Egoist okur

Çiçeklerin Lisanı

Ahmet Rasim, son yazılarından sayılabilecek ve Latin harflerine daha önce hiç aktarılmamış “Çiçeklerin Lisanı” adlı yazısında, sadece çiçeklerin halk arasındaki anlamlarını vermekle kalmıyor, kendisine has Türkçesi ve şen şakrak anlatımıyla kur yapmanın inceliklerini, çiçeği koklamanın adabını -raconunu da denebilir- gösteriyor.

Bu yazıya Jaguar Kitap’ın muhteş blogunda rasladım ve aldım. Okuyun ama sonrasında blogu incelemeyi de unutmayın.

Gülenay Börekçi

Çiçeklerin Lisanı

Evlerin pencerelerindeki kafeslerinde, cihannümalarında, haremlerde göğsün başlar üzerinde, ellerde, hediye demetler hâlinde delalet ettikleri manalara, “piyasa”larda kupa arabaların karşılarında tek, çift, tutam, buket halinde de bulununca –anlayış ve anlayıştaki muvaffakiyete göre– yine o manaya delalet eder. Zampara burunlarının nazarları takiben bu çiçeklere doğru uzanışı, koklayışı, koku alır almaz, “Vay burnum!” veya “Koklayanın burnu düşer!” der gibi çekilen, güya kokusundan baygınlık geçiriyormuş gibi süzülüş, “Oh! İçim açıldı!” manasına münşerihâne duruş, kaşlar, gözler, “Bir tanecik olsun ver!” deyiş etvâr-ı taklîdiyesi, araba sürtünüp geçer gibi yaklaştıkça, “İkisi de çiçek!” gibi sözlerle harf atış ve misali maskaralıkları arada sırada bu panoramaya mudhik manzaralar verirdi.

İlkbahara müsadif ramazanlarda arabalar içinde lale, sümbül, fulya, zerrin, menekşe, gül demetleri bulundurmak âdet hükmünde idi. Ben arabanın basamağına atlayarak bu çiçeklerden kapıp kaçanları ve bu hali piyasacılığın en şâyân-ı iftihâr bir şiarı addedenleri bilirim. O zamanın polisi böyle bir teşebbüsü âdeta büyük bir tecavüz olmak üzere telakki eder, takib ve tevkif ederdi.

Bu yolda büyümüş, yürümüş, güngörmüş, safalar sürmüş, türlü türlü vakıalara, arbedelere şâhid olmuş, şimdi bir köşeye çekilip her şeyden elini çekmiş ise de yine, “İhtiyar olsam da gönlüm tazedir,” mazmununu unutmamış birisi, bana vaktiyle yazdırıp saklamış olduğu üç listeyi “Yaz yine iade et,” şartıyla tevdi etmiş idi. Notlarımın içinde bulunan bu üç listenin birincisi şöyledir:

Katmerli gül: Seninle böyle sarmaş dolaş olmak nasip olmayacak mı?
Kırmızı karanfil: Derdinden kan kusuyorum, merhamet et.
Şebboy: Ne kadar hainmişsin.
Menekşe: Hercailik ediyorsun, yazık şânına!
Sarı gül: Hayatımdan hiç ümidim kalmadı.
Lale: Sensiz yaşayamayacağım. Beni terk etme.
Zambak: Bu gece rüyamda seni gördüm!
Beyaz leylak: Hiçbir mani kalmadı, benim olacaksın!
Beyaz yasemin: Bana fotoğrafını gönder, bari onunla yatayım.
Leylak: Dün nereye gittin? Hakkında bir şey işittim.
Sarmaşık yaprağı: Sana bunun gibi sarılmak isterim.
Kuru yaprak: Kuruttun beni!
Kara diken: Bu muazzeb de nereden çıktı?
Zerrin, beyaz fulya: Amasya’nın bardağı, biri olmazsa biri dahi.
Nergis: Niçin mektup yollamıyorsun? Bu akşam mutlaka beklerim.
Süpürge çöpü: Bunca zaman yolunda saçımı süpürge ettim, yaranamadım. Bundan sonra mı yaranacağım?
Şakayık: Pek açık saçık geziyorsun.
Gonca nergis: Gözlerim sende!
Sümbül: Ah! O senin kokusuna can dayanmayan perçemin!
Fûl: Niye koklanır koklanmaz kaçıyorsun?
Erguvan: Pek yükseklere açılma!
Itır: Gel de seni koynumda koklayayım.
Lale: Bir kadehimi olsun içmez misin?
Yer menekşesi: Hâk-i pây oldum, daha ne kadar yalvarayım?
Menekşe gülü: Ufacıksın tefeciksin ama ne çiçeksin.
Zakkum: Sensiz içkilerim zehr oluyor!
Her dem taze: Beni ihtiyâr ettin, sen böyle kaldın!
Gece sefa: Sensiz kalmadı!
Küpe çiçeği: Söylediklerin hâlâ kulağımda!
Şeftali çiçeği: Bir busene can vermek için müşteri oldum!
İnci çiçeği: Beni incitme, ah ederim!
Dalı dikenli bir gonca: Etrafındakileri beğenemiyorum.

“Ol goncanın etrâfını almış nice bin hâr”

Ahmet Rasim, Hâkimiyet-i Milliye, 16 Mart 1927.

Latin harflerine aktaranlar: Ferhat Özkan, Emir Hüseyin Yiğit

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment