Egoist okur

Sibel Hürtaş: “Canına tak eden o kadınları yazmak beni özgürleştirdi”

Dr. Invention lakaplı Jesús Sotes son zamanlarda karşıma çıkan en yetenekli çizerlerlerden. Hele “Relatos Salvajes” (Vahşi Masallar) filminden yola çıkarak yaptığı afişe âşık oldum. Canına tak ettiği için kurt postu giymiş bir kırmızı başlıklı kız var afişte. Yeni yazarımız Semih Büyü’nün “Canına Tak Eden Kadınlar”ın yazarı Sibel Hürtaş‘la yaptığı röportaja görsel malzeme ararken ilk aklıma gelen de bu oldu. 

Semih Büyü “Hamile kadınların sokağa çıkmasından, kürtajdan, doğum yönteminden tutun da kadın öğrencilerin kimlerle hangi evlerde yaşayacağına kadar; erkeklerin yemeyip içmeyip kadınların hayatı ve bedeni üzerinde ahkâm kestiği, eline fırsat geçtiğinde de acımadan katlettiği bir ülkede yaşamaktan öyle yılmıştım ki Sibel Hürtaş’ın eşlerini, sevgililerini öldüren kadınların öykülerini anlattığı “Canına Tak Eden Kadınlar” kitabını hiç yadırgamadığım bir mutlulukla okudum” diyor. Ona katılıyorum.

Sibel Hürtaş da şöyle diyor İletişim Yayınları’ndan çıkan kitabını anlatırken: “Benim öykülerimde kadınlar, cinayet işlerken bir isyan yaşıyorlardı. Cinayet anında bıçağı, balyozu, piknik tüpünü kocalarına vurdukları yerde aynı anda babalarını, annelerini, kaynanalarını, kardeşlerini, patronlarını, sevgililerini yani onların ellerini uzatıp da tutmayan herkesi görüyorlardı. Cinayet eylemi bir kişiyi öldürmekten çıkıyor ve hayata karşı bir isyana dönüşüyordu. Cinayetlere sevinemiyorum tabi ama isyanlarını anlayabiliyorum.”

İşte, kitabın şahane adının çağrıştırdığı gibi “canına tak eden” kadınların hikayeleri…

Gülenay Börekçi

canina tak eden kadinlar egoistokur iletisim yayinlari 1

İllüstrasyon Jesús Sotes’in harikulâde illüstrasyonlarının yer aldığı sitesi burada. 

Semih Büyü, Sibel Hürtaş’la konuştu

“Yaşadıkları karşısında cinayet bir ayrıntıydı”

Hamile kadınların sokağa çıkmasından, kürtajdan, doğum yönteminden tutun da kadın öğrencilerin kimlerle hangi evlerde yaşayacağına kadar; erkeklerin yemeyip içmeyip kadınların hayatı ve bedeni üzerinde ahkâm kestiği, eline fırsat geçtiğinde de acımadan katlettiği bir ülkede yaşamaktan öyle yılmıştım ki, Sibel Hürtaş’ın eşlerini, sevgililerini öldüren kadınların öykülerini anlattığı “Canına Tak Eden Kadınlar” kitabını hiç yadırgamadığım bir mutlulukla okudum.

Çünkü o kadınların yetiştikleri ortamı, egemen kültürün onlara bakışını, dinsel ve toplumsal normlarla itilip kakılmalarını o kadar iyi anlıyorum ki, işledikleri cinayetleri kaçınılmaz bir son olarak görüyorum. Boşanmak isteyen eşini 43 yerinden tornavidayla yaralayan bir adamın gündüz kuşağı programlarında cirit atabildiği ve ürkütücü bir soğukkanlılıkla dinlendiği şu günlerde; dövülen, tecavüz edilen, satılan, kürtaja zorlanan, çocuklarına şiddet uygulanan kadınların eşlerini, sevgililerini nasıl öldürdüklerini de aynı soğukkanlılıkla okuyabilirsiniz sanırım…

Erkeklerin kadınlar tarafından öldürüldüğü hikâyelerden oluşan bir kitabın çıkacağını ilk duyduğumda içimden tuhaf bir sevinç dalgası geçti. Böyle bir sevinci, yazar olarak okurdan bekliyor muydunuz?

Kesinlikle beklemiyordum. Açıkçası ben daha karamsardım, daha tedirgin. Yine de bu duygularımı yazdıklarıma yansıtmak istemiyordum. Ama kitap çıktıktan sonra aldığım tepkiler bu tedirginliği giderdi. Çok farklı tepkiler aldım. Kitabı gereken yere ulaşması için metroda bıraktığını söyleyenler, üçüncü sayfa haberlerini artık farklı okumaya karar verenler, onlara katil demeyeceğim diyenler, cezaevlerine kocalarını öldüren kadınlara kart göndererek dayanışanlar… Benim cezaevlerinde görüştüğüm kadınların hepsi aynı şeyleri yaşamışlardı. Ekonomik, psikolojik, fiziksel ve en onur kırıcı olan cinsel şiddeti. Hemen hepsi bu şiddetten kaçmak için aynı yerlere sığınmış –anne, baba, kardeş, polis, mahkeme- ancak hiçbiri yanıt alamamıştı. Bu haliyle aslında kocalarını öldüren kadınlar ile kocaları tarafından öldürülen kadınlar arasında bir fark yoktu. Bunu görüştüğüm kadınlar da “Ya o beni öldürecekti ya ben onu” ya da “Birimiz hayatta kalacaktık” gibi cümlelerle anlatmıştı. Bu şiddet çemberinden belli ki bir ölüm eylemi çıkacak ve ikiliden birini vuracaktı. Herhalde “Canına Tak Eden Kadınlar”, bu kez öldürülmediği için sevindik. Bu olumlu tepkiler herhalde “Bu kez kadınlar hayatta kalabilmiş” tepkisiydi sadece. Tabi şu anki durumlarına da hayat denilebilirse…

Yazarken buna benzer bir sevinç duydunuz mu? “Canına Tak Eden Kadınlar” böyle bir sevinci, anlamayı, hak vermeyi, olumlamayı içinde barındırıyor mu?

Bu kadınların evli oldukları dönemde içinde bulundukları durum bana Gayya Kuyusu’nu işaret ediyordu. Gayya Kuyusu; yani çıkışı olmayan, karanlık, belalı bir yol. Kadınları dinlerken de yazarken de kendimi o kuyunun içinde hissetmiştim. Bir kadın karşımda ağlayarak kocasının kendisini nasıl sattığını anlatıyordu. Evinde bebeğini bırakıp, soğukta üzerinde sadece pardösü ile parka götürülüp 15-20 liraya nasıl satıldığını, kucağına aldığı bebelerinin babasının kim olduğunu bile bilmediğini, sığındığı ana babası, kardeşi komşusunun el uzatmadığını… Sinirleniyordum tabii ben de. Yaşadıkları karşısında öldürme bir ayrıntı olarak kalıyor, kadının ne denli sabırlı olduğu ön plana çıkıyordu. Benim öykülerimde kadınlar, cinayet işlerken bir isyan yaşıyorlardı dolayısıyla. Cinayet anında bıçağı, balyozu, piknik tüpünü kocalarına vurdukları yerde aynı anda babalarını, annelerini, kaynanalarını, kardeşlerini, patronlarını, sevgililerini yani onların ellerini uzatıp da tutmayan herkesi görüyorlardı. Cinayet eylemi bir kişiyi öldürmekten çıkıyor ve hayata karşı bir isyana dönüşüyordu. Cinayetlere sevinemiyorum tabi ama isyanlarını anlayabiliyorum. “Canına Tak Eden Kadınlar”, bu anlama sürecini kapsıyor. O yüzden kadınlara gazetelerde, mahallelerde, mahkemelerde olduğu gibi kanlı katil, kanlı kontes, cadı demiyor. Hatta denmesin diye uğraşıyor. Bir de bahsettiğim şiddet sarmalının içindeyken daha elini uzatmak istediği sürece elinden tutabilirsek ne kadınlar öldürülür ne de öldürür, diyor.

Bu kitapta her gün yaşadığımız ve olağanlaştırdığımız “kadın cinayetleri”, yani öldürülen kadınlar anlatılıyor olsaydı muhtemelen ilgimi çekmeyecekti; bu da başta şiddet olmak üzere bütün köklü meselelere tek taraflı bakışımızı, toplumsal kodlanışımızı yansıtmıyor mu?

Evet. Kadın cinayetlerini görünür yapalım derken olağan yaptık. Farkındalık kazandıralım derken ilgisiz kıldık. Diğer tarafta ise, örneğin ben gazetecilik yaptığım dönemde bürokratlar tarafından kadın cinayetlerini sık sık yazarak bu cinayetlerin artmasına neden olarak gösterilmiş bir gazeteciyim. Yani kadınların gündeme getirdiği bu konunun içi medya, bürokrasi ve diğer birleşenler tarafından boşaltıldı. Bu toplumsal kodlamaya boyun eğmemek, bu iç boşaltma mesaisine karşı durmak önemli ve bu bizim elimizde olan bir şey.

Öykülerde kürtaja zorlama, dağ başında tecavüz, çocuğa şiddet, başkalarıyla cinsel ilişkiye mecbur bırakma, şantaj, para sızdırma vb şiddet biçimleri cinayetlerle sonuçlanıyor. Bütün bunlarla beraber, kadınları cinayete iten asıl şeyin ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Görüşmeleri beraber yaptığımız arkadaşlarımdan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Dç. Dr. Özlem Albayrak’ın bir tespiti vardı. Albayrak’ın dikkatini, kadınların hayatlarını anlatırken hep edilgen cümleler kurmaları çekmişti. “Dedem okuldan aldırdı”, “Babam bununla evlenmemi uygun gördü”, “Kocam çalışmamı istemedi” gibi. Yani hayatlarına hep başkaları yön vermişti. Ta ki cinayet anına kadar. Kadınların kendi hayatlarına yön vermek adına verdikleri tek karar cinayet kararıydı. Biraz önce de söylediğim gibi benim öykülerimde kadınlar cinayeti işlerken bir isyan yaşıyorlardı. Cinayet anında bıçağı, silahı vurdukları yerde aynı anda babalarını, annelerini, sevgililerini yani ellerini uzatıp da yanıt alamadıkları yakınlarını görüyorlardı. Cinayet eylemi bir kişiyi öldürmekten çıkıyor ve hayata karşı bir isyana dönüşüyordu. Hayatlarındaki edilgenliğe son veren bir isyan çığlığı aslında onları cinayete iten. Çoğu da bunun olumlu sonuçlarını almış anlattıklarına bakılırsa. Mesela kocasından dışkı yedirme gibi bir cinsel şiddete maruz kalan kadın, yaşadığı şiddet yılları boyunca –ki burada 38 yıldan bahsediyoruz- kendi ailesine yaptığı tüm boşanma talepleri geri çevrilmiş. Kadın şiddet gördüğünü söylemiş ama cinsel şiddeti söylemeye utanmış ve ailesini boşanmaya ikna edememiş. Kendisi cinayeti işledikten sonra sülalesinde ilk kez amca kızlarına boşanma izni verildiğini övünerek söylemişti. Kısacası hem kendilerinin hem başkalarının edilgenliklerine böylece son vermişlerdi.

Bir önceki kitabınızda katledilen Hristiyanları ele alıyorsunuz; şimdi de öldüren kadınları… Ölümle, öldürmekle, öldürülmekle nasıl bir derdiniz var?

Hiç bu açıdan bakmamıştım açıkçası. Ölümle değil ama Hristiyanlarla ve kadınlarla bir derdim var benim. Hatta şöyle söyleyim: Bu topraklarda Türk, Müslüman, erkek ve akıllı olmayan herkesin derdini dert edinmeye sözüm var.

Kitaplar, okuyanı değiştirdiği kadar yazanı da değiştirir. “Canına Tak Eden Kadınlar” sizi nasıl değiştirdi?

Uzun yıllar adliye-yargı muhabirliği yaptım. Bir sürü hayat gördüm. Haber değeri olsun olmasın hepsini anlamaya çalıştım. Bebeğini öldürmüş kadınlarla konuştum, tecavüz mağduru kızlarla, kocasını öldürmüş kadınlarla, cinnet getirmiş erkeklerle, hırsızlık yapmış çocuklarla… Bir çoğu alelade insanlardı, alelade hayatları vardı. Hepimizin mahallesindeki hepimiz gibiydiler. Ama işte bir yerde kadın olmanın, erkek olmanın, yoksul olmanın, bu toplumda olmanın, bu devlette bu öngörülerle, bu yasalarla ya da bu geleneklerle yaşamanın bedelini ödüyorlardı. Onların yaşadıkları bana kimsenin katil ya da mağdur doğmadığını öğretti. “Canına Tak Eden Kadınlar” bana bunu kendi dillerinden anlattı, o koridorlardan zihnime zıplayıp sıkışmış çığlıkları özgürleştirdi, bunları söylememi sağlayıp beni özgürleştirdi. Rahatlattı!

Semih Büyü

 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
One Response to “Sibel Hürtaş: “Canına tak eden o kadınları yazmak beni özgürleştirdi””
  1. merve says:

    hanımefendiciğim,
    o bir kurt değil; yaban domuzu.
    kurt postu değil; yaban domuzu kafası.

Leave A Comment