Egoist okur

Defterin ortasındaki boşluk…

Pazar günü seni düşündüm. Uzun uzun. Öyle şiddetli baş ağrılarım da yoktu. Her şey olağan bir düzende, bildiğin şekildeydi. Ya da az da olsa iyi hissettiğimi bilmenin seni rahatlatacağını düşündüğüm için böyle yazmak daha iyi olacaktı. Sanki hiç gitmemişsin gibi karşımda oturmuş son konuşmanı yapıyordun. Artık görüşemeyecek olsak bile hep yanımda olacağını söylediğin zırvalıkları tekrar tekrar dinledim. Keşke o an gerçekten yanımda olsaydın da bana hediye ettiğin o kırmızı vazoyu senin suratında kırsaydım. Görsen nasıl paramparçaydı. İkimizi yan yana koysalar, ne kadar benzediğimizi herkes fark ederdi. Sen ise yalnızca bakardın. Anlamazdın bile. Zaten anlamadın da…

Burcu Yıldızer

burcu yildizer egoistokur defter bosluk

Pazar günü seni düşündüm. Uzun uzun. Öyle şiddetli baş ağrılarım da yoktu. Her şey olağan bir düzende, bildiğin şekildeydi. Ya da az da olsa iyi hissettiğimi bilmenin seni rahatlatacağını düşündüğüm için böyle yazmak daha iyi olacaktı. Sanki hiç gitmemişsin gibi karşımda oturmuş son konuşmanı yapıyordun. Artık görüşemeyecek olsak bile hep yanımda olacağını söylediğin zırvalıkları tekrar tekrar dinledim. Keşke o an gerçekten yanımda olsaydın da bana hediye ettiğin o kırmızı vazoyu senin suratında kırsaydım. Görsen nasıl paramparçaydı. İkimizi yan yana koysalar, ne kadar benzediğimizi herkes fark ederdi. Sen ise yalnızca bakardın. Anlamazdın bile. Zaten anlamadın da…

Kimse için ‘önemli’ olmak istemiyorum. İki lokma bir şeyler yeme hevesim vardı, o da sayende boğazımda kaldı.

Üç gündür hastanedeyim. Beni tanıyan kimsenin bu durumdan haberi yok. Sadece iş arkadaşlarım aşırı derecede yorulduğum için izin aldığımı sanıyorlar. Onlara göre ben evdeyim ve dinleniyorum. Yalan söyledim. Her gün birkaç tane mesaj geliyor telefonuma. Bir an önce iyileşmeliymişim. Kendime dikkat etmeliymişim. Falan filan. Hastayım ve biliyorum, bu acılar beni öldürecek. Her şey yolundaymış gibi davranmayı sen öğrettin ne de olsa bana. Şimdi öğrendiklerimi tekrar etme zamanı.

İkili koltuğu attım. Hastaneye yatmadan hemen önceydi. Zaten sevişmek için oldukça küçüktü. Sen severdin. Zaten hiçbir zaman o daracık koltuğa sıkışıp giderayak yaptığımız sevişmelerimize bir anlam veremedim. Aslında bilmeliydim –hani o kapıdan bir sabah çıkarken bana söylediklerinin tam karşılığını bir gün senin bana yapmak için kullanacağını.

Yazmak ağır iş. Olmayanı var etmek mi yoksa olanı dökmek mi daha kolay kelimelere, kestiremiyorum. Sen bilirsin, ne de olsa benden daha tecrübelisin. Şimdi bu renksiz, duvarları neredeyse bir ölüyü andıran hastanede kendi tecrübelerimi yazıyorum. Hemşireye söyledim, zamanı geldiğinde hepsini sana verecek. Gitmek daha kolaymış.

Hani o malum konu var ya cevabını vermekte zorlandığımız, düşündüm de neyse yaşanan öyle kalması daha iyi. Kimsenin kimseye alacak verecek hesabı yok. Aynı yanılgılar, aynı umutsuzluk, aynı adamlar. Hiç birinin senden bir farkı yok! Asıl bunu itiraf etmesi zormuş meğer insanın kendisine. Seni diğerlerinden ayırt eden bir tarafının olduğuna kendimi inandırmaya çalışmanın yüküymüş bunca zamandır beni kahreden. Bunca hazımsız duyguyla, şiddetli mide ağrılarına neden olan buymuş. Susmanın zamanı gelmiş.

Yağmur da bitti artık. Oluklarımdan, içimdeki mazgallardan seni bana taşıyabilecek hiçbir şey kalmadı. Hayat, senin yokluğunda kelimelerimin etrafında dolaşan en büyük tıkaçmış. Sen gittin. Ben gittim. Gidecek kimse ve gidilecek bir yer kalmadığına göre huzurla ölebilirim.

Hemşire karşımdaki yatağın hemen yanı başında durmuş hastanın evraklarını inceliyor. İnce ve kırılgan ayak bilekleri var. Benimkilere ne de çok benziyor diye geçiriyorum içimden. Sen seversin. Sana bir sır vereyim mi? Herkes çok sevdi.

Uzanıp defteri almak istiyorum, serumların uyuşturduğu kolum izin vermiyor. Morluklar bütün vücuduma yayıldı. Çürüyorum. Üç günde nasıl bir şeye benzediğimi görsen bir daha yüzüme bakmazdın. Hoş, sen benim yüzüme hiç bakmadın ki gerçekten.

Hemşire fark ediyor. Gülümseyerek yanıma gelip kibarlıkla defteri bana veriyor. Karalamalarımla dolu, bir yığın birbirinden bağımsız sesler duyuyorum her sayfanın başında. Defterin ortasında kocaman bir boşluk var. Sanki bilincimin içinde olup bitene tanık olan yabancı biri tarafından bilerek işgâl edilmiş gibi öylece duruyor. Olası bir uyku düzeni bozukluğunda hayatım boyunca hiç kullanmadığım silgilerden birini elime alıp, o koca boşlukta yaratmış olabileceğim kendi çaresizliğime bakıyorum. Hayır, insan bir defa uzaklaştı mı yeniden bir yakınlık kurması öyle kolay olmuyor. İstemiyor. Kafasının içinde bir şeyler durmadan onu dürtüyor. İçindeki seslere başkaldıramaz, katlanamaz oluyor. Aradaki mesafe açıldıkça sayfaların arasındaki boşluk da büyüyor.

Biraz önce hemşire bir kez daha uyuşturmak ve acılarımdan bağımsız huzurlu bir uyku uyuyabilmem için günün son iğnesini yaptı ve gitti. Herkes gidiyor. Her sabah uyandığımda bir önceki günün vardiyası yok oluyor. Üç gündür öyle çok doktor ve hemşire tanıdım ki insan bazen ölümü için bu denli canla başla çalışan insanların olduğunu görmekten sıkılıyor. Bırakın beni diye bağırıyorum. Bari bu defa kendi başıma bir iş yapabileyim. Elimden, kolumdan kimse tutmasın. Gözlerimin içine kimse bakmasın. Bana kaybedilmiş sıcaklıkları hatırlatacak hiçbir şey enjekte edilmesin. Olmuyor. Biri gidiyor diğeri geliyor ve aynı işkence üç gündür devam ediyor.

Bugün perşembe. Duvarlar boş boş bana bakıyor. Sesini duymak istemediğim herkes beni arıyor. Açmıyorum. Kendimi iyiden iyiye bu sessiz ölüme alıştırdım. Oysa daha birkaç gün önce sokaklarda gülücükler dağıtarak anlatıyordum başına gelenleri. Sana söylemeyi çok istedim. Bir kez daha buraya geleceğimi anladığımda açıp telefonu, aynı soruyu sormayı bile düşündüm. Tanıdık ve ezberletilmiş bir cevaptan çok, daha fazlasına ihtiyacım vardı. Arasaydım… Arasaydım ne söyleyeceğini iyi bildiğimden vazgeçtim.

Gözlerim gittikçe kapanıyor. Sanırım iğne etkisini göstermeye başladı. Pazar günü seni düşünmüştüm. Sırf sen de erken kalkıyorsun diye sabahın köründe yatmış olmama rağmen kalkıp kahvaltı hazırlamıştım. Belki yanımda değildin ama o saatlerde seninle aynı şeyi yapıyor olmak düşüncesi bile beni mutlu etmişti.

Karar verdim artık daha fazla yazmayacağım. Kâğıdı, kalemi şuraya koyuyorum. Hastane masalarının rengi solmuş. Benim gibi… Koridorlardan gelen ayak seslerini duyuyorum. Yemek dağıtıyorlar. Karşı odadaki kız acılarına daha fazla dayanamıyor. Çığlık çığlığa ortalığı birbirine katıyor. Nedense bir türlü sakinleşmiyor. Ağzımı açıp ona bir şeyler söylemek istesem de yapamıyorum. Dudaklarım uyuşmuş. Kaslarımı oynatamıyorum.

Bir iğne, ufak bir doz beni yatağımdan alıp karanlık bir defter sayfasının içindeki boşluğa almaya yetiyor.

Orada ne var bilmiyorum.

Burcu Yıldızer

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment