Egoist okur

COLETTE: “Şu gülden başka hiçbir şey beni avutamaz!”

Jane Austen bir bahçesi olmadığı zamanlarda neden yazamaz hale gelmişti? Jean-Paul Sartre kendi halinde bir parktan neden ölesiye nefret ediyor, o parkın tetiklediği “bulantı” duygusuyla tüm yaşamı boyunca nasıl mücadele ediyordu? George Orwell‘ı en güç koşullarda toprağında delice çalışmaya iten neydi? Birkaç bodur, çirkin saksı çiçeği Marcel Proust‘a ne ifade ediyordu? Voltaire, “Bahçemizi ekip biçelim,” derken yalnızca felsefi bir alegori mi yapıyordu?

Avustralyalı Damon Young, Can Yayınları’ndan çıkan Bahçede Felsefe adlı kitabında, insan ve doğa ilişkisine değişik bir pencere açıyor, tartışmanın merkezine “bahçe” kavramını oturtarak bu ezelî ve ebedî ilişkinin dinamiklerini anlamaya çalışıyor. 
Felsefe ve edebiyata ilgi duyanlar kadar, dünyaya değişik açılardan bakmayı sevenler için de son derece çekici bir okuma ve bence tam bir yaz kitabı.

Aşağıda kitaptan Colette’le ilgili kısa bir bölümü okuyabilirsiniz.

Gülenay Börekçi

Ece Temelkuran ve Emily Dickinson’un gizli bahçeleri

colette bahce egoistokur can yayinlari

Colette ve bahçesi

Bahçe Colette‘in tüketici iştahına bir çare gibi görünmeyebilir. Sonuçta güller ve trüf mantarları da Fransız yazarları gibi açlık çeken yaratıklar. Besleniyor, ürüyor ve ölüyorlar. Colette arada sırada bunun farkına varıyor fakat bu uzun sürmüyordu; bitkiler ondan hep monopoli oyunundaki gibi “kodesten çık” kartını alıyordu. Prisons et Paradis (Zindanlar ve Cennet) adlı eserinde örneğin, modern bilim ile sinema teknolojisi ışığında çiçekleri değerlendirmişti. Araştırmacılar, bitkilerin sinir sistemleri olduğunu, dolayısıyla acı çektiklerini, belki de endişe ve kızgınlık hisleri yaşadıklarını ileri sürüyordu. “Peki öyleyse, çiçekler de zalim olabilir mi?” diye sormuştu. “Onlar da cinselliğin kölesi oluyor mu?” Sinema, zaman aralıklı fotoğraflama yöntemiyle çiçekleri çok büyük ölçekte gösterebilir. Öyle ki bezelye bitkisi bir piton gibi, zambak bir timsah gibi görünebilir. Bu imgeler Colette‘i rahatsız ediyordu fakat kapıldığı dehşeti iyimserlikle bastırıyordu. Fleurs et Fruits’de (Çiçekler ve Meyveler) sineklerin üşüştüğü çürüyen bir bitkiyle ilgili olarak, “Hiç bilmesem daha iyi” diye yazmıştı. “Bırakalım da o küçük kara sır, bitki cehenneminin derinliklerinde kalsın.” Colette‘in dünyasında çiçekler masumdu. Ona göre, çiçekler evrenin normal yasalarından farklı işleyen sihirli bir molaydı. Claudine a’l’ecole (Claudine Okulda) adlı eserinde, Claudine‘in yaşadığı kasabanın çiçekli bir kameriyeye dönüştüğü sahne, gençliğin bir tür fantezi diyarıydı.

(…)

Colette‘e göre çiçeklerde gizlilik, kapris ve döneklik yoktu. Çiçekler yalan söylemez, kandırmaz, aldatmazdı. Onlar neyse oydu. 1880’de nasılsalar 1932’de de öyleydiler; Paris’te de, Burgonya’da da aynıydılar. Kısacası, çiçekler dosdoğruydu: hep aynı kalan ve süregiden bir doğaları vardı. Bu yüzden Colette‘in onları baştan çıkarması ya da istediği kalıba sokması falan gerekmiyordu. (Şehirliler böyle şeyler yaptıklarında küplere biniyor, “Parisliler çiçeklerin tomurcuklarını buduyorlar” diye homurdanıyordu.) O, doğanın kendi işleyişini izlemekle yetiniyordu; ona göre bu, “mükemmellik arayışındaki bir işleyişti”. Çiçekleri avcı veya av olarak görmektense, onlar hakkında sakin düşüncelere dalıyordu. Prisons et Paradis‘de bu tavrını “ilgisizlik içeren bir bahçe tutkusu” olarak tanımlamıştı. Bu bakış açısına göre çiçeklere hesaplı veya manipülatif yaklaşmak gerekmiyordu. Her biri kendine özgü birer karakterdi. Prisons et Paradis‘den alınma şu paragrafa bakalım:

“Ey gül, bir açıyor bir kapanıyorsun, kaprisli insan ellerinde sapkın, maskeli ve uysal olsan da; aşkın çılgınlığından artakalanları bizden çekip alma, bizi huzura kavuşturma gücüne sahipsin.”

Colette‘in gülleri sadece dekoratif amaçlı değildi. Aynı zamanda gülün ayırt edici karakterini hayal etmeye bir davetti. Alman filozof Arthur Schopenhauer‘in “derin düşünce” dediği hali yaratmaya yardımcı oluyordu. Bu haldeyken derin düşünceye dalan bilinç, “şeylerin ne zaman, nerede, nasıl ve niye öyle olduğunu düşünmeyi bırakır, sadece ve sadece ne olduklarına bakar” diye yazar Schopenhauer. Colette için bu, hayal ederek yeniden kurgulama anlamına geliyordu ve bu, çiçeklerin hayvanlar gib ayırt edici özelliklere sahip bireyler olmadıklarını fark etmekle başlıyordu. Colette onların düzenli şekillerini, renklerini alıp evrensel kişiliklere dönüştürüyordu. Schopenhauer buna “tek ve değişmeyen bitki gerçekliği” der. Sözgelimi hercai menekşeler VIII. Henry gibiydi, “sıradan ama asil… kendinden memnun… çabuk bozulan…” Dağlalesi kararlıydı, belli bir zamanı geçirdikten sonra bir anda açılıveriyordu; rüzgara kapılmış bir paraşüt gibi. Güllerin hanedanları vardı, tek bir hanedana mensup kızkardeşler gibi yüzlerce çiçekten oluşuyorlardı. (“Çok da farklı değil, çok da aynı değil” diye yazmıştı.) Colette‘in Dişi Kedi adlı romanında Alain karakterinin, annesinin bahçesinde en sevdiği şey devamlılıktır; geçen onca yıla rağmen bahçenin hâlâ ayakta olmasıdır. Genç karısını annesinin bahçesi için terk eden Alain, “Oh, adaçayı hep aynı!” diye haykırır. Colette‘e göre bu bilimsel olmasa da bir tür edebi keşifti, sanatla dikkatli doğa gözlemini birleştiriyordu. Amaç, daha az hesapçı, daha cömert bir başka hayatın portresini sunmaktı.

(…)

Colette Schopenhauer‘in tavsiye ettiği o sıkıcı Budist inzivaya çekilmeyerek okurlarını memnun etmeye devam etti. Dünyevi zevklerden yoksun, sade ve izole bir yaşam sürdüremeyecek kadar hayat dolu ve gözü doymazdı. Onun için yazmak da tutkulu bir saplantıydı: roman karakterlerini doğru kelime, doğru ifade, doğru eğretilemelerle sabitliyordu; tıpkı yatak odasına iğnelediği kelebekler gibi. Roman taslakları daima üzeri çizilmiş kelimeler ve düzeltmelerle dolu olurdu. “İçimin derinliklerinde, daima daha iyi bir dünyayı hatta daha iyi sözcükleri arayıp duran yorgun bir ruh var” diye yazmıştı. En son ana kadar bu sürdü. Seksenine merdiven dayadığında, zihni arada bir bulanır, konuşması kesintiye uğrar haldeyken bile muktedir varlığıyla Cocteau‘yu etkilemişti. Cocteau onun için “Barmenin tekerlekli iskemlesini iterek getiririm onu” diye yazmıştı. “Güzel gözlerinin en iyi istiridyelerde gezindiğini, zeytin ağacı saçlarını ve bir ok yarası gibi duran ağzını görürüm.”

Colette‘in bu ateşli yapısına daima idealizmi, doğaya ve bitki örtüsüne duyduğu derin saygı eşlik ederdi. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonunda 70’li yaşlarındayken L’etoile Vespar’ı yayınladı. Dokunaklı paragraflardan birinde yazmayı hepten bıraktığını hayal ediyordu. Yazmayı hepten bırakırsa ona ne ya da kim eşlik edecekti? Ne kocası Maurice, ne yatak odasındaki kelebekler ne de kristal koleksiyonu avutabilirdi onu. Avuntuyu yalnızca çiçeklerde bulabilirdi. “Zihin doğru kelimeyi ararken çıkan sesin yerini sessizlik aldığında, şu dört köşeli unutmabeni çiçeği, dilek kuyusu şeklindeki şu gülden başka hiçbir şey beni avutamaz.”

Bahçede Felsefe adlı kitaptan, Can Yayınları

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment