Egoist okur

“Çizgi romanla roman arasında fark göremiyorum”

Artık bir gündüz kuşu haline gelmeye çalışsa da çizer, yazar ve yayıncı arkadaşım Kutlukhan Perker, bir zamanlar en koyusundan gerçek bir “uykusuz”du. Zaten yıllar önce tefrika ettiği ve daha sonra Amerika’da kitap olarak basılan “Insomnia Café”sinin ilham kaynağı da anladığım kadarıyla bizzat kendisi. Kitap nihayet Karakarga Yayınları etiketiyle Türkçe olarak da çıkınca Kutlukhan’ı aradım, kitabını, uykusuzluğunu ve hayallerini konuştuk…

Gülenay Börekçi

Kutlukhan Perker Yazılmamış Kitaplar Kütüphanesi’nde

Hayatı alacakaranlık kuşağı içinde geçen insanları severim, belki kendim de onlardan olduğum için. Eski kitap eksperi Peter Kolinsky’i de sevdim. Kendisi garip biri, epeyce prestijli bir müzayede evinde antika kitap alıp satarken istemeden mafyaya bulaşıp suçun kıyısından dönmüş. Şimdiyse gündüzleri nefret ettiği bir işte çalışıyor, geceleriyse uykusuzluğunu katlanılır hale getirmenin yolunu arıyor. Derken bir gün kendi gibiler için açılmış Insomnia Café’de Angela’yla tanışıyor. Angela ona çılgın ve güzel bir kütüphanenin, Yazılmamış Kitaplar Kütüphanesi’nin kapılarını açıyor.

Çizgi üstadı, yazar ve yayıncı Kutlukhan Perker’in yıllar öncesinden gelen “Insomnia Café”sini okurken, oturup ben de düşündüm… Acaba sevdiğim hangi yazarın henüz yazılmamış kitaplarını okumak isterdim… Hayattaki yazarları katmamaya karar verdim. Diğerlerinden açık ara öne çıkan birkaç isim oldu elbette. Andersen’in kayıp masallarını, Lewis Caroll ya da Dickens imzalı birkaç roman taslağını bulduğumu hayal ettim. Bronte’lere de hayır demezdim. “Peki bizden kim olabilir?” diye düşündüm sonra. Reşat Ekrem Koçu’nun yarım kalmış İstanbul Ansiklopedisi’nin G harfinden sonraki maddeleri de baktım Yazılmamış Kitaplar Kütüphanesi’nde beni bekliyor.

Eh, kimlerin henüz yazılmamış kitaplarını okumak isteyeceğini röportajımızda Kutlukhan’a da sordum haliyle. “Yazılmamış Kitaplar Kütüphanesi’nde bir sürü Asimov ve Stephen King hatta bir de Salinger var ama ben o kütüphaneye girsem, yeni bir Metin Kaçan romanı bulmayı isterdim” dedi.

Devamında konuştuklarımız aşağıda…

Hikâyelerin sana uykusuzluk anlarında, yani gece herkes dalıp gitmişken mi geliyor, yoksa gündelik hayatın içindeyken, ne bileyim otoyolda giderken, ailenle olduğun zamanlarda veya arkadaşlarla sohbet esnasında mı?

Sürekli aldığım notlar, kaydettiğim anekdotlar üzerine yaptığım mühendislikten geliyor. Metroda kulak misafiri olduğum bir diyalogdan tut televizyonda izlediğim bir reklamdaki detaya kadar birçok referans noktasının üzerine kuruyorum hikâyelerimi. Hatta bir ara bu notlar artık o kadar çoğaldı ki bazılarını bir hikâye kurgusunun içinde harmanlamak yerine, doğrudan aktardığım “Defterler” isimli bir çizgi seriye dönüştürdüm. Penguen ve Karakarga’nın ardından buna şimdi Ot Dergi’de devam ediyorum.

O halde ilham bekleyenlerden değilsin… Belki de sadece etrafına bakman ya da gözlerini kapatman yetiyor fikir bulmak için…

İlham bence beklediğinde değil, peşine düştüğünde gelen bir tür enerji. Eğer daimi bir kreatif motivasyona sahipseniz, kendisiyle daha sık karşı karşıya gelebilirsiniz. Dolayısıyla bu her an mümkün olabilir; etrafına baktığında da, gözlerini kapattığında da… Mesela bazı hikâyelerin fikirleri bana uzun yürüyüşler sırasında geliyor.

Bir gece kuşları vardır, bir de gündüz kuşları… Seninle uzun yıllar önceki ilk röportajımızda gerçek bir uykusuz olduğunu söylemiş ve “Amerikan rüyasını görmek istiyorsan, uyumayacaksın” demiştin. Şimdi durum nedir?

35 yaşıma kadar ben de bir gece kuşuydum, son 9 yıldır öyle değilim. Yine de hâlâ az uyurum. Neden, çünkü başarı için değil ama mutlu olmak için çok çalışmak, çok emek harcamak gerektiğine inanıyorum.

Ben hâlâ gece kuşuyum, o yüzden uykusuzlar için özel bir buluşma mekânı fikrine bayıldım; uykusuzluğu bir hayat biçimi haline getirmiş olanların gittiği bir mekan fikri bana çok güzel geldi. İlham kaynağın neydi?

Açıkçası ben de hikâyenin kahramanı Peter Kolinsky gibi uykusuzların gece yarısından sonra alkol tüketmeden, belki kitap okuyarak ya da kendileri gibi olanlarla satranç oynayarak sosyalleşebileceği bir mekan arayışı içindeydim. “Şöyle bir yer olsa” isteğiyle geldi bu fikir. Yani uykusuzluğu diğer uykusuzlarla sosyalleşerek yaşama isteğiyle…

Kahramanın Peter Kolinsky, bir antika kitap eksperi, dolayısıyla “para edecek kitabı” gözünden anlıyor. Senin kitaplarla ilişkin nasıl, yani çizgi olmayan kitaplarla? Neler okur, hangi yazarların peşine düşersin?

Kitaplarla ilişkim her zaman çok iyi oldu. Pulp romanlardan ansiklopedilere kadar her tür neşriyatı didiklemeye bayılırım. Eski kitapları karıştırmaksa, tüm modern zaman insanları gibi benim için de bir zihinsel aklanma seansı gibi… Şiir çok severim ayrıca, ezberimde de kalır. Bir de dergileri önemsiyorum. Herhangi bir erkek dergisinden sektör dergisine her tür periyodik yayını alır, beğendiğim sayfaları kesip saklarım. Norman Mailer, Elmore Leonard, Daniel Woodrell, Murat Menteş, Metin Kaçan, Tom Perrotta çok sevdiğim yazarlardan.

Geçen yıl uluslararası bir antika kitap sergisine gitmiş ve hep resimlerini gördüğüm bazı nadir kitapları görme hatta dokunma şansı bulmuştum. Yüzyıllar önce yaratılmış bu kitaplarda farklı bir güzellik vardı, çünkü hem illüstrasyonları olağanüstüydü hem de hepsinden sadece 1 tane üretilmişti. Sen ne düşünüyorsun; antika kitaplar ilgini çeker mi yoksa kitabının merkezinde onların olmasının başka bir amacı mı var?

Hayır, başka amacı yok. Ben de senin gibi hissediyorum nadir kitaplar karşısında; onlar sanki uzun yıllar hayatta kalabilmeyi başarmış nadir canlılarmış gibi geliyor bana. Elbette bir objeye de dönüşüyorlar zamanla. Hatta bilirsin, eski kitap görünümünde kutular vardır. İlk bakışta çok eski bir kitap zannedersin ama aslında içi boştur. Ben o kutuları bile alırım, çizim malzemelerimi saklamak için…

Peki bir çizgi romancı neden uykusuz kalır ve en büyük hayali nedir?

Umarım çok çalıştığı için uykusuz kalır, uzun zamandır üzerinde çalıştığı bir çizgi romanın son sayfasını çizdiği için uykusuz kalır, çok sevdiği bir arkadaşının doğum günü partisinde eğlendiği için uykusuz kalır ya da 3 aylık bebeği uyandığı için uykusuz kalır. Umarım böyle güzel şeyler için uykusuz kalır… Hayale gelince; ne hayal ediyorsa, umarım bu hayalde yalnız kalmaz.

“Roman ve çizgi roman ya da hikâye ve çizgi öykü arasında bence pek fark yok”

Gonçarov’un ünlü karakteri senin eserinde neden bir kötü adam adı oldu?

Oblomov’u söylüyorsun. O bir hommage… Hikâye yazarken ya da çizerken göndermeler yapmayı, sevdiğim eserlere ya da sanatçılara saygı duruşunda bulunmayı çok seviyorum. Bilgiçlik taslamak ya da gösteriş yapmak gibi durmadıkça da bu tür hommage’ların kıymetli olduğuna inanıyorum.

Müthiş bir çizersin ama aynı zamanda iyi bir kurgu yazarısın da. Sadece yazmayı, diyelim ki bir roman kaleme almayı hiç istedin mi?

Çok teşekkür ederim. Zaman zaman bunu soranlar oluyor hatta teşvik edenler de. Ama açıkçası ben sözünü ettiğin türler arasında fark göremiyorum, yani roman ve çizgi roman ya da hikâye ve çizgi öykü arasında bence pek fark yok. Öyle olunca da roman yazayım diye bir ihtiyaç duymuyorum. En azından bugüne kadar böyle oldu. Yıllar evvel Öküz dergisinde şiiri çizgiyle birleştirdiğim bir seriye başlamış ve onu daha sonra Türk Mucizesi’nde devam ettirmiştim. “Utangaç Balıklar İçin Buzlu Camdan Akvaryum”du adı.

Bir David Lynch filmi hayal ediyorum”

“Insomnia Café”ye dönersek; Diana Schutz’la çalışmak nasıldı? Sonuçta kendisi sinemanın da çok sevdiği editörlerden…

Evet, en bilinen işlerinden biri “Sin City” serisidir. Hâlâ “Küçük kardeşim” der bana. “Insomnia Café” hazır, bitmiş bir kitap olduğu için ciddi bir çalışma yapmadık aslında. Bir kafede ona hikâyeyi uzun uzun anlatmıştım, o da çok sevmiş, hemen basmak istediğini söylemişti. Ama birlikte mesai harcadığımız işler de yaptık. Örneğin suç hikâyeleri antolojisi “Noir”da ve Pulitzer ödüllü yazar Michael Chabon’ın romanı “Kavalier ve Clay”den uyarlanan “The Escapists” serisinde çalıştık. Bütün bu tecrübeler bana dev gibi adamların domine ettiği bir sektörde neden bu ufacık tefecik kadının sözünün geçtiğini ve bir çizgi roman festivali ya da fuarına girdiği zaman onu gören kalabalıkların neden Kızıldeniz gibi ikiye ayrıldığını gösterdi.

“Insomnia Café”nin sıkı bir hikâyesi var, bir film olabileceğini hissettim. Böyle olsaydı ne tarz bir yapım isterdin? Aksiyon mu, yoksa bir film noir mı? İdeal kadronda kimler olurdu?

Onu bir David Lynch filmi gibi hayal ediyorum.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment