Egoist okur

BEJAN MATUR: “Siyasetin içinde de şiir olmalı”

Orhan Pamuk “Bejan Matur’un zarif ve şiddetle hissedilen şiirleri”nden bahsetmişti bir yazısında. İngiliz yazar ve eleştirmen John Berger ise onun “bir haykırışı andıran” şiirlerine hayranlığını dile getirmiş, okurların bu şiirleri “kelime kelime değil el ele takip etmesi gerektiğini” yazmıştı.

Uzun yıllar sürdürdüğü köşe yazarlığını artık bırakan Bejan Matur‘un yeni kitabı “Son Dağ” Everest Yayınları’ndan çıktı. Kürt ve Alevi kökenli Matur’a röportajımızda hem şiirini hem de içinden geçtiğimiz çağın siyasi meselelerini sordum. Dağı, gizlendiği mağarayı, Kürtçeyi, “neolitik nineler dediği yaşlıların dilini, şiirindeki dönüşümleri, nasıl yazdığını, şiirin şifalı etkisini, Dersim’i, Ermeni meselesini, bir türlü gerçekleştiremediğimiz yüzleşmeleri, barışı konuştuk. Hepsi aşağıda…

 Gülenay Börekçi

Bejan Matur’un şiddetle hissedilen zarif şiirleri üzerine

Bejan Matur: “Eski bir kaplan, tarihten bana ve tüm insanlığa bakıyor…”

bejan matur son dag gulenay borekci egoistokur everest 1

“Artık annemin dilinde, yani Kürtçe şiir de yazıyorum”

Yeni kitabının adı “Son Dağ”. Tabiatın unsurları senin şiirinde hep yer bulur ama niçin “son” dağ, orası neresi?

Dağ, kainatın genişliğini en iyi gördüğümüz yer. Şiirin haznesi ayrıca ve o yerin manzarası benim için çocukluk manzarası. Çocukluk önemli; bilinçdışını oluşturan, metaforları var eden imgeleri biz hep oradan derliyoruz. Ressam Chagall , “Herkes doğduğu odayı anlatır” der ya; doğru bu. Ben de işte şiirimde hep doğduğum manzarayı, çocukken baktığım tepeleri, dağları, nehirleri anlatıyorum, muhayyilemi belirleyen şeyler onlar. Ayrıca bana kalırsa dağ yeryüzündeki yalnızlığımıza bir cevap olarak da durur orada. Güveni, sığınmayı, ümidi simgeler; bir de bizi dünyadaki kötülüklerden koruyabilecek yegane güç olarak tanrısal merhameti…

Politik bir yanı da olmalı senin için…

Evet, dağın coğrafi, kültürel ve politik olarak da önemli, arkasında koskoca bir tarih var. 100 yıl önce Ermeniler Musa Dağı’na sığındılar, bugün Kürtler başka bir dağ arayışındalar. Rakel’in hikayesindeki gibi… Tehcirden kaçan bazı Ermeniler dağa sığınarak Kürtleşiyor ve bir Kürt aşireti olarak yaşarken Hıristiyanlıklarını gizli gizli yaşıyorlar. Buna benzer o kadar çok dağ hikayesi anlatıldı ki.

“Yaş ilerledi, hayat değişti, ben büyüdüm”

Kitaptaki bölümlerden biri de “Anne”. Şiirinde hep karşımıza çıkmış bir imge.

Benim yolum galiba hep varoluşla ilgili imgelerle kesişiyor, kendimi oralardan çıkaramıyorum. “Rüzgar Dolu Konaklar”da dövmeleri solmakta olan, omuzları küçülmüş, yalnız bir anneyi yazmıştım. Bu kitapta ayva soyan, cevizlere, incirlere gülümseyen bir anne var. “Gılela” diye bir şiir var. Kürtçe bir kelime bu, annemden duymuştum ilk. Tozu, toprağı, kuru yaprakları toplayıp götüren, temizleyen küçük rüzgâr hortumu anlamına geliyor. Aniden başlıyor, başladığı gibi bitiyor. Rüzgâr adları çok güzeldir Kürtçede ve bazıları sanırım sadece benim doğduğum yerde, Maraş’ta kullanılır. Sonradan o şiiri okurken “Ben bunu nasıl yazabildim” duygusu geldi; aynaya, içine doğduğun yuvaya, yere, göğe, dünyaya bakıştaki, kainatı algılayıştaki saflık ürpertti beni. İlk şiirlerimde daha kapalı, sisli olan söyleyiş giderek sadeleşip yalınlaşmıştı. Daha az cümle, daha az kelime olmak istiyor benim şiirim, harf olmak hatta harf bile değil, ses olmak istiyor ve ruhum hep oraya, köklerimin durduğu yere, aslolana çekiliyor.

Köklerinin durduğu yer derken…

Folklorik ya da kültürel bir motiften bahsetmiyorum, kainatla ilişkime dair bir şeyi kastediyorum.

Nasıl yazıyorsun?

Şiirde kurgu yapmıyorum. O bana önce ses olarak geliyor. Genellikle de yürürken… Nota bilsem, o kelimeleri, daha doğrusu sesleri yazardım. Bir ses duyuyorum önce ve o sesin içinde ilerlerken, ayağımın altında taşı toprağı hissederken, işittiğim sesler müziğe dönüşüyor. Şiir neredeyse şaman ritüeli gibi. Kendimi bir zikir duygusuyla doğaya veriyor ve içimde oluşan ses anaforundan hatırlayabildiklerimi kaydediyorum. Ve işte onlar şiir oluyorlar. Geçen yaz şöyle bir şey yaşadım: Maraş’ta yürüyordum, bir ses geldi. Şiir bana daha çok orada geliyor zaten. Yanımda kağıt kalem yoktu ve duyduğum sesi bir şarkı söyler gibi mırıldanarak telefonuma kaydettim. Yoksa uçup giderdi, unuturdum. Çok acayip bir deneyimdi, çünkü ilk kez şiirin bana geldiği haliyle neye benzediğini sonradan görme şansım olmuştu. O kadar teslim alan bir şey ki.

Hazırsın ama bu teslimiyete…

Elbette. Sen isteyince gelmez şiir, kendisi isteyince gelir. Hazır değilsen, kalbini tertemiz ve açık halde bırakmamışsan tek kelime yazamazsın. Bazen bir kelimeye takılıp değiştirmek isterim ama buna müsaade etmez.

Bu sadelik nasıl bir çabayla geldi?

Özel bir şey yapmadım. Yaş ilerledi, hayat değişti, ben büyüdüm, ondan herhalde…

bejan matur son dag egoistokur gulenay borekci 1

“Kürtçe 12 şiirim var, onları gözbebeğim gibi ayırıyorum diğerlerinden”

Ne zaman Kürtçe şiir yazacaksın, bildiğim kadarıyla daha önce hiç yazmadın…

Yazmamıştım ama artık yazıyorum. Deniyorum en azından. Bu da bir geri dönüş çabası. Maraş kenarda hatta Kürtlüğün de kıyısında bir yer. Bizim konuştuğumuz Kürtçe ile standart Kürtçenin dili olan Botan yöresi Kürtçesi çok farklı. Tıpkı İrlanda İngilizcesinin standart İngilizceden farklı olması gibi. Biz İrlanda İngilizcesi gibi konuşuyoruz Kürtçeyi. Ben, yaşlılarımızın çok güzel konuştuğunu düşünüyorum. “Neolitik nineler” diyorum onlara ve giysilerine, tavırlarına, müzikal yeteneklerine, seslerine, sözlerine, arkaik neredeyse zamansızlık oluşlarına hayranlık duyuyorum. Bir saçağın altında oturan yaşlı kadına bakınca, yüzüne düşen gölgeyi görüyorum ve 10 bin yaşındaymış gibi geliyor bana. O kadınların konuştukları dil benim için anne dili, ben annemle hâlâ öyle konuşuyorum ve Kürtçe şiir yazacaksam da o dille yazmak istiyorum.

Neden bu kadar geç oldu Kürtçe yazmaya başlaman?

Kürtçe gramer çalışmaya cezaevindeyken başlamıştım. Şiir yazmaya da o sırada karar verdim zaten. Bir yol ayrımındaydım: Ya Türkçe yazacaktım ya da Kürtçe. Fakat Kürtçe yazarsam annemin dilinde yazmalıydım. Ancak şimdi çalışabiliyorum bunun üzerinde. Böyle 12 şiirim var, onları gözbebeğim gibi ayırıyorum diğerlerinden.

“Hep korumaya çabaladığım bir iç alanım, mağaram var ve aslında oradan hiç çıkmıyorum”

Biraz anlatır mısın nasıl bir hayatın olduğunu?

Uzun yıllar köşe yazarlığı yapmıştım, artık bıraktım. İstanbul’da yaşıyorum, New York ve Londra’ya gidiyorum. Önümüzdeki dönem New York’ta daha uzun bir süre kalacağım sanırım. Bir yandan da hep korumaya çabaladığım bir iç alanım, mağaram var ve aslında oradan hiç çıkmıyorum. O mağara benim karanlığım, yalnızlığım; çok değerli… Dışarıdaki hayat o kadar acımasız ve incitici ki kendimi ancak orada iyileştirebiliyorum. Bana sorarsan içinde şiir olmayan hiçbir uğraş değerli değil. İnsan etet yapıyorsa bile içinde mutlaka şiir olmalı.

Nasıl olur siyasetin içinde şiir?

İnsana dair çok değerli bir cümle sarf etmişsen, kalplere dokunmuşsan o şiirdir. Marangozsun diyelim, bir masa yapıyorsun… Şiirini bulabilirsen o masa başka türlü bir masa olur.

“Şiir bana daha çok Maraş’ta geliyor” dedin…

Sonuçta Anadolu’nun, Mezopotamya’nın dilini kullanan bir şairim ve hep seyahat halinde yaşıyorum, çocukluk manzarama dönmek de iyi geliyor. Ama sırf Maraş’ta yazmıyorum elbette, şiirin mekanı yok. Uçakta ya da uyku arasında çok yazarım. Yabancı bir yerdeyken yazmak ilginç oluyor, dil aracılığıyla başa, doğduğum yere dönüyorum. Edebiyatın konusu da bence bu geri dönüşler. İnsan asla aynı kişi olarak dönmüyor.

Şiir çevrilebilir bir şey midir?

Şiir özünde sese dayalı bir şey. Ve bir dildeki sesi başka bir dilde yaratmak imkansız olduğu için aslında çevrilemez. Öte yandan pek çok şairi çevirilerden sevdiğimiz ortada. Denemeler yapıyoruz ve ararken bazen şanslı anlarımız oluyor. Ben iyi çevirmenin gelip beni bulacağına inandım ve şiirlerimin çevrilmesi konusunda acele etmedim.

Bir süre önce Ruth Christie çevirdi şiirlerini…

Ondan önce onlarca kişi denedi. Kimi çok akademikti, kimi daha kuru ve zihinsel bakıyordu. Bazıları da fazla lirikti. Çevirmenin anlam dünyasının derinliğinin şairinkine uymasını önemsiyorum. Çünkü şiir, dilin gramer kurallarının ve gündelik kullanımının gerisindeki karanlık alanıyla, rüyaların alanıyla ilgili bir şey.

bejan matur gulenay borekci egoistokur son dag 1

“Kalbe gömülmüş acıları anlatıyorum”

“Son Dağ”ın son bölümü “İnanmak”. Oradaki şiirlerden birini “tarihin yanlış anlattığı bütün kahramanlara” ithaf ediyorsun…

O şiir ses ve ritm olarak diğerlerinden farklı oldu, göktaşı gibi düştü adeta. Sonuçta senin hikayen, yaşadığın toplumun tarihi aynı zamanda. Ve ben insanların anlattığı hikayeleri dinlemeyi çok seviyorum.

Ünlü İngiliz sanat tarihçisi ve yazar John Berger sana hayran olduğunu söyledi ve “Bejan’ın şiirinde tarihin acısı var” dedi.

Benim için o kadar değerliydi ki bunu duymak. .

Berger’in “Okur onun şiirini kelime kelime değil el ele takip ediyor” dediğini de hatırlıyorum. Şairle okur arasında bir yoldaşlık olduğu anlamına gelmiyor mu bu?

Elbette. Şiirimde içine doğduğum toplumun çok da dile gelmemiş hikayelerini, kalbe gömülmüş acılarını anlatıyorum. Bir vakanüvis değilim, sadece bazı olayların geçip gittikten sonra arkalarında bıraktığı tortuyu da yazmak, kayda düşmek, onu yaşamamışlara hissettirebilmek gerektiğini inanıyorum. Sözünü ettiğin şiiri yıllar önce yazmış ama unutmuştum. Sonradan not defterlerimin birinde rastlayınca hatırladım.

Şiirin üzerinde şifalı bir etkisi olduğunu söyledin…

Kendimi hep şiirle iyileştirdim, şiire dair beni en büyüleyen şeylerden biri bu. En son Uluslararası Af Örgütü için bir konuşma yapmamı istediler. Cezaevinde işkence görmüş olduğum için davet edilmiştim, çünkü konu insan haklarıydı. Her şeyi bir yana bırakıp şiirin gücünden bahsettim. Cezaevindeyken hücremin karanlığında elmas gibi parlayan bazı kelimeleri bulmuştum ve o kelimeler beni hayatta tutmuştu. Sonrasında yazdığım her şey o sağ kalma çabasının bir tutanağı gibi.

Şairi kadar okurunu da iyileştirir mi şiir?

Yürekten yazıyor ve yüreğe değebiliyorsanız, evet. Öteki türlüsü şiir değil zaten, strateji. Şiirin tabii ki bir matematiği var. Sezgisel bir matematik o, müzikteki, heykeldeki, mimarideki gibi… Şiir bana önce ses olarak geliyor, anlatmıştım ama sonrasında ciddi bir zihinsel uğraş başlıyor. Büyük bir disiplin var orada; büyülü bir gayret ve titizlik. Her şeyi kağıtlara aktardıktan sonra neyi ne zaman söyleyeceğinizin sırasını belirliyor, bir yapı inşa ediyorsunuz. Şiir toprağın en derin yerinden çıkardığın kapkara bir taş gibi ve onu ince ince işleyerek elmasa dönüştürüyorsun. Elması nasıl işleyeceğin bilgisine sahip değilsen, ter akıtmaya gücün, cesaretin yoksa harcanır gider o taş.

Bence o yüzden her köşe başında bir öykü-roman yazma kursu var ama şiir yazma kursuna rastlamadım pek.

Birine ona gelen imgeleri nasıl işleyeceğini, damıtacağını, duygusal tortulardan, lirik hezeyanlardan arındıracağını anlatabilirsin ama imgeyi hissettiremezsin. İmge aklımızla elde edebileceğimiz bir şey değil, kalbimizi açarak aktarabiliriz ancak.

Sonlara doğru yer alan “Şapka” şiirinde bir cumhuriyet eleştirisi var. “Geleceğin ülkesi sağlam olmalı ama gerçeksiz” deniyor. Bu bana kusursuz bir dünya yaratma arzusunu hatta “Truman Show” filmindeki gibi hijyenik ama gerçeklikten yoksun atmosferi hatırlattı…

Yıllardır yok saydığımız ve ancak yenilerde tartışmaya başladığımız Dersim trajedisiyle ilgili o şiir ama öncesini anlatmam lazım. Bir gün Kalan Müzik’in sahibi Hasan Saltık aradı ve bir şeyler göstermek istediğini söyledi. Hasan’ın Dersim konusunda muazzam bir arşivi vardır hatta bugün medyada gördüğümüz fotoğrafların birçoğu onun arşivindendir. Onları ilk görenlerden biri de benim işte. Haritalar, krokiler, ordu tarafından kırmızı kalemle işaretlenmiş harekat planları, insanların ne şekilde yürütülüp hangi mağaralara doldurulacağının bilgileri ve bakmaya dayanamayacağın fotoğraflar vardı. Yaşlıların anlattıklarını dinlemiştim, sözlü kültürden aşinaydım orada yaşanan trajediye ama onunla bu kadar çarpıcı bir çıplaklıkta karşılaşmak beni çok etkiledi. O dönemde büyük bir mühendislik çalışması gerçekleştirilmiş ve uyumsuz kaldığı, teslim olmayı reddettiği için Dersim, daha steril bir toplum yaratma çabasının adeta çıbanbaşı saydığı bir yer olmuş. Bütün bu vahşet elbette tarihçilerin konusu, ben yalnızca bunları topluca görmenin verdiği duyguyu kağıda döktüm.

“Yüzleşmenin bir vakarı, bir haysiyeti vardır”

Bugün bunları artık açıkça konuşabiliyor muyuz yoksa hâlâ tedirgin miyiz?

Türkiye’de biz çok konuşuyoruz ama hiç bir şey söylemiyoruz. Bir sonucu olmuyor konuştuklarımızın, bir değişime ya da dönüşüme yol açmıyor hiçbiri. O zaman başbakan olan R. Tayyip Erdoğan’ın Dersim’le ilgili olarak “Gerekirse özür de dileriz” cümlesi çok değerli olabilirdi ama bunu CHP’yi dövmek için yaptığını fark edince orada başka türlü bir pragmatizm seziyorsun. Yüzleşmenin bir doğrudanlığı, vakarı, haysiyeti vardır. Suçunu kabullenmen, karşındanin üzüntüsünü hissetmen, acısını kalbinde duyman gerekir. 1915’in 100’üncü yıldönümü yaklaşıyor, ne yapıyoruz? Gerekirse Ermenilerden özür dileyeceğimiz söyleniyor. Eh, tabii ki gerekiyor.

Kitap “Artık her şeyi bağışlıyorum” dizesiyle bitiyor. Bu özgürleştirici olmalı. Ama af dilemek de özgürleştirici bence.

Kesinlikle. Bağışlamak arındırıcı bir şey… Toplum olarak da nefreti yenmek zorundayız. Öfke ve acı ayrı ama nefretin kalbi karartan bir ağırlığı var. Alevilik için de geçerli bu. Memlekette Alevi-Sünni çatışması Kerbela’dan beri bin yıldır devam ediyor, tamam, anlıyorum ve işte şimdi de Alevi Açılımı konuşuluyor.  Oysa Alevilerin topu topu 8 maddelik bir gündem listeleri var, en önemli madde de cemevlerinin ibadethane kabul edilmesi. Bu kadar basit aslında, evirip çevirmeye gerek yok. Ama işte burada da Dersim ve Ermeni meselesinde olduğu gibi bol bol laf kalabalığı yapılıyor ve bir türlü bir yere varılamıyor. Halbuki bu toprakların insanı özünde barışçıl. Devleti yönetenlerin aklı doğru işlediğinde toplum o kadar kolay entegre oluyor ki. O yüzden çok daha ferasetli, çok daha derin ve toplumu doğru anlayıp yorumlayan yöneticilere ihtiyacımız var.

Başa döndük; politikada şiir de gerekli demiştin…

Yöneticilerin de kalbi olmalı. Toplum hiçbir dönemde bu kadar kutuplaşmadı, “biz ve onlar” kelimeleriyle başlayan cümleler hiç bu kadar kolay kurulmadı. Bu iki kelime faşizmin çekirdeğidir ve sen cümlelerini böyle kurduğun zamanlarda fitili ateşlemiş olursun.

İçinde bulunduğumuz barış süreciyle ilgili olarak hissettiklerini de sormak istiyorum… Geldiğimiz yer neresi?

Barış çok büyük, büyülü bir kelime. Hepimiz bunu arzuluyoruz, hepimizin kalbi orada atıyor.  Türk-Kürt savaşıyla ve silahların susması gerektiğiyle ilgili olarak çok yazdım ve bu uğurda her çabayı çok değerli buluyorum.  Ne hayaller kuruldu, sözler verildi biliyoruz, ne kadarı tutulacak, onu da göreceğiz. Yine de pozitif bakmamız ve elimizden gelen desteği vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Barış sadece iktidara bırakılmayacak kadar değerli bir ihtiyaç.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment