Egoist okur

Jeffrey Eugenides: “Middlesex’i yaralarımızı iyileştirsin diye yazdım”

Jeffrey Eugenides’in ünlü romanı “Middlesex”ten daha önce birkaç kez bahsetmiştim. Domingo Yayınları’ndan Solmaz Kamuran çevirisiyle çıkan romanın, Bursa’da başlayıp İzmir’de devam eden, oradan Amerika’ya hatta Berlin’e uzanan bir hikâyesi var.

Hikayenin bizi ilgilendiren kısmıysa, Türkiye ile Yunanistan arasındaki mübadelenin öncesini ve sonrasını anlatması… Kendi ailesinin geçmişte yaşadıklarından yola çıkarak yazdığı bu roman için Eugenides uzun uzun tarih, coğrafya, mitoloji, sosyoloji, biyoloji, ekonomi çalışmış ve tam 9 yılını verdiği bu romanla daha sonra bir de Pulitzer Ödülü kazanmış.

Aşağıda yazarla röportajımızı okuyacaksınız. Romanı da mutlaka okuyun.

Gülenay Börekçi

middlesex jeffrey eugenides interview egoistokur domingo

Jeffrey Eugenides’le Bursa’nın Demirtaş köyünden ABD’ye uzun bir yolculuk

“Middlesex”in büyük bir roman olacağını hissetmiş miydiniz?

Başlangıçta, hayır. Çiftcinsiyetli bir bireyi odak alan uzunca bir öykü yazacaktım. Ama yazarken çiftcinsiyetliliğin bazı izole azınlık topluluklarında ortaya çıkabildiğini keşfettim. Yabancıların, ailelerine girmesini istemedikleri için korunmak amacıyla çocuklarını kendi içlerinden insanlarla evlendiriyorlardı, bu da genetik sorunlara yol açabiliyordu. Ben tabii en iyi bildiğim azınlık topluluğunu anlatmaya, yani hikayemi babaannemle dedemin doğup büyüdüğü yerde; Bursa’nın hemen dışındaki o küçük köyde başlatmaya karar verdim. Anlayacağınız, bir ailenin üyeleri tarafından kuşaktan kuşağa aktarılan mutasyon geçirmiş bir genin peşine düşmüştüm. Sorunuza dönersem; başlangıçta değil ama bu noktadan itibaren artık büyük bir şey yazdığımın farkındaydım.

Kahramanınız Cal’in ailesi de tıpkı sizin ailenizin bir zamanlar yaptığı gibi Bursa’da ipekböceği üretiyor. Zamanla güzel bir kelebeğe dönüşen ipekböceği yeniden doğuşu çağrıştırmıyor mu? Cal de bir sürü badire atlatarak gerçek kimliğine kavuşuyor…

O da düşünülebilir ama ben ipeği, daha doğrusu dokumacılığı hikâye anlatıcılığının simgesi sayıyorum daha çok. Sabırla uzun uzun dokunan kumaşlar da sabırla uzun uzun yazılan romanlara benziyor…

Bursa’dan İzmir’e oradan da çok zor koşullarla Amerika’ya göç eden bir ailenin üyesisiniz. Bunun çok acı olduğunu anlayabiliyorum, çünkü ben de aynı şekilde Rodos’tan Selanik’e oradan da İzmir’e gelen bir ailenin çocuğuyum ve o kuşağın acısının, özleminin bize de yansıdığını düşünüyorum…

Sizin aileniz felaketin öteki yüzünü yaşamış… Evet, bizimkiler Türkiye’nin bir köyünde yaşarken Amerika’ya göç etmek zorunda kalmışlardı. Büyükannem hayatı boyunca o toprakları, evini özledi, kalbindeki özlem onu hasta etti. Kötü olaylar yaşanmıştı ve hepsi de çok uzun yıllar öncesinde kalmıştı ama işte unutulmamıştı. Ben çocukken bizim eve hep Anadolulu Rumların geldiğini hatırlıyorum. Teyzelerimden birini yenilerde kaybettik, 100 yaşındaydı ama büyükannemle dedem öldüğünde çok küçüktüm, bu konuları uzun uzun konuşacak fırsatı bulamadık. Zaten doğru dürüst İngilizce konuşamıyorlardı. Açıkçası “Middlesex”i yazarak, kalanların yaralarını elimden geldiğince iyileştirmek, olanları hiç değilse bir romanın sınırları içinde tamir etmek istedim. Sürekli ailemin Anadolu’da nasıl bir hayat sürmüş olabileceğini hayal etmeye çalışıyordum.

Ailenizin Anadolu’dayken yaşadığı yeri biliyor musunuz, gelip gördünüz mü?

Türkiye’ye üç kez geldim. Son seyahatimi “Middlesex”in yayınlanmasından yıllar sonra yaptım ve şans eseri büyükannemle büyükbabamın köyünü bulmayı başardım. Yeni adı, Demirtaş Köyü’ymüş ve Bursa’nın hemen dışındaymış. Kaldığımız otele taksiyle gidebileceğimiz kadar yakındı. Fakat Rumların oradaki varlığına tek bir iz bile kalmamıştı. Karşılaştığım insanlara ailemin buralı olduğunu, sonradan Amerika’ya göç ettiğini söylediğimde, şaşkınlıkla “Türk müsünüz?” diye sordular. “Hayır, Rum’um” diye cevap verdim. Şaşkınlıkları daha da arttı: “Ama burada Rumlar hiç yaşamadı ki”

Başa dönelim; niçin çiftcinsiyetli bir karakteri anlatmayı seçtiniz?

Beni bu hikâyede ilgilendiren, başkalarından farklı doğmuş bir insanın kimseninkine benzemeyen bir hayat sürmesiydi. Kahramanım hem kadın hem erkek özellikleri taşıyor ve hangisinin hangisine ağır bastığını okur bir türlü kestiremiyor çünkü oranlar akış içinde değişebiliyor. İlham kaynağım Ovidius’un “Dönüşümler”de anlattığı Tiresias karakteriydi; evren ve hayat bilgisinin derinliği, enginliğiyle beni büyülemişti. Neticede hem bir kadının hem de bir erkeğin hayatını yaşıyordu ve bu bir roman kahramanına çok uygun olabilirdi. Öte yandan üslup konusunda zorlandığımı itiraf etmeliyim, anlatı ne fazla maskülen ne fazla feminen olmalıydı ama açıkçası, maskülen ya da feminen olmayan bir sesin neye benzeyeceğini kestiremiyordum. O noktada imdadıma biyoloji yetişti, Cal’in kromozomlarının onun bedenini, sesini, beyin kimyasını, hafızasının işleyişini nasıl etkilediğini araştırdım, onunla tıpkı bir hekimin hastasıyla uğraştığı gibi uğraştım.

Bir keresinde Shakespeare ve Tolstoy gibi büyük yazarların zihinsel olarak çiftcinsiyetli olduğunu söylemiştiniz. Sadece erkek değil kadın karakterlerin iç dünyalarına girebildikleri için…

Evet, bir romancı kesinlikle her iki cinsiyetin iç dünyasını da aynı ustalıkla anlatabilmeli. Cal bu bir yazar için ideal kahraman, ama zorlayıcı da. Tabii ben ona salt kadın ya da salt erkek diye bakmadım, o tamamen kendine has biri olmalı, kendi olarak yazmalı, konuşmalıydı. Dolayısıyla her cümleyi inceden inceye düşünecek kadar da kendi üslubumun polisi olmadım. Ama tabii hikayenin küçük ayrıntılarını oluştururken şahsi deneyimlerimden yararlandım. Kahramanım çiftcinsiyetliydi ve ben hiç bilmediğim, şahit olmadığım bir deneyimi anlatıyordum, hikayeye bir sahicilik duygusu kazandırabilmek için de mümkün olduğunca otobiyografik ögelere yer verdim. Cal ile benim doğum tarihimiz aynı, 1960. Ve ikimiz de aynı şehirde, Detroit’te dünyaya geldik.

Cal’in “Gizli Çekicilik” adını taktığı ilk aşkı ve onu ameliyat olmaya ikna etmek isteyen Dr. Luce karakterleri adlarını nereden alıyorlar. İlki Buñuel’i çağrıştırıyor, ikincisiyse Lucifer’ı…

Hayır, hayır, Lucifer’la alakası yok. Karakterlerime isim verirken bu tarz bir sembolizme gerek duymam. Ama “The Obscure Object”in adının Buñuel’in “Arzunun O Belirsiz Nesnesi” filminden geldiği doğrudur.

Kuşaklar boyu süren olayları anlatan bu romana nasıl hazırlandınız?

Tarih ve genetik üzerine okumalar yaptım. Dinler tarihine, göçmenlerin hayatlarına, kahramanlarımın ait oldukları ve yaşadıkları toplumların geleneklerine baktım. O kadar çok araştırma yaptım ki neredeyse yıllarca kütüphaneden çıkmadım. Bu araştırmalar belirli konularda bilgi edinmemi sağladı elbette, ama daha önemlisi anlatacağım öyküyü geliştirdi, zenginleştirdi. Okudukça aklıma yeni yeni fikirler geliyordu. Mesela bir ara tesadüfen Amerika’daki İslam Milleti hareketinin kurucusu Fard Muhammad’in tıpkı benim kahramanlarım gibi 1930’larda Detroit’te yaşadığını öğrendim. Böylece kaçınılmaz bir biçimde o da romanımda yer aldı. Bunun gibi birçok örnek var. Özetle hikayeme çoğu zaman gerçekler ilham verdi.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment