Egoist okur

Defne Sandalcı: “Vücudumun geçtiği masallar”

Bazen rüyada olduğumuzu sanırız ama yaşananlar gerçektir. Bazen de gerçek olduğunu sandığımız şeyin aslında içinden geçtiğimiz bir rüya olduğunu anlarız. Bunları düşünürken, çoktan Galata sokaklarının birine sapmıştım bile. Yağmur kokusunun güzel ve yaşlı binaların duvarlarına vurduğu sokakta ilerleyip apartman kapısının önüne geldiğimde zile basmak için birkaç saniye bekledim. Biliyordum, az sonra bir kapı açılacak ve ben, girdiğim bu evden “eski ben” olarak ayrılamayacağım.

Çıkarken Defne, evinin ağır ve büyük kapısını açtığında aklımda tek bir soru vardı: “Yaşananlar rüya mıydı, yoksa gerçek mi?”

Kendini “anarşist” olarak tanımlayan Defne Sandalcı, popüler olma kaygısından uzak, kendi değerleriyle göğsünü gere gere yaşayan biri. Gazeteci, yazar, insan hakları aktivisti ve İHD’ın kurucusu Emil Galip Sandalcı’nın kızı. “Beyaz”, “Nisan”, “Feminist”, “Kara Mecmua” dergilerinde yazan Defne, 2013 yılında Metis Yayınları’ndan çıkan “Ah!” adlı kitabıyla aslında geç denebilecek bir adım attı.

Egoist Okur için bir araya geldiğimiz Defne Sandalcı’yla veganlığı, şiddeti, anarşizmi, devrimcilikle yüzleşmeyi, beden muammasını ve cinsiyetçi söylemi konuştuk.

 Dilek Atlı

defne sandalci egoistokur dilek atli 1

Vejetaryenlik ve veganlık: “Henüz didişip durduğum bir alan”

Defne’nin güzel evinin bir köşesinde kahvemi yudumlayıp kitaplığını kurcalarken peynir tabağı teklifine, “Kesinlikle evet” diyorum. Sohbetimiz böylece vejetaryenlik ve veganlık üzerinden başlıyor. Daha doğrusu ben soruyorum, o anlatmaya başlıyor: “Vejetaryenlik insan tekinin yeme alışkanlığını kendi sağlığı açısından düzenlemesi gibi tınlıyor bana, yani insanmerkezci durum devam. İnsanlığın hayvanlığı ve hayvandan elde edilen süt ve ürünlerini yemek haline getirişi ve hele günümüzde bunu hunhar bir sanayi üzerinden gerçekleştirmesinden hiç değilse elini ayağını çekmek noktasındayım ben şu anda, yıllarca hayvan yedikten sonra. İnsanmerkezciliğin eleştirisi ve gezegenin kurtuluşu kapsamında türcülüğü teşhir eden vegan tutumu çok daha manalı buluyorum. Çünkü aynı zamanda şu ara beni çok ilgilendiren çeşitli soru(n)lar ve tartışmalara açık bir zemin sunuyor. Mesela insanmerkezciliği eleştirirken, bir hayvan türü olan ama aynı zamanda hayvanlar aleminden belirgin bazı özellikleriyle ayrılan ‘insan’dan tümden bir yabancılaşmanın da bir simülasyona dönüşebileceğini; bir ekofaşizme uzanabileceğini düşünüyorum. İnsanmerkezciliği reddebilirim ve bunu hayatıma yayabilirim ama bütün bunları önce zihinsel düzeyde çözmesi gereken bir insan-özneyim aynı zamanda. Henüz didişip durduğum bir alan.”

“Toplandık ve sorduk: Bize ne oldu?”

Defne’nin stalinist bir sol örgütten geldiğini, 12 Eylül darbesinden sonra tutuklandığını bilen biri olarak, beyinlerin lağman edildiği 80’li yıllarda neler yaptığını merak ediyorum: “Ya sonra? Tüm heyecanlar, birden kanlı bir bıçakla kesilip her şey bir anda garip bir sessizliğe ve pusmuşluğa gömüldüğünde neler düşündün?”

“İçerden çıktıktan sonraki ilk işim içerde kalmış olan sevgilimle hapishanede evlenmek oldu. Sonra cezaevi ziyaretleri başladı. İki küsur yıl oradan alıp oraya koymakla, düşünmekle, ‘dışarıyla tanışmakla’ geçti. Dışarıyla derken sadece tutukevinden dışarı değil; örgütsel yaşamımın üstünden kaydırdığı, gizlilik gereği dışta bıraktığı bir akışla da demek istiyorum. Sonra örgüt yapısının dışına çıkmaya karar verdim. Bir zaman sonra benim evimde cezaevi ziyaretlerinden de tanıdığım çeşitli kadınların katıldığı toplantılar yapmaya başladık. Haftalar, aylar boyunca… Çeşitli örgütler içinde bulunmuş, darbe öncesi ortamda sokakta görse ilişkilenmeyecek kadınlar biraraya gelip, yiyip-içip konuşmaya başladık. Birkaç istisna dışında çoğumuz, bu ‘devrim’ sürecinde ve örgütlerde kadınlar olarak neydik, ne olduğumuzu sandık da ne olamadık gibi meseleler de dahil pek çok şey tartıştık. Toplantılar ‘dağılırken’ bizlerin de çeşitli feminist eğilimleri belirginleşmeye başlamıştı. Ben Feminist Dergisi’ne katıldım. Bu yeni feminist ortam, stalinist, hiyerarşik, totaliter sol siyaset dışında göz hizasında ilişkilenerek siyasileşilebilen bir ortam sunmuştu bana ve herhalde başka bir sürü kadına da. Bir zaman sonra “feminist değil özgürlükçü” olduğum için eleştirildim; bana göre de içinde bulunduğum ortam rutinleşmişti.”

defne sandalci egoistokur dilek atli 3

“Tersi düşündürülür ama anarşi değil, devrimcilik ‘illüzyonisttir’. Anarşi kişinin kendisi kadar sahici ve somuttur…”

Defne’nin bana hazırladığı zarif sofranın tadını çıkarırken, dikkat kesiliyorum, içimde bir sabırsızlıkla soruyorum: “Nedir anarşizm? Bir anarşist neleri içinde barındırır?”

Defne, elleriyle sardığı sigarasını çakmağıyla yakıyor: “Bildiğimiz tarz bir ideoloji olmaktan ziyade, anti otoriter, anti hiyerarşik temel bir kaygısı olan bir ‘metodolojidir’ bana göre,”

Derin bir hamleyle içine çektiği ilk nefesin dumanını boşluğa üflüyor ve devam ediyor: “Her durumda, kişinin kendi içinden başlayıp iki kişi arasında bile hemen tesis olabilen her tür otoriterliğe karşı bir farkındalıktır. Bana göre gerçek adaleti her an yeniden ve hemen kurabilen yol, yordamdır.

“Muhalif olmak mı yani?” diye atılıyorum.

Defne devam ediyor: “Muhalefet karşısında durduğu şeye hem arzuları hem de yöntemleri açısından kaçınılmaz olarak benzer. Bu devlet kötüdür devrim yapıp başka devlet, ‘daha iyi’, daha şu, daha bu bir devlet düzeni kurmak ister mesela. Anarşi ise bu oyunun tamamen dışındadır, bir alternatif sistem önermez. Başka, bambaşka bir şey önerir ki onu karşındaki otoriteye ve kurulu düzeneklerine ‘göre’ değil; onları tamamen dışlayarak ve hemen o anda kişinin içinden başlayarak kurabilirsin. Tersi düşündürülür ama anarşi değil, devrimcilik ‘illüzyonisttir’. Anarşi kişinin kendisi kadar sahici ve somuttur… Anarşizmi sol içinde addetmeyiz bu yüzden.”

“Beyaz, bir kült dergiydi”

Her ağzını açtığında farklı bir bakış açısı yumurtlayan ve dengemi altüst eden bu kadına sevgiyle gülümsüyorum. Defne’yi keşfetmeme neden olan edebiyat dergilerine sıra geliyor. Defne, “Beyaz” dergisinin 1980’den sonra edebiyat alanında içerik ve tavır olarak bir kült dergi olduğunu vurguluyor: “İlk metinlerimi yayınladığım yer, Beyaz’dır. Nisan ise Mehmet Güreli’nin Beyaz’dan ayrılıp çıkardığı bir kültür-edebiyat dergisiydi. Nisan’da da yazı ve çevirilerim çıktı. Mehmet’le Nisan’ın bir sayısını (Anti-okul Özel Sayı) birlikte çıkardık. Ben bünyesel olarak okul sıralarında oturmaktan hastalanan biri olarak okul karşıtı bir yazınla karşılaştığımda çok mutlu oldum. Bu sayının kapağını o sırada henüz 7 yaşında olan Ceren Oykut yapmıştır. Ben kitabım “Ah!” çıkana kadar bu dergiler dışındaki dergilere metinlerimi yollamadım. Ancak ‘birlikte yuvarlanılan’ bir ortamda yazmanın bir manası var benim için, resmine uygun paspartu yapmak gibi bir şey… Anarşist bir yayın olan ‘Kara Mecmua’da yazdım. Kitap çıktıktan sonra da sadece Anita Sezgener’in bir projesi olan ‘Cin Ayşe Fanzin’de yayınlıyorum yazılarımı.”

“Bu iç simyası kamaşmış küstah şey bendim”

Söz, Cin Ayşe’den antisemitizme, oradan da şiddete geliyor. “Ah!” kitabındaki ‘Vücudumun Geçtiği Masallar’ yazısını gösteriyor. “Beni en çok bu bölüm etkiledi” diyorum. Ve söyleşinin başından beri aklımda olan bir soruyu izin isteyerek soruyorum: “Tutuklandığında işkence gördün, değil mi?”

O an, karşımdaki kadının gücü, beni büyülüyor. Defne, sorumdan hiç rahatsız olmadan yanıtlıyor: “Gördüm. İki kere tutuklandım. 1980’de ve 81’de. Gayrettepe 1. Şube, işkence merkeziydi. Toplu dayak, elektrik, falaka. Kadınların çoğu çıplak soyulur, taciz edilir, meme başlarınıza, parmak uçlarınıza ya da cinsel organınıza elektrik verirler; gözleriniz bantla kapatılır.

Defne devam ederken artık yüzüm ne hale geldiyse, benim sormam gerekeni o bana soruyor: “Rahatsız oluyorsan anlatmayayım.”

“Nasıl dayandın?”

“Bu soru bence bütün o ‘12 Eylül edebiyatı’ ve işkence meselesi içinde konuşmaya en değer noktalardan birine değiniyor: İşkence bireye yönelik en aşağılık şiddet biçimlerinden biridir. Bu çok anormal bir şeydir ve bu koşullarda ‘direnme’nin mantıklı bir açıklaması olmadığı gibi, herkesin direnme yöntemleri ve/ya direnememe sebepleri farklı olabilir. ‘Ben direndim!’ demek bana hoş gelmiyor açıkçası. Evet, atfedilen ‘suç’ları kabul etmemek ve kimseyi ele vermemiş olmak insana tabii ki iyi geliyor ama meseleye biraz başka taraftan bakmak beni daha çok ilgilendiriyor bu konuda: Neden işkencede bile ele vermememiz gereken bilgilerle donanarak gizli bir örgütlenme içinde olunuyor? Neden ‘işkencede tavır’ konusunda eğitilmeyi gerektiren bir yapı içindeyiz? Demin muhalefet üzerine konuştuklarımıza bakarak bu ve benzeri soruları sorarsak, bu örgütlenmelerin içinde hiyerarşinin zorunlu olduğunu, ast-üst ilişkilerine dayalı bir yapı olduğunu, işkencedeki kişinin yapının bir vidası olduğunu (ve işkencenin de tornavida) sökülen vidanın da ‘çözülmüş’ ve aşağılanan bir insan olduğunu farkederiz. ‘Direnen’in ise bu kategorilerde ‘apoletlenecek’ kahramanlara yüceltildiğini…”

Defne’nin demek istediklerini bir de kitabından alıntıyla paylaşıyoruz aramızda:Bu iç simyası kamaşmış küstah şey bendim, küstahtı ve hâlâ: olanca çalı çırpısıyla dolanıyor krallar geçitinde, giremiyor çalımına umumi kahramanlığın, hem gidip ters çeviriyor yaralıları biraz hoyrat bir tavırla.”

“Beden arzunun içinden geçerek…”

Kadın cinselliği konusunda neler düşündüğünü ve açıkça konuşacağını bildiğim için Defne’yi sorularla gıdıklıyorum. Dökülmeye başlıyor: “Bence biyolojik bedenlerimiz cinsel ilişkide sınırlarımızı belirlemiyor. Demek istediğim bir kadınla bir erkek sevişirken (bile) iki ayrı cinsiyete mensup iki bedenden bir sürü farklı beden oluşabilir. Sevişme sırasında biyolojik uzuvlar ‘ait oldukları’ bedenlerden bal gibi kopabilir ve aidiyetsiz, ‘mülksüz’ bir düzlemde her ikisinin de olabilir. Hatta iki bile burada geçersiz, üç bile yetersiz. Sevişme bir oluş ise, bir sürü oluşu içinde uçuşturur; eşcinsel erkek oluş, lezbiyen kadın oluş, trans oluş… Queer ya da bedensiz beden…” Tam burada “Ah!”ın “Gölgeler” bölümünden şu satırları hatırlıyoruz: “Beden arzunun içinden geçerek/ geçerken çiziyor kendini ve sınırlarını yitirdiği yer de orada./ Sürekli akışının rotasızlığını başka ne belirler?’”

Susuyorum, karşılıklı gülümsüyoruz. Sabah 11.00’de buluştuğumuz bu güzel evin avlusuna bakıyorum. Defne’nin evinde yaşayan isimsiz ve davetsiz kedi, ayaklarıma dolanıyor. Seviyorum, uyumak için yastığına gidiyor. Yaklaşık beş saat önce geldiğim bu evden Defne’nin şu satırlarıyla ayrılıyorum: “Zaman geçmiyor, birikiyor insanın etrafında. Ve ben ki, sık sık yerçekiminden kurtulup dünyadan kayan cisimlerdenim, bu pis pis dünyanın 10 kat hızında volta voltalamazsam n’olayım!”

#ÖzgecanAslan

Bu röportajın üzerinden çok geçmemişti ki büyük bir vahşet yaşandı. Defne’ye mail atıp “Ne hissediyorsun, yaz bana. Özgecan’sız olmaz’ dedim. İşte yazdıkları…

“Özgecan’nın bedenine ve canına yapılan bence (münferit bir) ‘sapıklık’ değildir: erkekliğin yeryüzündeki tanımlanmış, tesis edilmiş, devlet edilmiş, gündelik binbir pratikle tekrar tekrar kurgulanıp yeniden üretilen erkinin (patriarka), son yıllarda da islamcı-faşist-kadın düşmanı iktidar(lar)ca iyice özendirilen, el verilen, bahşedilen azgınlığının, pervasızlığının bir ürünüdür. Erkeklik öyle berbat bir sızma ve yayılma etkinliğine sahiptir ki kadınların, çocukların bedenlerini, beyinlerini ele geçirebilir ve onların içinden kendini yeniden üretebilir. İdam cezasını geri getirme çığlıkları hepimizin canına kasteden eril devletin elini güçlendirmek anlamına gelirken ve çaresizlik duygusu milyonuncu kere yine katilimize sığınmakla sonuçlanırken, kadınların öz savunmalarını, eril/devletli/devletsi yapılanmalardan feyz alarak silahlı kadın milis/polis benzeri ‘kurum’lara devretmeleri gibi bir eğilimin de mesela, bu erkeklik makinesine karşı bir oluş geliştirmek yerine, kadın bedenine girmiş erkeklikler üretebileceğinden ve benzeri sonuçlardan korkarım. Erkeklik makinesine benzeyen ve özenen girişimler yerine bu makineyi yıkan, geçersizleştiren yollar yordamlar ve pratikler geliştirmek es geçilemeyecek kaygımız olmalıdır. Aksi takdirde aynı canavarın kollarını, ayaklarını çoğaltmaktan başka bir şey yapmadığımızı acı acı farketmek zorunda kalırız.”

Dilek Atlı

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment