Egoist okur

Bir SABAHATTİN ALİ buluşması…

“Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı. Ama bir çoğu bunun farkında değildi’ diyerek uyandım güneşli ve hafif soğuk İstanbul sabahına. Az önce Sabahattin Ali söylüyordu rüyamda bu satırlarını bana. E, tabi bugünlerde aklımda onunla uyuyup onunla uyanıyorum. “Buluştuğumuzda Hakan’a da söylemem gerek bu satırlarını” diye geçiriyorum içimden.

Birazdan Galatasaray Lisesi’nin önünde Hakan Demir’le buluşacağız. O, ben ve Sabahattin Ali… Zaten bizi buluşturan da Ali’nin kendisi oldu. Onun satırları. Biz, iki okur-yazar, biz, iki Sabahattin Ali tutkunu arkadaş… Bir araya geleceğiz ve Sabahattin Ali’nin satırları arasından “kadın” öznesine, en çok da hayatın kendisine bakacağız. Uzun süredir çok satanlar listesinin ilk sıralarından düşmeyen Kürk Mantolu Madonna‘nın kürk mantosunu çıkarıp asacağız bir kenara. Madonna’ya bakacağız. Sabahattin Ali’ye, onun romanları, öyküleri ve şiirlerine bir saygı duruşu olacak bizim sohbetimiz.

Dilek Atlı

Kürk Mantolu Madonna: Hâlâ en çok filme çekilmek istenen roman

sabahattin ali dilek atli egoistokur hakan demir 4

Hakan Demir, ben ve Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna’yı konuşmak için buluştuk…

Harbiye üzerinden Taksim’e doğru hızlı hızlı yürürken Hakan’dan mesaj geldi. Biraz gecikeceğini öğrenince, vakit geçirmek için Aslıhan Pasajı’na girdim. Böylece de birçok sahafta aradığım Jules Romaine’in Çalkantı kitabını bulabildim. Hakan’a bir “İyi ki geciktin” teşekkürü çaktım içimden. Hissetmiş olacak ki aradı geldiğini bildirmek üzere. Koşarak Galatasaray Lisesi’nin önüne ışınlandım. Nereye gitse değişmeyeceği, hep olduğu gibi kalacağı her halinden belli bu genç adama bakarken, kitabımı salladım yüzüne doğru “Bak ne buldum sayende” diyerek. Aldı hemen, inceledi. “İşte tam bir kitap kurduna yakışan hareketler bunlar” diye geçirdim içimden. Sabahattin Ali ayinimize zeval gelmeyecek, kimsenin bizi rahatsız etmeyeceği bir yer arayışı için kısa ara sokaklar turumuzdan sonra, karışık tostu ve çayı çok güzel bir yer bulduk kendimize ve siparişlerimizi verdik.

Hani, içinde hiçbir şey tutamayan insanlar vardır ya, ağzını açtığında mutlaka ya parlak bir fikir ya da önemli bir düşünce çıkacakmış gibi dinlersiniz. İşte Hakan, onlardan. Değerli biri anlayacağınız. Bunu sohbetimiz ilerledikçe daha da iyi anlıyorum. (Bilenler ve bilmeyenler için Hakan Demir, yayınevi editörü ve Birgün Gazetesi köşe yazarıdır. Memleket sevdalısı bir vatandaş, zeki ve mütevazı bir arkadaştır.)

İkimiz de çantalarımızdan birer FBI belgesi çıkarır gibi sessizce notlarımızı ve kitaplarımızı çıkarıyoruz. Hakan, Kuyucaklı Yusuf’u koyarken masaya “Öykülerinden parçalar zaten ezberimde” diyor. Bense, ezberi zayıflardanım. Ustanın üç romanını, şiir çıktılarını ve Aliye’ye Mektuplar kitabını defterimle birlikte sessizce bırakıyorum masaya.

Sonra o geliyor, Hakan’ın deyişiyle “Naif satırların naif adamı, Sabahattin Ali”… Kısa boyu, gözünde gözlüğü, kalın ceketi ve tüm kibarlığıyla ilişiyor masamıza. Bizse başlıyoruz Hakan’la kitaplarını aralamaya… Çaylarımızın kokusu ilkin Kürk Mantolu Madonna’nın satırları arasında kayboluyor.

sabahattin ali dilek atli egoistokur hakan demir 1

“Bir derdin yazarıdır Sabahattin Ali”

Kitapların içindeki notlarımı ararken gördüğüm rüyanın etkisiyle atılıyorum hemen ve konuşmayı başlatıyorum:

İnsan olmak duygusuyla ilgili kurduğu basit cümleler, beni etkileyen en önemli şeydir onun kitaplarında. Benim için Ali, hemen hemen tüm insanların hissettiği ya da hissedebileceği duyguları, aklından geçen düşünceleri, basit cümlelere dönüştüren bir tercümandır. Hani, sırf insan olduğumuz için sahip olduğumuz ama tariflendiremediğimiz, kelimelere dökemediğimiz hatta içimizden geçirip de dışarı çıkarmadan üzerinden atladığımız duygular vardır ya, Sabahattin Ali onları su yüzüne çıkarır. Bu dönemde tam da böyle bir tercümana ihtiyaç duyulduğu için de bu kadar ön planda bana kalırsa. Sen nasıl tarif edersin Sabahattin Ali’yi?

Hafifçe gülümseyerek konuşmaya başlıyor Hakan. Sonra o gülümseme yüzünden hiç eksik olmuyor bir daha:

Sabahattin Ali, birçok insan için bir ilk yazar. Her dönem aranan, çok satan kitapların yazarı. Kürk Mantolu Madonna’nın listelerdeki yeri değişmez. Sabahattin Ali, çok konuşulmuş, hatta biraz tüketilmiştir. Artık Ali’nin başka anlamlarına bakmak lazım bence. Malum, gündelik hayata internet egemen. İnternetin edebiyata büyük bir eğilimi var. Sosyal medyada kullanmak üzere insanların çoğu edebiyata, “Cımbızlayacağım yerler olsun” diye bakıyor. Sabahattin Ali’nin her dönemin yazarı olmasının bir nedeni de cümlelerinin geçerliliğini koruması. Kürk Mantolu Madonna başta olmak üzere eserlerinde tam da sosyal medyada kullanılacak cümleler var. Tabii ben, bunun Sabahattin Ali’ye zarar verdiğini düşünüyorum. Çünkü Sabahattin Ali, bir derdin yazarıdır. Cımbızlanan alıntıların dışında ad muazzamdır kitapları. Sabahattin Ali’nin insana bakışı derin. Onun karakterlerinde “İyi adam, kötü kadın” gibi etiketler yok. Bir adam kurnazdır, içten pazarlıklıdır ama başka özellikleri de vardır. Bunu hiç göz ardı etmez Ali. Gerçek hayatta böyledir. Ali’nin insana bakışını Kürk Mantolu Madonna’da yer alan “Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş karışık bir ruha aittir. Niçin bunu anlamaktan kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz” satırlarından anlamak mümkün. Buna benzer satırları Kuyucaklı Yusuf romanı ve Değirmen öyküsünde de okuyabiliyoruz.

sabahattin ali dilek atli egoistokur hakan demir 5

“Derdimizin büyüğü aşk”

Sabahattin Ali ile ilgili olarak özünde aynı fikirde olduğumuzu anlıyorum ve devam ediyorum:

Kürk Mantolu Madonna’nın neden bu kadar çok sattığına dair düşündüğümde vardığım nokta yoksunluk duygusu. Sanırım, içinde bulunduğumuz dönemle ilgili olarak, içindeki aşk hikayesinin verdiği güçlü ve yoğun duyguyu günümüzde yaşamak o kadar da mümkün değil. Bu hasret ve özlem duyguları da romanı çok satanlar listelerinin ilk sıralarına taşıyor olabilir. Bir röportajda okumuştum; kızı Filiz Ali de buna benzer şeyler söylemişti.

Sabahattin Ali’nin bu kadar okunmasının ya da sevilmesinin nedeni sadece “Cımbızlama” değil elbette. En önemli nedenlerden biri de, anlattığı aşklar. Tüm eserlerinde aşk var.

Hakan’a çıkışıyorum:

Emin misin? Öykülerinde o kadar yok. Romanlarında daha fazla.

Öykülerinde de böyle. Daha başka konular da anlatıyor ama aşk teması hep var. Ama benim ayrıca söz etmek istediğim asıl şey, Ali’nin bende yarattığı naiflik duygusu. İki farklı naiflikten söz ediyorum. İlk olarak, karakterlerindeki naiflikten. Örneğin, Kürk Mantolu Madonna’daki Raif Efendi. İçinde fırtınalar kopuyor ama naif bir karakter. Diğer naiflik ögesi de Sabahattin Ali’nin yazım dili.

Merakla sözünü bölüyorum:

Basit anlatımından mı söz ediyorsun? Ben, bunu önemsiyorum. Ben, böyle basit anlatsam, bu kadar etkili olmaz. Sabahattin Ali yapınca oluyor. Örneğin, İçimizdeki Şeytan romanında Ömer, Macide’yi vapurda görüyor, peşine düşüyor, tanışıyor… Bunu kurgulayamayacak ne var! Ama öyle değil, işte. Kitapta yoksulluk, çevre ve içimizde yaşayan şeytanı anlatıyor ayrıca ama basit anlatımlarla. Ağdalı, uzun uzadıya değil.

Gülümsemesi büyüyor Hakan’ın:

Ben de buraya gelecektim Dilek. Aslında Sabahattin Ali, basit anlatmıyor. Dedim ya Sabahattin Ali, derdi olan, bu dertleri çok net ortaya koyan ve onlarla uğraşan bir yazar. Öykülerini ve romanlarını böyle kuruyor bana kalırsa. Ayrıca Ali’nin insana bakışı da önemli. İçimizdeki Şeytan’dan örnek vereyim; aşka bakışını da anlatır bu bana kalırsa. “Hayatlarının beraberliği dünyanın en tabii, en kendiliğinden anlaşılır, en basit bir işi olduğu için birbirlerine söyleyecekleri uzun boylu lafları da yoktu.” İki insanın birbiriyle az konuşmasını böyle tarif etmek… Yaşadıkları aşk, tabiat kuralı gibi bir şeydi! Aşka yüklediği tanımlama çok güzel. Öyle doğaldı, o kadar kaçınılmazdı ki birbirlerine olan aşkları, fazla konuşmalarına gerek yoktu. Seçtiği basit cümlelerle büyük bir anlam yaratıyor, karışık duyguları kısa cümlelerle aktarıyor. Aktarım gücü işte. Büyük edebiyatçıların olayı bu.

Ben de Sabahattin Ali’nin satırları arasından seçtiğim aşk tarifini ortalara döküyorum:

Ali’nin tüm eserlerinde fark ettiğim ortak nokta ne, biliyor musun Hakan? Ruh kelimesi… Bu kelimenin üstünden birçok duygu ve düşünceyi aktarıyor. Kürk Mantolu Madonna’da der ki, “Ruhlarımız için en lüzumlu, en kıymetli olan şeyleri birbirimizde bulduktan sonra, diğer teferruatı görmemezlikten gelmek, daha doğrusu büyük bir hakikat için küçük hakikatleri feda etmek, daha insanca ve daha insaflı olmaz mıydı?” Aynı zamanda bir felsefeci gibi sorularla insanı düşünmeye sevk ediyor.

Çayından bir yudum alan Hakan, bardağını bırakırken, “Bence, bir psikolog gibi” diyor.

Çünkü karakterlere ve meselelere yaklaşırken onların psikolojilerini de kurguluyor. İçinde bulundukları durum, sosyal statüleri, yaşam tarzlarından nasıl bir insan psikolojisi çıkaracağını belirliyor. O insanın yapabileceği en kötü şeyler nedir, en basit şeyler nedir, günlük yaşantısı nasıldır, bunları belirliyor. Örneğin Kuyucaklı Yusuf’ta anne ve babası gözlerinin önünde öldürülmüş bir çocuğun, yabancı bir ailede büyütülmesiyle nasıl bir karakter ortaya çıkacağını hesaplıyor. Yusuf, büyüdüğünde sevdiklerini kurtarmak için gözü kara davranan, zorlukları aşabilen, sabırlı biri oluyor.

sabahattin ali dilek atli egoistokur hakan demir 2

Ölümünden sonra kalanlar… Kitapları elbette; yazdıkları… Ve bu birkaç parça eşya.

“Kadına bakışı çok değerli”

Sabahattin Ali’nin dili, karakterleri ve eserlerinden sonra kadına bakışına geliyor sıra. Bizim de çaylarımız tazeleniyor. İstanbul’un bu mevsimde nadir rastlanan güneşli havaları bunlar. Bizimse keyfimiz yerinde. Devam ediyoruz. İlkin ben giriyorum konuya:

Sabahattin Ali, bir kadın nasıl sevilir, bunu bilebilen biri…

Hakan cevabı yapıştırıyor:

Sabahattin Ali’nin kadın karakterleri edilgendir.

Maria edilgen değildi.

İlk başlarda değildi ama hikayeye yön veren Raif Efendi’ydi. En azından romanlarında böyle. Ama kadına bakış açısını bence öykülerinden okuyabiliriz. Örneğin, Hanende Melek öyküsünde kadının gücünü ortaya koyar. Ali’nin yaşadığı dönemde kadınların güçlü olmaması, eserlerinde de genel olarak kadını o döneme göre kaleme almasına neden oluyor.

Markopaşa Dergisi yazıları ve özel mektuplarında kadını erkeklerle eşit görmek isteğini vurguluyor.

Konu, Ali’nin kadın erkek ayırt etmeksizin sevgiyi nasıl tanımladığına geliyor. Hakan, sözü alıyor:

Sabahattin Ali, kurgu ya da gerçek tüm yazılarında “Sevmek, kendinden daha fazla bir başka kişiyi mutlu etmektir” in altını çiziyor. Tam burada, hayata “sol”dan bakan insanların “Sevgi, emektir” anlayışına varıyoruz. Sevgiyi bir başkası üzerinde emek harcamak olarak ortaya koyuyor. Değirmen öyküsünde, “Fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım yalnız bu sevgidir” diye yazar. Senin dediğin gibi “ruh” kelimesinin altını çok çiziyor ama hep emeğe vurgu yapıyor. Diğer kitaplarında da emekle ilgili birçok satır var.

Tam bu noktada, Sabahattin Ali’nin karısı ve kızına gönderdiği mektuplarının bir araya getirildiği “Canım Aliyem, Ruhum Filiz” kitabına getiriyorum sözü:

Sabahattin Ali, hayatında o kadar yoksulluk ve zorluk çekmiş ki… Mahkemeler, davalar, mesafeler, hasretler… Karısı ve kızı Ankara’da, Ali ise İstanbul’da yaşıyor. Karısından beklediği güç, cesur duruş ve mücadelecilik.

Karısına olan mektuplarında kadına dair tahayyülünü çıkarabiliyoruz. Güçlü kadın, ayaklarının üzerinde duran kadın… Hayat arkadaşından anlıyorsun zaten bunu.

Mektuplarının birinde “Herkeslerden Sevgili Aliye, dünyada hayatın bir tek manası varsa o da sevmektir. Hatta mukabele edilmesini bile beklemeden sadece sevmektir. Başka bir insanı bahtiyar edebilmek, kendini bahtiyar edebilmekten daha güç, fakat daha insancadır (28 Şubat 1935)” diye yazıyor. Bir diğerindeyse,“Etrafın seni sıktığı zaman kitap oku. Ben şimdiye kadar her şeyden çok kitaplarımı severdim. Bundan sonra her şeyden çok seni seveceğim. Ve kitapları beraber seveceğiz” diyor.

“Toplumsalcı” Sabahattin Ali

Hakan, sözü Sabahattin Ali ve toplumsallığa getiriyor:

Sabahattin Ali’nin eserlerinin toplumsal önemi çok büyük bence. Kuyucaklı Yusuf’ta beni en çok çarpan bölüm, Muazzez’in evleneceği Ali’yi, Şakir’in öldürmesinden sonra tüm kasaba sakinlerinin Şakir’i korumasıydı. Çünkü Şakir, zengin ve güçlüdür. Güçlüye tapmak… Toplumsal açıdan önemli bir saptamayı gözler önüne seriyor Ali.

Ali, ayrıca dönemin sığ entelektüel çevresiyle de çekişme içersinde. 4 Aralık 1946’da Aliye’ye yazdığı bir mektubunda o dönem Cevdet Kudret’le birlikte yayımladıkları bir gazeteden söz ediyor ve “Biz yüksek entelektüeller için değil, halk için çıkarıyoruz bu gazeteyi” diyor.

Sabahattin Ali’nin yaşadığı dönemde güçlü bir idealizm var. Köylere gidelim, insanları eğitelim gibi… Bunun dışında, büyük bir halk vurgusu yapan Sovyetler Birliği var. Sosyalizmin gücü… Bunlardan etkileniyor ama bir taraftan da yüksek edebiyat denen ve halktan kopuk, imgelerle örülü eserler veren entelektüel bir çevreyle mücadele ediyor. Arada kalıyor. Bunun çatışmasını İçimizdeki Şeytan’da okuyabiliyoruz: “Zannediyorsunuz ki biz bir makineyiz. Evvelden kurduğumuz gibi işleriz. Bir yerde bir bozukluk oldu mu, derhal orayı söküp atmak lazım. En kuvvetli insanın bile bazen ne kadar zayıf anları istediğini, tam aksini yapmaya mecbur olduğu dakikaların bulunduğunu nasıl inkar edebiliriz?” Ali, kendi karmaşasını bir romana dönüştürüyor. Sırça Köşk öyküsünde de bu tür bir hesaplaşmanın izleri okunabilir.

Sabahattin Ali’den söz edilir de onun eşsiz şiirlerinden söz edilmez mi? Üstelik bu şiirlerden bazıları bestelenmişti de. Üslup arayışıyla genç yaşta yazmaya başladığı ilk şiirlerinden pek memnun olmasa da Ali, olgunlaşma çağıyla birlikte muazzam mısralar yaratıyor. Hakan, Ali’nin Değirmen’in ön sözünde “Şiir ve hikayelerim arasında yazmış olmaktan utanacağım kadar kötüleri olduğunu biliyorum”dediğini hatırlatıyor bana. Sonra da, “İyi ki şiir yazmış. ‘Aradığım yerlere benzeyiş buldum sende’ mısrası güçlü bir edebiyatın örneğidir. Basit ve uyaklı yazar Ali. Dağlar şiiri mesela ne güzeldir” diyor.

Sezen Aksu, Ahmet Kaya, Edip Akbayram, Nükhet Duru ve Zülfü Livaneli’nin sesinden duyduğumuz, bu şarkılarından söz ederken Hakan’la birlikte bir şiir ve bir şarkı seçiyoruz, sohbetimize ortak olmak isteyenler için…

Ben Gene Sana Vurgunum, Nükhet Duru

Sabahattin Ali’den son söz

Hani her konuda konuşabileceğiniz insanlar vardır ya Hakan da onlardan biri işte. Biz, böyle Sabahattin Ali’nin dışında işten güçten, gündemden, diğer kitaplardan ve kedilerimizden söz ediyoruz. Ama lafı getirmek için sabırsızlandığım bir konu var. Sabahattin Ali’nin 17 Ekim 1932’de Konya Halkevi’nde kadınlar üzerine düzenlenen bir konferansta yaptığı konuşması… Kahvelerimizi söylüyoruz.

Genç kızları, hayata dair bir şeyler okumaktansa yüzeysel aşk romanları okuyarak vakitlerini geçirdikleri için eleştiriyor Ali. Yüksek eğitimlerini bile sadece daha iyi ve zengin koca bulmak için yaptıkları konusu üzerinde epey duruyor. Akıllara hemen 82 yıl sonrası bugün de aynı durumun geçerliliğini koruduğu gelmiyor değil. Ailelere de eleştiri getiriyor. “Genç kızlarda, okumaktan korkma hastalığı var” diyor. “En fenası da aileleri tarafından ev kızı olarak yetiştirilen ya da özgür iradeleriyle böyle olmayı tercih eden kızlardır” diye vurguluyor. “Büyürler, ihtiyar olurlar, dünyaya niçin geldiklerini ve dünyanın ne demek olduğunu bilmeden ölürler” sözleri iç burkuyor. Konferans metninden parçaları okuyoruz birlikte. “82 yıldır hiç mi bir şey değişmez!” diyorum. Hakan, kendini tutamıyor daha fazla:

Burada Ali’nin eleştirdiği şey, genç kızların duyarsızlığı aslında. Okumaktan korkma hastalığı değil bence, okumayı tercih etmemek! Ağır geliyor okumak. Alışkanlık meselesi bu. Sabahattin Ali’nin kitapta bahsettiği genç kadınlar, bugün “AVM kızları” denilen türden genç kadınlar. Onlar da kişisel gelişim kitapları okuyorlar zaten. Sabahattin Ali okuyorlar mı?

Bilmiyorum Hakan! Ama, biz seninle iyi ki okumuşuz. Bak, bir araya gelip ne güzel sohbet ettik. İsterim ki, gerçek edebiyatın hayata dair bağışıklık kazanmak, insanları anlayabilmek ve onları sevmek, kendini sevmek, ülkeni sevmek, yaralarını sarmak konusundaki en etkili kimyasal olduğunu anlatabilelim. İsterim ki edebiyatla içimizdeki şeytanı susturabilelim. İsterim ki, Kuyucak’ta ya da dünyanın herhangi bir yeryüzü parçasında birileri gerçekten sevebilmeyi başarabilsin. Kürk bir mantoya ihtiyaç duymadan tüm kadınlar, çıplak varlıklarıyla özgür ve eşit bir dünyada yaşayabilsin. Ve isterim ki, Sabahattin Ali’nin öykülerinde, şiirlerinde ve mektuplarında olduğu gibi bir ruhla yaşamayı becerebilelim.

Hakan, ben ve Sabahattin Ali, masadan kalkıyoruz. Tatlı sohbetin tadı damağımızda, içimizdeyse huzurlu bir ferahlık var. Geldiği gibi sessiz ayrılıyor Sabahattin Ali yanımızdan. İlişmiyoruz ona. Hakan’la ben, Gezi Parkı’nın az ilerisinde son bulan yürüyüşümüzden sonra vedalaşıp evlere dağılıyoruz. Yol boyunca gülümseyerek yürüyorum. İyi ki diyorum, edebiyat var. Yoksa ne yapardık? Sonra bir ses duyuyorum. Onun sesi, Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna’sının şu satırlarıyla fısıldıyor kulağıma:

“Benim beklediğim aşk başka! O, bütün mantıkların dışında, tarifi imkansız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. Sevmek ve hoşlanmak başka, istemek bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemek başka… Aşk bence bu istemektir. Mukavemet edilemez bir istemek!”

Dilek Atlı

Çocuklar Gibi, Sezen Aksu

Geçmiyor Günler, Ahmet Kaya

Leylim Ley, Zülfü Livaneli

(Sabahattin Ali’nin Ses öyküsünde yer alan şiirden)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
2 Responses to “Bir SABAHATTİN ALİ buluşması…”
  1. Zeytin says:

    Sabahattin Ali adını ne zaman görsem aklıma hem sıcaklık (kış gününün güneşinin yüze değmesi) hem de büyük bir burukluk geliyor. Benim yüzüme taşla vurulmuş gibi sızlatıcı hem. Kızının da çok güçlü olduğunu düşünmüşümdür, babasının ölümünün çok sonrasında bile ne kalleşliklerle uğraşmış durmuş.

    Kızlar konusunda söylediklerinize katılamayacağım. Kadınlar kitaplara ellerini sürmeseydi yazarların hali ne olurdu kimbilir? Erkeklerin okuma tarzını biraz M.Bardakçı tarzına benzetiyorum. Etrafa küfredebilmek için okumuş ise ne yarar? Okula kitapçı gelir bazen (çocuklar için değil, büyükler için) köy yerinde o kitapçının gelmesi tüm kadın öğretmenlerin gözlerini yuvarından fırlatır. (Gerçi artık daha kolay, int.alışverişi ile) Masanın üzerine dizilen kitaplara pazar alışverişinde olduğu gibi el atılır hemen. 20 yıla yakın öğretmenliğimde daha bir kez olsun bir erkek arkadaşın para verip de kitap aldığına şahit olmadım. (Ellerini sürmeye bile korktular bu cuma, sadece kadınlar aldı :))

    Kadınlar aşk romanları okuyor diye eleştirilirken erkekler de Kurtlar Vadisi türü kitaplar okuyor denilmiyor, niye? Kitabın dışı pembe diye okuyamamışlardı, onlar için siyah basılmıştı pehh, sesli güldüm. Yahu şu erkekler ne şanslı. Öyle değilken böyle çokkkk âlâ görünmeyi biliyorlar:)

    Her seferinde böyle garip bir dille yazdığımın ben de farkındayım ama ödev hazırlığının ardından nefes alma için baktığımdan, aklıma ne gelirse yazıyorum. Umarım nezaketsiz gelmiyordur. Yorgunluktan.

    • “Kızlar konusunda söylediklerinize katılamayacağım. Kadınlar kitaplara ellerini sürmeseydi yazarların hali ne olurdu kimbilir? Erkeklerin okuma tarzını biraz M.Bardakçı tarzına benzetiyorum. Etrafa küfredebilmek için okumuş ise ne yarar?”

      Tamamen aynı düşünüyorum. Yani kızlar konusunda söylediklerine ben de katılmıyorum. Bu kısa yorumda fikirlerimi söyleyemem sanırım ama kızların ne okuyacağına da erkekler, erkek yazarlar karar vermesin diye düşünüyorum ben de.

      “Kadınlar kitaplara ellerini sürmeseydi yazarların hali ne olurdu kimbilir?” diye yazmışsınız. O kadar güzel bir şey demişsiniz ki. Alsınlar, assınlar karşılarında bir yere erkek yazarlar, yayıncılar, eleştirmenler, unutmamak için…

      Sevgiler

Leave A Comment