Egoist okur

Defter, çalışma masası, Hellboy ve diğer mühim şeyler…

“Roman yazarken, daha doğrusu herhangi bir şey yazarken, defterlerle çarpık bir ilişkim var. Elimde kalem, önümde boş bir sayfa olunca kafam daha iyi çalışıyor, o yüzden defter tutmayı seviyorum. Ayrıca fiziksel olarak defterleri ve kalemleri seviyorum, yazı yazma sevgisini onlardan ayrı tutmam imkansız.”

“Buraya kadar gayet normal. Normal olmayan tarafı defterlerimi okumaktan karabasanlardan kaçar gibi kaçmam. Zaten kendi yazdıklarımı okumaktan oldum olası hoşlanmadım (kendi kendini büyük bir aşkla okuyan var mıdır?) Bir de defterde en ham halindeyken, üzerinden yüz defa geçip düzeltilmemişken okumaya kalkmak daha zor geliyor. Beynim tuhaf tepkiler veriyor. Çok zorlarsam kendi kendini kapatıyor.”

“Malum, yazdıklarımı düzeltmek için önce okumam lazım. Böyle de bir çıkmaz söz konusu.”

Hikmet Hükümenoğlu’nun yeni yazısı gelsin isteyenlerdenseniz, müjdemi isterim. İşte sevgili yazarımız bu defa da şapşahane bir yazıyla okurlarının karşısında. Bu kez defterlerle kurduğu çarpık ilişkiyi anlatıyor.

Gülenay Börekçi

Yangında ilk kurtarılacaklar: Hikmet Hükümenoğlu’nun kütüphanesi

Hikmet Hükümenoğlu’ndan yüzme dersleri

Zen ve romana başlama sanatı

hikmet hukumenoglu egoistokur hellboy

Hikmet Hükümenoğlu’nun ve Guillermo Del Torro’nun defterleri

1.

Roman yazarken, daha doğrusu herhangi bir şey yazarken, defterlerle çarpık bir ilişkim var. Elimde kalem, önümde boş bir sayfa olunca kafam daha iyi çalışıyor, o yüzden defter tutmayı seviyorum. Ayrıca fiziksel olarak defterleri ve kalemleri seviyorum, yazı yazma sevgisini onlardan ayrı tutmam imkansız.

Buraya kadar gayet normal. Normal olmayan tarafı defterlerimi okumaktan karabasanlardan kaçar gibi kaçmam. Zaten kendi yazdıklarımı okumaktan oldum olası hoşlanmadım (kendi kendini büyük bir aşkla okuyan var mıdır?) Bir de defterde en ham halindeyken, üzerinden yüz defa geçip düzeltilmemişken okumaya kalkmak daha zor geliyor. Beynim tuhaf tepkiler veriyor. Çok zorlarsam kendi kendini kapatıyor.

Malum, yazdıklarımı düzeltmek için önce okumam lazım. Böyle de bir çıkmaz söz konusu.

Beynimin bir tarafı “Bir an önce oku da adam et, daha çok işin var, hemen başla,” diyor. Diğer tarafı, “Sakın okuma, berbat yazmışsındır, nasıl olsa çöpe atacaksın, boş yere moralini bozma, hem daha bulaşık makinasını da boşaltmadın, önce onu hallet istersen, sonra da yürüyüşe çıkarsın hazır güneş de açmışken,” diyor. Eminim psikiyatride bu tarz davranış bozukluklarının fiyakalı bir ismi ve mantıklı bir açıklaması vardır. Ancak benimkine henüz tanı konulamadı.

2.

Son zamanlarda yeni bir adet edindim. Defterlerin kaybolma ihtimalini de göz önünde bulundurarak, yazdıklarımı dört-beş günde bir bilgisayara geçiriyorum. Yarım gözle, neredeyse hiç okumadan, okusam da en ufak bir düzeltme yapmadan kopyalıyorum. Aylar sonra, ilk taslak dediğim şeyin bitmesine yakın, yazıcıdan bölüm bölüm çıktı alıp üzerini çizip karalamaya başlıyorum.

Bundan sonrası tam anlamıyla iç savaş. Bazen on saatte yazdığım satırları tek bir çarpıyla imha ediyorum. Bazen satır aralarına bit kadar el yazısıyla yeni cümleler ekliyorum. Yeni cümleler bazen yeni bölümlere dönüşüyor. Sayfanın tepesindeki bir paragraftan dibindeki paragrafa doğru kıvrıla kıvrıla uzarken birbirine karışıp düğüm olan oklar çiziyorum. Sonra o sayfaları düzeltilmiş haliyle tekrar bilgisayara atıyorum, ikinci taslak ortaya çıkıyor, aynı süreç baştan başlıyor, üçüncü taslak, dördüncü, beşinci, vs. derken bir-iki yıl geçiyor işte. İşin o kısmını, başka bir yazıda anlatırım.

Bugün niyetim defterlerimden bahsetmek.

3.

Kendi defterlerimi okumaya karşı bir tür beyin alerjim var (1) ama başkalarının defterlerine müthiş ilgi duyuyorum.

Geçenlerde kendi kendime hediye olarak Guillermo del Toro’nun defterlerinden derlenmiş kocaman bir kitap aldım. Hellboy, Pan’s Labyrinth gibi filmlerinden bilirsiniz, del Torro müthiş yaratıcı bir yazar, yapımcı ve yönetmen. (Not: Eski filmlerinden El espinazo del diablo / The Devil’s Backbone’u izlemediyseniz hemen izleyin!

hikmet hukumenoglu egoistokur defter 2

Guillermo Del Torro’nun Acayiplikler Dolabı, pardon defterlerinden yaptığı kitabı.

Düşündüm ve del Torro’yu bu kadar çok sevmemin iki temel sebebini buldum. Birincisi, öykü anlatmaya aşık olması. İyi yazarlar, öykü anlatmaya aşık olan kişilerden çıkar. Çok basit ya da çok tanıdık bir öyküyü bile dünyanın en sihirli, en şaşırtıcı öyküsü olan sunmayı başarabilenler, çok iyi yazarlardır benim gözümde. (Yazar yerine yönetmen, senarist, çizgi roman sanatçısı vs. ne isterseniz koyabilirsiniz.)

İkincisi ise oyuncaklara olan merakı. Bunu da en sevdiği oyuncaklarla oynayan bir çocuk heyecanıyla yaptığı tasarımlarda görebiliyorsunuz. Del Torro’nun insanın beynine kazınıp çıkmayan karakterleri vardır. Mesela gözleri avucunun içinde olan arkadaşı gören bir daha unutamaz. Ya da Hellboy’daki yarı organik, yarı mekanik kötü karakterleri. Kamera uzaktan çekerken göremeseniz de bilirsiniz ki, o mekanik parçaların hepsi açılır, kapanır, kapalı kısımların altında çarklar ve pistonlar vardır, ve hepsi bir şekilde “çalışır”.

hikmet hukumenoglu egoistokur defter 1

Guillermo Del Torro’nun defterlerinden bir sayfa. 

Guillermo Del Torro’nun defKitapta Guillermo del Torro’nun evini, çalışma ortamını ve defterlerini görünce hem hayranlığım ikiye katlandı, hem de kendi defterlerime biraz daha sevgi ve ilgi göstermem gerektiğini düşünmeye başladım. Çok şahane defterler tuttuğumdan değil, sadece defterlerle iyi ilişkiler içerisinde olmanın ne kadar eğlenceli olduğuna bir defa daha tanık olduğumdan. Aşağıda resmini gördüğünüz defter, 04:00 isimli romanımın ilk taslağını yazdığım üç defterden biri (2). Evet, del Torro’nunkilerin yanında çok zavallı görünüyor. Günün birinde dünyanın en meşhur yazarı olsam da kimsenin benim müsveddelerimin fotoğraflarını içeren bir kitaba ilgi göstermesini beklemiyorum. Yine de zavallı defterlerim benden şu anda gördükleri kötü muameleyi hak etmiyor.

4.

İşte geçenlerde bu düşünceler kafamda dönüp dururken, defterimi elime alıp karıştırmaya başladım. Kafamın içinde zıp zıp zıplayan bütün alerjik tepkileri bastırmaya çalıştım. Günlerden yaş günümdü. Böyle derin anlamlar yüklenmiş günlerde adet olduğu üzere, bir yandan da ruhsal sonbahar temizliği yapıyordum.

hikmet hukumeoglu egoistokur defter

Hikmet Hükümenoğlu’nun ilk bakışta Guillermo del Torro’nun defterlerinden çok daha sade ve sakin görünen ama sıkı bir incelemeyle birlikte karmaşıklıkta hiç de ondan geri kalmadığı anlaşılabilecek defteri.

İlk sayfanın köşesine Aralık 2009 diye not düşmüşüm. Günü belli değil. Şu anda kesinlikle hatırlamadığım bir roman denemesine başlamışım ve tam yirmi sayfa sonra vaz geçmişim. İsabet olmuş, çünkü rezalet bir denemeymiş. Bu alerjik reaksiyon filan değil, cidden kötüymüş. Kafamdaki “müthiş” fikir bir yere gitmiyor diye fazla tepem atmamış demek ki, yoksa bir daha gözüm görmesin diye kesin çöpü boylardı defter.

Çöpe atmak yerine çekmeceye kaldırmış ve üç yıl sonra bulup çıkarmışım. Boş bir yaprak bırakmışım ve sonraki sayfanın köşesine 1 Şubat 2013 diye not düşmüşüm. Ardından da şu anda üzerinde çalıştığım ve önümüzdeki aylarda başına bir kaza gelmezse beşinci kitabım olacağını umduğum romana başlamışım.

5.

Sayfaları karıştırırken aklıma geldi.

Aylar önceydi, aylardır hiçbir şey yazmamıştım ve kendi kendime kızıyordum. Amerika’da yaşayan bir arkadaşım tatile gelmişti, yemek yiyorduk ve ona dert yandığımı hatırlıyorum.

“Tembellikten aylardır hiçbir şey yazmadım,” diye söylenmiştim.

O da, “Tembellik değil bu. Hiçbir şey yapmadığını sanıyorsun ama belki de bu şekilde kendini hazırlıyorsun,” demişti. Bu laf kulağıma hoş gelmişti ama bir yandan da beni rahatlatmak için böyle söylediğini düşünmüştüm.

O gece, defterdeki 1 Şubat 2013 tarihinin üzerinden belki dört ay geçmişti, belki beş. Şimdi dokuz ay geçmiş. Sonbahar temizliği sırasında, “Nereye gitti bu dokuz ay?” diye düşündüm.

Sondan başlayacak olursak, bir-iki ayın nasıl geçtiğini biliyorum. Yapmam gereken ufak tefek işler ve önceden verilmiş bir takım sözler vardı. Onları bir kenara bırakırsak, kafam şöyle şeylerle meşguldü:

Öncelikle çalışma ortamımın böyle şahane bir romanı yazmaya, daha doğrusu herhangi bir roman yazmaya elverişli olmadığına karar verdim. Çalışma ortamından kastım salondaki yemek masası, yıllardır onun üzerine yayılıp çalışmaktayım. Sık sık 20 kişilik yemek davetleri veren bir insan olmadığımdan yaklaşık üç metre uzunluğundaki masayı da sırf üzerine rahat rahat yayılıp çalışabileyim diye yaptırmıştım. Üç tane romanı o masanın üzerinde yazdım (3). Ancak son zamanlarda fark ettim ki, çok fazla yayılıyordum. Tembelliğimin sebebi bu olabilirdi. Gözümün önünde okunmamış elli tane kitap dururken nasıl kafamı toplayabilirdim ki? Kötü enerjimle ilham perilerini kovuyor olmalıydım. Acaba güzel bir çalışma masam olsa, şöyle ufak ama derli toplu bir şey, bu romanı altı ayda bitirmez miydim? Internet, IKEA katalogları, dekorasyon dergileri derken, sonunda kafamdaki müthiş projeyi çok sevgili mimar arkadaşımla paylaşmaya karar verdim.

“Nereye koyacaksın masayı?” diye mesaj attı.

“Pencerenin önüne,” diye mesaj attım. Evimde çalışma masası konacak başka bir yer yok.

“Kafayı mı yedin? Pencerenin önünde masa konacak yer yok. Şımarıklığı bırak, yemek masanda çalış. Kocaman masa, ne güzel yayılırsın,” diye mesaj attı. Bunları daha kibar ve yapıcı sözcüklerle ifade ettiğine eminim. Mesajları silmişim.

Arkadaşım elbette ki haklıydı. Ama insan internette şöyle manzaralarla karşılaşınca nasıl oturup roman yazabilir? Adam bahçesine kütüphane ve çalışma odası yapmış. Bahçesiz bir apartman dairesinde yaşıyor olmamı geçtim, camın önüne masa koyacak yerim bile yok. Tuvalete gitmek için koridordaki kitap yığınlarının üzerinden sekerek atlamam gerekiyor. (Sonuncusu yalan.)

hikmet hukumenoglu egoistokur defter 3

Bahçe kütüphanesi. Bu adreste yakından inceleyebilirsiniz.

Çalışma masası projesinden vazgeçtikten sonraki haftayı, yazı-yazma-bilgisayarımı yenilesem mi, yenilemesem mi diye düşünerek geçirdim. Tüm çabalarıma rağmen mevcut bilgisayarın herhangi bir kusurunu bulamadım.

Bunun üzerine, müzik-yapma-bilgisayarımı yenilemem gerektiğine karar verdim.

6.

Dokuz ay nereye gitti diye de düşünüyordum düşünmesine, ama aslında durum o kadar da fena sayılmaz.

Yazdığım yetmiş-seksen sayfadan işe yarar belki yirmi sayfa çıkar. Bu da demektir ki daha önümde en iyi ihtimalle üç-dört defterlik yolum var.

Ama nasıl bir roman olacağını biliyorum. Kendi kendime nasıl tuzaklar kuracağımı biliyorum. Okuyucuya nasıl oyunlar kuracağımı biliyorum. Romanın sesini buldum diyemem ama tonuna karar verdim sayılır.

Öyküsünü kurdum. Karakterlerin hepsi olmasa da bazıları nefes alıp vermeye başladı.

Romanın adı bile belli! Bu ilk kez oluyor. Dürüst olmak gerekirse, adı daha yazmaya başlamadan önce belliydi aslında. Hatta bütün roman o ismin tohumundan yeşerdi.

Yaklaşık 100 defa “birinci tekil şahıs mı” yoksa “üçüncü tekil şahıs mı” diye karar değiştirdim. Üçüncü tekil şahsa karar verdim. Dehşet içerisindeyim ama kararımdan dönmeyeceğim. Üçüncü tekil şahıs. (Kendi kendime tuzak kurmak demiştim değil mi?)

Tarih kitapları okudum. Okumam gereken tarih kitaplarını araştırıp belirledim. Bir ara haritacılığa merak saldım. Sonra bu romanda işime yaramayacağına karar verdim ama başka fikirlere kapı açtı. (Hala romanın geçtiği mekanın haritasını çıkarmayı düşünüyorum.) Nöroloji ve aşkın kimyası -beyin kimyası- üzerine bir sürü gereksiz kitap ve makale topladım ama sonra çok sıkıcı bir konu olduğuna karar verdim. Astroloji ile ilgili daha önce hiç ilgimi çekmeyen konularda komik şeyler öğrenmeye başladım. Onlar işime yarayacak sanırım.

Aylar önce o gece yemekte arkadaşımın söyledikleri aklıma daha çok yatmaya başladı. Defterde yazmasa da biliyorum ki dokuz ay boyunca hoşuma giden, beni etkileyen bir sürü roman ve öykü okudum. Film izledim. Dijital ortamda ve kafamın içinde bir sürü şey biriktirdim.

Ve arada sırada -bazen hiç beklenmedik anlarda- aklıma güzel fikirler gelmeye başladı. Beni heyecanlandıran, hemen bir defter kalem bulup not etmek isteyeceğim roman kırıntıları. Ertesi sabah uyanınca çok saçmaymış demeyeceğim türden kırıntılar.

Fakat bir yandan çöp de birikiyor hayatımızda. Ve insan hayatını çöple doldurunca beyni de kokuşmaya başlıyor (4). Beyni kokuşmaya başladığında da, sırf o heyecanlı kırıntılar gelsin diye, ya yeni çalışma masasını nereye sığdıracağını kafaya takıyor, ya da yeni bilgisayara ne kadar hafıza taktırmak gerektiğini.

7.

Daha anlatacaklarım var. Kişisel gelişim kitaplarından hoşlanmayan bir insanken şahane bir kişisel gelişim kitabı bulup aşık oldum. Tamam, “kişisel gelişim” sayılmaz, ama andırıyor…

Bir sonraki yazıda devam edeceğim.

Hikmet Hükümenoğlu

Dipnotlar:

(1) Bu yüzden günlük tutmayı da beceremem. Geçenlerde Twitter’da günlük tutanlar yazdıklarını okuyor mu diye sordum. Yılda bir bakanlar da var, her hafta okuyanlar da. Ben galiba günlük yerine twitter’ı kullanıyorum.

(2) Buraya yeni defterlerimin resmini koyarsam henüz bitmemiş romanımın sihiri kaçar diye çekindim. Bütün defterlerim birbirine benziyor.

(3) Kar Kuyusu’nu Türkçe karakterleri olmayan ve soba gibi cayır cayır yanan bir diz üstü bilgisayarda, kelimenin tam anlamıyla diz üstünde yazmıştım. Çok sıcak bir yazdı. Sanırım o yüzden romanın dörtte üçü muazzam bir kar fırtınası sırasında geçer.

(4) Twitter’ı günlük niyetine kullanıyorum dedim ya, bu yazıyı yazmaya başladığım sırada şöyle bir tweet atmıştım: “Hayatınızı çöple doldurursanız beyniniz leş gibi kokmaya başlar (konulu bir yazı yazmaya başladım).” Bunun üzerine @konserveruhlar’dan şöyle bir yanıt geldi: “beynimizi çöple doldurursak hayatımız leş gibi kokar derim :) kolay gelsin.”

Hala düşünmekteyim, tavuk mu, yumurta mı, yoksa ikisi birden mi diye…

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
2 Responses to “Defter, çalışma masası, Hellboy ve diğer mühim şeyler…”
  1. :)))))) Şimdi bu kahkaha niye diyeceksiniz tabii. Şöyle anlatayım. Bilemiyorum neden ama Hikmet Hükümenoğlu’nun yazdığı, özellikle de kendisinin sinir olduğu bir şeyleri anlatırken kullandığı kelimelerin altında komiklik butonu varmış gibi geliyor. Ben okudukça onun sinir olduğu şeylere gülmeye başlıyorum.
    Kendisini hiç tanımıyorum. Belki de bu dediklerime de sinir olacak ama tam olarak da böyle hissediyorum. Ha, bu kesinlikle kötü bir şey değil aksine beni kendisine daha da çok yakınlaştırdığı için seviyorum bu tarzını.(Tamam Hikmet Bey, “tarz” demem hoşunuza gitmemiş olabilir. Hemen kızmayın sakın. Fakat bana göre öyle. :))

    Hikmet Hükümenoğlu’nu “merdümgiriz”den beri takip etmekteyim. Yeni bir kelime öğrendiğim o yazıyı çok sevmiştim. Meselâ bu bile kendi başına, o kelimenin aklımda kalmasını başardığı H.H’yi benim nazarımda değerli kılıyor.

    Defterler konusuna gelince… Onu çok iyi anlayabiliyorum. Ben de romanın üzerinde çalışırken iki tane defter bitirdim ve her yerden oklar fışkırıyor, satır aralarında kırmızı ve yeşil renkli ek cümleler cirit atıyor, bir yandan da kendi kendime verdiğim ültimatomlar defterin ayrı ayrı köşelerinde raks ediyorlardı. Bir ara cidden cinnet geçireceğimi bile düşünmüştüm. Hatta enteresan şeyler bile bulmuştum yazım kolaylığı adına. Şu ek meselesinin canımı sıktığı bir anda keşke dedim, keşke ek olarak bit boyutunda iliştirdiğimiz cümleler bir çeşit organizma olsa da yazıldığı yere kendini hemencecik adapte edebilse, ek bir boşluk araya eklenebilse vs. Daha var da sırf bana deli demeyin diye yazmıyorum. :)))

    Ha bir de unutmadan; “Tembellikten aylardır hiçbir şey yazmadım,” diye söylenmiş ya Hikmet Bey, aynısı bana da olmuştu. Dün gece itibariyle bitirdiğim romana tam 1.5 yıl önce başlamış, yarısına kadar gelmiş ve sonra da bırakmıştım. Bu süre zarfında tabii ki aklıma geliyordu ama bir türlü başına yeniden oturamıyordum. Bol bol kitap okudum, film izledim, hatta hiç izlemeyeceğimi düşündüğüm bazı Türk dizilerini bile izledim. Arkadaşının ona dediği gibi: “Tembellik değil bu. Hiçbir şey yapmadığını sanıyorsun ama belki de bu şekilde kendini hazırlıyorsun,” cümlesini bana, görüşlerine değer verdiğim bir iki arkadaşım da aynen bu şekilde söylemişti.

    Sonra düşününce ben de öyle olduğuna kanaat getirdim. Yazan insan algısının sınırlarına her ne düşerse düşsün ondan bağımsız yaşayamaz. Ha dikkatini az çeker ya da çok çeker, bunu bilemem. Kişiye göre değişir. Ama beyin kaydeder. O nedenle onun 9 ayı benim de 1.5 yılım heba olmamıştır.

    Çok uzattım. :) Hikmet Hükümenoğlu bence hep yazsın. Bir de o yemek masasını ortadan olmasa bile bence ikiye bölsün :)

  2. Hikmet says:

    Hiç kızmadım, deli de demedim. Delilik bile olsa, bunlar gerekli delilikler zaten. Bu yazıları sohbet olsun, insanlar karşılıklı içini döksün, kendini ifade etmesine fırsat bulsun istediğim için yazıyorum ve böyle güzel yorumlar beni çok mutlu ediyor. Teşekkür ederim. Ayrıca yeni romanınız için tebrikler! Yolu açık olsun.

Leave A Comment