu örgütün savaşacağı düşmanları vardı, olmasa dahi düşman yaratılarak sistem sürdürülecekti. Gelenek bunu gerektiriyordu.

fethiye cetin gulenay borekci hrant dink egoistokur

“MİT’le ilgili iddialar doğru mu, kim araştıracak?”

Gene kitabınızda yer alan bir iddia… Bu ülkenin en büyük ve güçlü istihbarat örgütü MİT’e ilişkin… Eski bir MİT çalışanı olduğunu iddia eden Ramazan Dündar isimli şahsın size ilettiği belgeden söz ediyorsunuz. Rakamlar Kiril alfabesiyle okunduğunda Hrant adı çıkıyor. Ve Dündar, belgede yer alan 80,85 kodunun iç yönetmelikte “infaz emri” anlamına geldiğini iddia ediyor. Ama ne MİT’ten aydınlatıcı bir cevap alabiliyorsunuz, ne hukuk bu işin üstüne gidiyor ve sizin, iki satırlık bir cevapla yetinmeniz bekleniyor…

Cinayet sonrası bize ulaşan ihbarlardan birkaç tanesini kitaba koydum. Bu bilgiler bende kalmasın, tarihe kaydedilsin diye. İhbarlardan biri, MİT Doğu Anadolu Bölge Başkanlığı bünyesinde kriptoloji uzmanı olarak görev yaptığını ve adının Ramazan Dündar olduğunu söyleyen şahsın elindeki belgelerle ilgili olanı. Bu şahsın anlattıkları gerçekten inanılmaz gibi görünüyor ama Özel Harp Dairesi ve MİT’in geçmişteki çalışmaları, yürüttükleri operasyonlarla ilgili bilgilerimiz anlatılanların hiç de yabana atılır cinsten olmadığını gösteriyor. Ben, bu şahsın Fransa’nın Halep Konsolosluğu’na sığındığı bilgisini doğrulattıktan sonra anlattıklarını ciddiye almak gerektiği düşüncesiyle elimdeki belgeleri Savcılığa götürdüm. Gelen cevap sizin de değindiğiniz gibi iki satırdan oluşuyordu. Şimdi bu belgelerin altında bazı sayılar var ve bunların MİT içindeki bilgisayara ait seri numarası olduğu söyleniyor, bu iddia doğru mu? Kim araştıracak?

“Suskunluğun büyüklüğü, suçun büyüklüğünün göstergesidir”

“Hrant Dink cinayeti davası bir anahtar sunuyor bize. Geçmişte hesabı sorulmayan pek çok cinayetin çözümünde yardımcı olacak bir anahtar. Zaten o yüzden aydınlatılmıyor” diyorsunuz… O halde delirtici soru şu aslında: Neden hâlâ bu işin üstüne gidilmiyor, neden duruluyor, neden susuluyor?

Birkaç gün önce Star Gazetesi’nde çıkan Helin Şahin imzalı habere göre, AKP Tunceli İl Başkanı Sinan Yerlikaya, Yeşil’in kendisine, “Ben itiraflarımı kasete aldım, birkaç yerde var, ortaya çıkarsa devlet tarumar olur” demiş. Bu sözlerden, faili meçhul cinayetlerin, suikastlerin, gözaltında kaybetmelerin devletle ilgili olduğu anlamı çıkıyor. Hatırlayalım, bir emekli general 1990’lar için, “O zamanlar faili meçhuller devlet politikasıydı” demişti. Hrant Dink cinayeti görebildiğim kadarıyla, iki devlet geleneğinin kesiştiği yerde duruyor. Siyasi cinayetler geleneği ve Ermeni düşmanlığı… Bu işin üstüne gidildiğinde, devletin hemen bütün kurumlarının ve o kurumlarda görevli olanbirçok kişinin cinayetle şöyle ya da böyle ilişkili olduğu ortaya çıkacak, işte bunun için susuluyor. Suskunluğun büyüklüğü her zaman suçun büyüklüğünün de göstergesidir.

“Soruyorum: Ergenekon davasında yargılananların tasfiyesi için cinayetler ve eylemler görmezden mi gelindi?”

Hrant Dink davası hangi pazarlıklara, mutabakatlara kurban edildi?

Hrant Dink cinayeti sonrası Başbakan, “Bu bize yapılmış bir harekettir, beni de öldürmek istiyorlar, bu cinayeti çözeceğiz” demişti. Fakat AKP iktidarını sağlamlaştırırken Hrant Dink’i de, davasını da unuttu. “Acaba Hrant Dink davası bu iktidarı sağlamlaştırmada bir araç, bir dosya olarak mı kullanıldı” diyorum ben de. Yani iktidarını sağlamlaştırırken muhaliflerine karşı kullandığı bir koz, masaya koyduğu bir dosya mıydı Hrant Dink cinayeti dosyası? O süreçte feda edilen ve unutulan bir cinayet davası dosyası olarak mı kaldı? Ergenekon soruşturması ve davası bir mutabakat mıydı? Davada yargılanan ekibin tasfiyesi için cinayetler ve eylemler görmezden mi gelindi? Bu öngörümü ya da iddiamı da, Başbakan ile dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt arasında yapılan ve içeriği sır gibi saklanan Dolmabahçe buluşmasına dayandırıyorum. Ergenekon davasında, kuvvet komutanlarına, genelkurmay başkanlarına dokunulduğu halde hakkında çok ciddi iddialar bulunan Yaşar Büyükanıt’a dokunulmamış olmasını da bu iddiamı gerekçelendirmekte kullanıyorum.

Gülenay Börekçi

(Bu röportajın bir kısmı Habertürk Gazetesi’nde yayınlandı.)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment