Egoist okur

Seray Şahiner: “Biz gizliden prenses olmaya hazırlanırken…”

“Seni üzmek istemiyorum, diyen erkekler uğraştırır insanı en çok. Mutlaka üzüyor onlar çünkü. Akıllı davranıp riski önceden söylüyorlar. Kırkıncı odanın kapısını açmak istemeyecek kadın var mı? Neticede, sen bile bile lades dediğinle kalıyorsun. Tersine bir Pamuk Prenses hikayesi gibi. Pamuk Prenses daha en başta aşık olur Avcı’ya. Avcı ise ‘Seni üzmek istemiyorum’  imasıyla bir ceylan kalbi aramaya gider. Prenses de peşine tabii… ‘Kalbimi niye almadın, ben onu sana vermeyi istiyordum zaten” diyerek…”

Gazeteci Yunus Nadi’nin anısına 1946’dan itibaren her yıl verilen kültür-sanat ödüllerini öykü dalında bu yıl Hanımların Dikkatine adlı kitabıyla Seray Şahiner aldı. Ben kazansam ancak bu kadar sevinirdim! O yüzden sizi Seray’la yaptığım Gelin Başı röportajıyla başbaşa bırakıyorum. Hanımların Dikkatine çıktığında yaptığımız röportajın linki de burada

Gülenay Börekçi

seray sahiner gulenay borekci egoistokur roportaj

Seray Şahiner adını ilk duyduğum günü hatırlıyorum. O zamanlar Can Yayınları’nda çalışan Esen Tezel aramıştı. Esen eski arkadaşımdır. Birlikte yaptığımız Picus dergisinden ve güzel çevirilerinden bilirsiniz. “Çok genç bir yazarın kitabı çıkıyor” dedi. Sonra anlattı… 22 yaşındaymış, nefis öyküler yazıyormuş, hayat hikayesi de pek ilginçmiş. Garsonluk, konfeksiyon işçiliği, overlokçuluk yapmış, mizah dergilerinde çalışmış… “Ama seni arama sebebim başka” dedi Esen. “Kitabının gönderileceği gazetecilerin arasında senin adımı görünce Seray çok heyecanlandı. Sen onun çocukluk kahramanlarından biriymişsin. Yazılarını ilk kez 12 yaşındayken okumaya başlamış. Hem de ta Biba dergisi zamanlarında…”

Biba; bugün internette bile adı geçmeyen sevgili dergimiz… Bunun üzerine Seray’ın kitabı Gelin Başı’nı elbette bir solukta bitirdim. Başka türlü olsa okumaz mıydım, okurdum elbet Fakat bu kadar acele eder, “iki elim kanda olsa” havasına girer miydim, bilmem. Bu ülkede çıkmış en nevi şahsına münhasır kadın dergisi olan Biba beni en mutlu eden işlerimdendi çünkü. Başına buyruk, kural tanımayan, neşeli, kışkırtıcı, kimi zaman melankolik ama asla kasvetli olmayan acayip güzel bir dergiydi. Yayın yönetmeni Simten Danışman’la benden, bir de şimdi neredeyse sadece facebook’ta filan görüştüğümüz ekibimizden başka kimse de hatırlamıyor gibiydi. Meğer öyle değilmiş. Seray hatırlıyordu mesela. İlk buluşmamızda Biba’dan çok söz etti. “Bugün öyküler, oyunlar yazıyorsam eğer, bunun müsebbibi biraz da Simten’le sensin, sizin güzel yazılarınız, hayata bakışınız, duruşunuz”  dedi, elinde kalan Biba sayılarına gözü gibi baktığını anlattı. Saçlarımın o zamanlar kızıl olduğunu bile biliyordu. Dinlerken gözlerim doldu. Hayatta hiçbir şeyin boşuna yaşanmadığını, iyi işlerin asla unutulmadığını, görmesi gerekenler tarafından muhakkak görüldüğünü bir kez daha fark ettim. Bugün öykülerini hayranlıkla okuduğum, romanını sabırsızlıkla beklediğim Seray Şahiner’le işte böyle arkadaş olduk.

Aşağıda onunla geçen yıl Habertürk için yaptığımız ve ve hayatı, aşkı, yazıyı ve kalplerini avcılarına vermek isteyip reddedilince yıkılan Pamuk Prenses’leri konuştuğumuz söyleşiyi okuyacaksınız…

Başa dönersek, sizi yazmaya ne sevk etti?

Ne yapmak istediğimi daha sekiz yaşındayken biliyordum. Bilmediğim bunu neden istediğimdi. Tahayyül etme, tanık olduklarını anlatma ve yeni tasvir yöntemleri arama isteği herhalde…

Nasıl yazıyorsunuz?

Yazarken hayata çiçek dürbününden bakmıyorum. Yazmak dünyanın en huzurlu işi değil ama heyecan verici. Ben ne yazacağımı bilerek oturuyorum masa başına, ama içimde olduğunu bilmediğim şeylerle karşılaşıyorum yazarken.

Garsonluk, konfeksiyonda el işçiliği, makinecilik yapmış, fanzinler, dergiler çıkartmış, hatta TV dizileri için senaryo yazmışsınız…

‘Beynelmilel’ filminin yönetmeni Sırrı Süreyya Önder, ‘ Bir şarkının neden söylendiğini bilmiyorsanız, nasıl söyleneceğini de bilemezsiniz’ der ya… Ben de dünyanın farklı yönlerini tanımayı önemsiyorum. Sadece yazmak değil, layığınca yaşamak, anlamak, yorumlamak ve mizahını yapabilmek adına da… Henüz çocukken hayatını yazarak sürdürmeye karar vermiş biri olarak tüm bu dünyaları görmeyip kendimi masa başında eğitmeye kalksam, yazdıklarım eksik kalırdı. Sonuçta yaptığım işlerin hepsi farklı çalışma ve yaşama disiplinleri gerektiriyor. Tecrübe de insana iyi hikaye anlattırıyor, türlü çeşit jargondan konuşmayı öğretiyor. Yaşlıların o kadar iyi anlatıcı olmasının sebebi budur belki de. Anneanem kadar iyi hikaye anlatsam, daha ne isterim!

Yazar olarak şekillenmenizde de etkisi olmuştur bunun…

Akvaryum balığı değilim. O korunaklı camın dışına çıktığında, lağım sularının denize karıştığı yeri de, mercan kayalıklarını da nefesin yettiğince gidip görüyorsun. İncelemek değil sadece, orada yaşamayı öğreniyorsun. Sıradan şeylerin çok enteresan olduğunu, figüran sandıklarımızın aslında başrolü hakettiğini… Sırf bu terbiyeyle yazıya oturmak için bile o kadar farklı işi yapmaya değerdi.

Gitar çalıp resim yapmak, dağcılık gibi maceralı işlerle uğraşmak da bunun bir parçası mı?

Gitar çalmak ve resim yapmak, röntgenci yönümü perçinledi benim. Dikkatle dinleyen, bakan biriydim zaten ama gitar çalarken daha iyi dinlemeyi öğrendim, resim yaparken de hareketsiz bir cisme saatlerce sıkılmadan bakabilmeyi… Yazarken bunlar çok işe yarıyor. Bir de şu var, daha 25 yaşındayım, ‘anlatsam roman olur’ diyebileceğim kadar çok şey yaşamadım. Dolayısıyla hayat beni içine karıştıkça besliyor.

Hayat mı daha maceralı, edebiyat mı?

Hayat. Ama hayatın ne kadar heyecan verici olduğunu edebiyat sayesinde öğrendim.

Kadınlar erkekleri yazmayı sever denir. Siz neden kadınları anlatıyorsunuz?

Çok kadınlı bir ailede büyüdüm, dillerini ve iç dünyalarını iyi biliyorum. Ve tuhaf bir biçimde onları daha çok merak ediyorum.

Farkımız ne bizim erkeklerden?

Kendimizi ne kadar açarsak açalım, sırlıyız. Kadın kuaförlerinin camekanları jaluziyle örtülüdür mesela, erkek kuaförlerinin camındaysa tül bile yoktur. Biz gizliden prenses olmaya hazırlanırken, erkekler seyirlik şekilde tıraş olup kulak kıllarını aldırabilir. Kadınlarınsa bir yanları hep gölgeli… Ben onların ışıkta bıraktıkları yanları yerine üzerini örttükleri hislerini, sahneye hazırlıklı çıktıkları anları değil, kamera arkası görüntülerini yakalamayı istiyorum.

Öykülerinizdeki kadınların temel meselesi aşk ve erkekler. Kendimizle uğraşmayı göze alamadığımız için mi erkeklerle uğraşmayı seçiyoruz sizce?

Bizi şahane eş olmak, temiz sevgiyi bulmak gibi idealler mahvediyor. Aşka düştüğümüzde o duyguyla ilgileneceğimize, kalıplarla ilgileniyoruz. Acaba şöyle mi deseydim, hakkımda şunu mu düşünmüştür, ay beni hafif kadın sanmasın… Adamların hakkımızda ne düşündüğüne kafa yorduğumuz kadar kendimizle ve hayatla ilgilensek dünya başka türlü bir yer olurdu.

Peki yanlış tercihler ille yanlış olmak zorunda mı? İnsanın hayatını sürprizli hale getiren, kendiyle ya da hayatla ilgili yeni şeyler keşfetmesini sağlayan biraz da bu ‘yanlış’ tercihler değil mi?

Doğruyu, yanlışı sözlük anlamlarına göre yaşasaydık, doğar doğmaz hayattan emekli olmamız gerekirdi. Annelerimizin doğrularının dışına çıkmak öğretiyor biraz bize yaşamayı. Umarım yıllar geçip hayatımız film şeridi gibi gözümüzün önünden akarken “bunca badireyi ‘annem haklıymış’ demek için mi atlattım?” demeyiz.

Türkan Şoray olmayı dilerken kendini Müjde Ar olarak bulan bir kadını anlattığınız bir öykünüz var. Türk kadınlarının temel meselesi midir bu ikilem, yani cinselliği bastırarak bir erdem ve ağırbaşlılık abidesi olarak erkeklerin karşısına çıkmak ya da düşüşü göze almak?

80 sonrası kuşağın kendilerine kurdukları en büyük tuzak, filmlerden rol seçmekti. Karşımızda birbirini tutmayan iki model var: Türkan Şoray ve Müjde Ar. Türkan Şoray, gurur, Müjde Ar tutkudur benim için. Aşka takılınca ayağa kalkabilmek için iki seçenek… Tercih yapmak zorunda kalmayan şanslı bir kadın var mı, bilemiyorum. Hakkımda ne düşünürler kaygısıyla gurur ya da tutkudan birini seçmeye kalkınca ikisinin arasında arafta kalıyor zaten insan.

Sizin hayatınızda aşk hangi yeri işgal ediyor?

Söylediklerimden azade mi yaşıyorum aşkı, bilmiyorum. Farkında olmak çözmeye yetmiyor. Matematiğe vurmamaya çalışıyorum.

İnsanı en uğraştıran erkek cinsi hangisi?

‘Seni üzmek istemiyorum’ diyen erkek. Mutlaka üzüyor onlar çünkü. Akıllı davranıp riski önceden söylüyorlar. Kırkıncı odanın kapısını açmak istemeyecek kadın var mı? Neticede, bile bile lades demiş olmakla kalıyorsun. Tersine bir Pamuk Prenses hikayesi gibi… Pamuk Prenses daha en başta Avcı’ya aşık oluyor. ‘Seni üzmek istemiyorum’ imasıyla Avcı, Pamuk Prenses’i bırakıp bir ceylan kalbi aramak üzere yola çıkıyor. Prenses de onun peşine düşüyor, ‘Kalbimi niye almadın, ben onu sana vermek istiyordum zaten’ diyerek… Bunun üzerine bir tiyatro oyunu yazıyorum şimdi. ‘Seni üzmek istemiyorum’ diyen erkekler karşısında, ‘Erkekler karakterli kadın sevmiyor şekerim’ diye üzülen kadınların hikayesi.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
5 Responses to “Seray Şahiner: “Biz gizliden prenses olmaya hazırlanırken…””
  1. Seray Şahiner’i 4 veya 5 yıl önce Çanakkale Üniversitesi’nde düzenlenen Öykü Günleri’nde tanımıştım. Kitabından okuma yapmıştı. Şimdi yeniden burada görmek çok hoş oldu. Çok genç yaşta olmasına rağmen, yaşanmışlıklar üzerine bu kadar gözlemci olmasına şaşırmıştım. Ondan çok iyi bir fotoğrafçı olur diye düşünmüştüm. Ama öykü ve fotoğraf birbirine çok benzeyen dallar değil mi zaten :) Çocukluğu hep kadınlar arasında geçtiğinden bu kadar bilgili olduğundan falan bahsetmişti. Röportajda en çok “Annelerimizin doğrularının dışına çıkmak öğretiyor biraz bize yaşamayı” demesi ilginç geldi :)

    Yine güzel bir röportaj sundunuz bize Gülenay hanım. Teşekkürler:)

  2. şükriye says:

    “Seni üzmek istemiyorum, diyen erkekler uğraştırır insanı en çok. Mutlaka üzüyor onlar çünkü. Akıllı davranıp riski önceden söylüyorlar.” evet bu söze sonuna kadar katılmamak mümkün değil. içten yazın için ve yeni yazarımızı bize tanıttığın için sonsuz teşekkürler…

    • gulenay says:

      şükran’cım çok güzel yorumlar yapmışsın. sadece burada değil, genel olarak bu kadar zamandır bana bilerek veya bana farkında olmadan o kadar cesaret verdin ki, sana ne kadar teşekkür etsem azdır. belki bir gün kahve ısmarlarım, konuşuruz :) sevgiler…

  3. burcu yıldızer says:

    Hayat ne kadar ilginç bir koridor öyle değil mi? Girmeden, inmeden yapamıyorsun onun en derinlerine kadar… Bazen karanlıkları fark etmek, ilerlerken başımıza gelecekleri kestirmek yeterli olmuyor. Çünkü yeterli olan ancak ve ancak onu yaşayıp tecrübe ettikten sonra kesinlik kazanıyor. Hem de sadece o olay için değil. Bu bir anlamda varış yerine doğru giderken bir sonraki olası yolun, yolların da varlığını gösteriyor. Duraklar hep var. Ama durağa gelen otobüse bindiğimizde bir önceki durakta inme ihtimali de hep var. ““Seni üzmek istemiyorum, diyen erkekler uğraştırır insanı en çok. Mutlaka üzüyor onlar çünkü.” demiş ya, benim de bu cümleye katılmamam elbette söz konusu değil. Bu sözün anlamının farkında olmak çok az kadının hayatını kolaylaştırmıştır diye düşünüyorum. Çünkü tuhaf bir şekilde bağlayıcı etkisi var. İnsan beyninin ne kadar güçlü de olsa zayıflığa, acıma sözlerine, güçsüzlüğe bir zaafı var. Bu kırılgan yapılı cümle sanki eninde sonunda onarılmaya ihtiyaç duyacak kişi biz değilmişiz gibi atağa geçiriyor bizi. Sonlar çok farklı olmuyor. Olanları varsa da nihayetinde bu ciddi anlamda karşı tarafın hisleriyle anlam kazanıyor.

    Bir tuhaf muamma ama bizim için bu muammadan kaçış yolu var mı? Varsa bile içimizdeki bu gönüllü yangın varken pek de mümkün görünmüyor.:)

Leave A Comment