Egoist okur

Delal Arya: “Ruhumun yarısı deniz, öteki yarısı İstanbul”

Delal Arya, açık denizlerde geçen soluk kesici maceralardan oluşan “Yedi Denizlerde” ve “Pera Günlükleri” adlı iki fantastik kitap serisinin yaratıcısı. İkisi de Can Yayınları’nın Heyecanlı Kitaplar serisinden çıkıyor.

“Pera Günlükleri”nde hikâyeler hep İstanbul’un gerçek ya da hayali sırlarıyla ilgili oluyor. Araya seyyah Marco Polo, polisiye yazarı Agatha Christie, mimar Alexander Vallaury, casus Mata Hari ve ressam Osman Hamdi Bey gibi gerçek kişiliklere dair bilgiler giriyor hatta bu kişilikler hikâyenin bir parçası oluyor. “Yedi Denizlerde” serisindeyse dünyayı gezerek maceradan maceraya atılıyoruz.

Açıkçası bu kitaplar ilk çıktığı günden beri Delal Arya’nın macera merakını merak ediyordum. Sebebini, babasının bir zamanlar açık deniz kaptanı olduğunu, çocukluğunun onun yanında uzun deniz yolculuklarıyla geçtiğini öğrendiğimde anladım. Eh, hal böyle olunca, bu dünya tatlısı yazarla röportajımıza aklıma gelen o kaçınılmaz soruyla başlamayı tercih ettim…

Huzurlarınızda son zamanlarda tanıdığım için kendimi en mutlu hissettiğim insanlardan biri ve maceralı hayatına dair anlattıkları…

Gülenay Börekçi

Fotoğraflar: Kerem Yücel

delal arya yedi denizlerde egoistokur gulenay borekci

“Pera Günlükleri” serisinin kitapları: “Körler Ülkesi”, “Sırlar Oteli”, “Mühürlerin Muhafızı”, “Buzlar Şehri”

“Deniz dünyayı anlamak için en doğru yer, açık denizde yaşayıp filozof olmamış tek bir denizci bile tanımadım”

Babanla dünyayı gezerken hayatınız kitapların kadar heyecanlı mıydı?

Denize ilk açıldığımda daha küçücük bir bebekmişim, hatta annem hamileyken bile şeytan merdiveninden, gemilere çıkar inermiş. Ama benim denize dair anılarım beş yaşımdan sonrasına ait. Bir ranzası olan, ablamla paylaştığım küçük kamaramı, gemicilerin benim için yaptıkları tahtadan oyuncaklarımı, makine dairesinin gizli saklı köşelerini, uzaktaki gemilere bakmak için kullandığım dürbünümü, telsizin başına geçip Filipinli denizcilerle sohbet ettiğimi hatırlıyorum. Makine gürültüleri, sintine kokuları, yağ lekeleriyle geçen bir çocukluktu benimki. Ama o hayata dair her şeyi çok seviyordum. Her yeni gün yepyeni bir dünya demekti. Sabahları uyanır uyanmaz bugün dünya nasıl bir yer diye düşünerek lumbuzdan dışarı bakardım. Bir gün dünya ölü dalgalar yüzünden yalpa yapan bir denizken, öteki gün balta girmemiş ormanların arasında bir nehre dönüşüyordu. Akıntılar, fırtınalar, deniz dibinin tabiatı, sisler, tehlikeli sular, mayınlı bölgeler… Öyle yağmur yağar ki, geminin başını göremezsin. Kum fırtınaları kapatır önünü, gene göremezsin. Geminin içine kum girer, makineleri bozar. Dünyanın belli yerlerinde çift gözlü ve elektronik korsanlar, büyük gemileri kıran yirmi metrelik dalgalar vardır. Fırtınalar yumurta gibi çıkarlar ve biterler. Denizciler de katlanır onlara. Kabul edeceksin, yapacak bir şey yok, “Bu benim kaderim” diyeceksin. Fırtınanın içinde dövüne dövüne, bata çıka yürür gemiler. Fırtına durdu mu da dünyalar gemicilerin olur. Bizim için de gemide maceradan kaçış yoktu. Fırtınada korkusundan makine dairesine saklanan bir aşçıbaşı tanıyorum, o bile kaçamamıştı.

Deniz bana özgürlüğü hatırlatıyor, senin aklına neler geliyor?

Deniz bazı insanlara özgürlüğü hatırlattığı gibi o uçsuz bucaksızlık bazı insanların kendini köşeye kıstırılmış hissetmelerine yol açıyor. Her gün aynı tekdüze maviliğe bakacaklarını düşünmek kimilerini korkutuyor. Bazı denizciler asla alışamıyor bu hayata ve kısa zaman sonra tekrar karada çalışmaya başlıyor. Deniz benim için dünyanın ta kendisi. Dünyayı toprak zannediyor, yeryüzünün 4’te 3’ünün denizlerle kaplı olduğunu unutuyoruz. Ama öyle değil! Burası bir su dünyası, gerçek yurttaşlarıysa gemiciler. Orada yaşamak için her gün bir mücadele vermek, daha da önemlisi yeryüzünü tanımak gerekiyor. Akıntıları, rüzgarları tanımak, güneşi ve yıldızları kerteriz alıp konum belirleyebilmek… Denizde hayat, karaya bağımlı insanların korktuğu gibi tekdüze bir mavilik değil hiçbir zaman. Ve her gemi minyatür bir dünya… Burada suyunun, yakıtının, kumanyanın her şeyin bir gün biteceğini bilirsin ve kapitalist sistem insanları tüketmeye zorlarken, gemide bunu yapamazsın. Benim için deniz bu dünyayı anlamak için en doğru yer. Çoğu denizci için de öyle. Yıllarını açık denizlerde geçirip filozof olmamış tek bir denizci bile tanımadım.

O yolculuklarda yanında gerçekten hep bir maymun ve papağan var mıydı? Küçükken okuduğum korsanlı romanları hatırlatıyor bu; “Kaçırılan Çocuk”, “Mercan Adası” falan…

Gemi hayatı kitaplara çok benziyor. Ne de olsa her ikisinde de yaşadığımız dünyanın teferruatlı sorunlarından uzaklaşıp dünyanın en ilkel gerçeklerine dalıyoruz… O yüzden gemideki hayvanlar da deniz hayatının olmazsa olmazları. Gevro’yu on kardeşiyle birlikte Nijerya’daki Papağan Adası’ndan almıştık. Cross Nehri’nin ortasında papağanların ciyak ciyak sesleriyle yankılanan küçücük bir adaydı. İnsanlar onları daha yumurtadan yeni çıkmış haldeyken ağaçlardan toplayıp satıyordu. Gevro’yu almak ve bu kötü ruhlu ticarete fayda sağlamak tam bir barbarlıktı. Ne büyük bir hata yaptığımızı o zaman anlamamıştık. Gevro geldiğinde daha tüyü bitmemiş bir bebekti. Babam patates püresini şırıngayla ağzına enjekte ederek besledi onu, Gevro babamı annesi bildi. Hiç omuzundan inmezdi. Gerçekten o korsanlı kitaplardaki omzunda papağanla dolaşan kaptanlara benziyordu. Birlikte motorlu kanoya binip kıvrıla kıvrıla akan nehirde keşif yolculuklarına çıkıyorlardı. Maymun Anto’yu ise Benin’in Cotonou limanındaki bir çocuk hediye etmişti bize. Maymunlara dair anlatılan her şeyin hakkını veriyordu. Usta bir komedyendi ve sonradan İstanbul’daki hayata da ayak uydurmayı başardı. Bir keresinde de Bangkok’ta filden boa yılanına kadar türlü çeşitli hayvanın satıldığı hayvan pazarından Niko adını verdiğimiz bir de köpek aldık. O da gemiyle uzun bir yolculuk yapıp İstanbul’a geldi. Onlar ve dünyanın bütün limanlarından gelen bitkilerle dolu bir evdi bizimki.

delal arya pera gunlukleri egoistokur gulenay borekci

“Yedi Denizlerde” serisinin kitapları: “Kanatlı Denizatının Peşinde”, “İskelet Sahili’ndeki Sır”…

“Denizde çocuklar kraldır”

Açık deniz yolculuklarında mutlu mudur çocuklar?

Denizde çocuklar kraldır. Ailesinden uzakta yaşayan denizciler özlemlerini gemideki çocuklarla giderirler. Onlara tahtadan oyuncaklar yapar, bir balina yaklaştı mı dışarı çıkıp baksınlar diye haber verir, güvertede dinlenen albatrosları tutup çocukların kucağına bırakırlar. Hamaklar, havuzlar, kilerdeki dondurmalar çocukların emrine amadedir. Aşçıbaşı devamlı onlar için pastalar, kekler yapar. Süvari Bey ortada olmadığında öteki kaptanlar dümeni çocuğun eline verirler. Yakındaki gemiler denizde bir çocuk olduğunu duyduklarında onun için telsizden şarkılar çalarlar. Yunuslar bile gemide çocuk olduğunu hissedince daha çok gelirler sanki. Benim için gemi bir şato gibiydi. Deniz benim krallığım, koşarken oraya buraya vurduğum dizlerimdeki morluklar da savaş yaralarımdı. Makine dairesi zindanlar, geminin karnına geçilen koridorlar yeraltı sarayları olurdu hayalimde. Ambarlar dağların kraterleri, balinalar deniz canavarlarıydı. Afrika’nın liman şehirlerinin, yağ tabakasıyla kaplı kanalları, yemyeşil ormanları ve uzaklarda tüten fabrika bacalarıyla ziyaret ettiğim bilim kurgu ülkeleri olduğunu düşlerdim. Kamaramda ranzanın üst katına çıkar, hayalimden uydurduğum haritalar çizer, ülkeler keşfederdim. Deniz benim hayal gücümü hem geliştirdi, hem de o uydurduğum haritalar gibi hayallerimin sınırlarını çizdi, onları bilge bir akıl hocası gibi düzene soktu.

O halde romanlarda kendini anlatıyorsun…

“Yedi Denizler”deki kaptan kızı Renda’da kendimden yaşadıklarımdan ve çocukken yaşamayı hayal ettiklerimden çok şey var. Kitaptaki Shonga adındaki geminin resmi bile hâlâ evimin duvarında asılı duruyor. 1990’larda Çin’de sökülüp jilet olana kadar dünyanın en güzel gemilerinden biriydi. Kaptan Abidin Dodo’yu tanıdığım kaptanlardan, en çok da babamdan esinlenerek yarattım. “Pera Günlükleri”deki Kaptan Barnekas da aynı şekilde duvarımda asılı bir kaptan resminden çıkıp girdi kitaplarıma. Bir çarkçıbaşı gemi boyalarıyla gömlek kartonuna yapmış Barnekas’ın resmini. Portekiz’de elleri olmayan, ayaklarıyla resim yapan bir kadına âşıkmış. Aslında ben değil, o yaratmış Barnekas’ı. Galiba bu yüzden benim için daha değerli. Cook Cahit, babamın gemilerinde aşçıbaşılık yapardı, papağanımız Gevro bacağını kırdığında onu tedavi edebilecek kadar da becerikliydi. Nijerya’daki kabilelerin dillerini bilir, köpekbalıklarıyla dolu denize korkusuzca atlayabilirdi. Onları kitaplarımda yaşatmak, çok özlediğim denizi ve gemi hayatını yeniden yaşamamı sağlıyor.

Hiç dönmedin mi sonradan?

Geçen kış o hayatı yeniden koklamak için bir konteyner gemisiyle Cebelitarık’tan çıkıp Gine Körfezi’ne kadar indim. “Yedi Denizlerde”nin ikinci kitabı “İskelet Sahilindeki Sır”ı da o gemideki kamaramda yazdım. Arkas Denizcilik’e ait güzeller güzeli Vivien A. gemisi, dokunduğumda titreyen duvarları, egzoz gazı kokuları, şakacı denizcileri, bir gece etrafını saran yüzlerce yunusu ve içine girdiği sapsarı güneşle aydınlanan tehlikeli Afrika limanlarıyla beni kitabımın dünyasına soktu, hayallerimi sarıp sarmaladı.

delal arya yedi denizlerde egoistokur gulenay borekci 1

“İstanbul’un altında büyülü bir ateş yanıyor sanki”

Yaptığın iş biraz da çocuklar için “gizemli kurgular yaratmak” diyebilir miyiz?

Gizemler, sırlar, fısıltıyla konuşulan şeyler, denizcilerin anlattığı hikayeler, eski binaların duvarlarına kazınmış işaretler, yeraltı geçitleri… Bunlar benim için içi dantelalar, ipekler, mücevherlerle dolu eski bir sandık kadar değerli. Bu gibi şeylere karşı müthiş bir açlığım var ve İstanbul da bu açıdan tam ağzıma layık bir hazine sandığı. Romanlarımda gizem İstanbul’u bir dantel gibi sarıyor ve yavaş yavaş okurun gözünün önünde bir desen belirmeye başlıyor. Bir terzi gibiyim, dikiş dikiyorum aslında. Makaraya sarılı iplikler döne döne hikayenin içine akıyor. Çocuklar için dikilmiş esrarengiz bir kıyafet bu ama içinde çocukça hiçbir şey yok.

İstanbul’la ilişkini anlatır mısın?

Ruhumun yarısı denizse, öteki yarısı İstanbul… Bu şehirde doğdum, bu şehirde okula gittim. Hep gizemlere yakın oldum. Okuduğum okulların, yaşadığım yerlerin altında hep hikâyeler saklıydı. Altında geçitlerin gizli olduğu zemin taşları, hayaletli köşkler, Bizans İstanbul’u, 1900’lerin başındaki İstanbul. Galata, Pera, adalar… Alexander Vallaury’nin binalarıyla yenilenen, içinde Venedik’i, Ceneviz’i barındıran gizemleriyle, sabah sisinin içinde mum gibi yükselen minareleriyle, Osman Hamdi Bey’in İstanbul’u. Bu şehrin altında büyülü bir ateş yanıyor sanki. Beni o ateş ısıtıyor, o ateş bana ilham veriyor. Şu anda gördüğüm hiçbir şeyi sevmiyorum, dışarı çıktığımda hep gözümü kaçırıyorum İstanbul’dan ama o büyülü ateşin gölgeleri hâlâ her yerde. Ben onlarla besleniyorum.

delal arya can yayinlari egoistokur gulenay borekci

“Çocuklar bilge şamanlar gibi; bizim duymadığımız sesleri duyuyor, göremediklerimizi görüyor, düşünemediklerimizi düşünüyorlar”

Kitaplarının kahramanlarına isim seçerken uluslararası kültürlerden yararlanıyorsun…

Genelde kitaplardaki çocukların isimlerinin Avrupai oldukları düşünülüyor ve insanlar beni çok eleştiriyor, neden Türkçe isimler kullanmıyorum diye. Aslında tam tersi… Çocukken çok sevdiğim Ran adında bir arkadaşım vardı. Lusin de gene üniversitede birlikte okuduğum bir başka arkadaşımın ismi. Renda tanıdığım genç bir kaptan kız. Türkiye’nin ilk kaptanlarından… Rudabe’nin ismini Firdevsi’nin Şeyhname’siden aldım. Hepsi, içinde yaşadığımız bu coğrafyada kullanılan isimler. Ermenice, Türkçe, Kürtçe, Farsça… “Pera Günlükleri”, benim hayal ettiğim bir İstanbul’da geçiyor. Vikinglerin bile yaşadığı bir İstanbul. Bunlar da bu topraklarda olmasını hayal ettiğim isimler. Daha kadim, daha köklü, daha eski bir İstanbul’a aitler. Ve böyle oldukları için de çok isterim ki bu kitapları dünyanın değişik yerlerindeki çocuklar da okusun. İstanbul’un çocuklara hitap eden ruhunu onlarda koklasın.

Çocuklar için yazmanın senin için güzel yanı ne, ne çeşit bir yazma ve yaratma zevki veriyor?

Çocuklar bu dünyanın ruhuna en yakın yaratıklar. Bizim duymadığımız sesleri duyabiliyor, görmediklerimizi görebiliyor, düşünemediklerimizi düşünebiliyorlar. Bilge şamanlar gibiler. Pamuklara sarıp büyütmediğimiz sürece korkusuzlar. Onları apartmanlara kapatmadığımız sürece ormanlarda, dere kenarlarında, denizlerde, dağlarda yaşamaya can atıyorlar ve bu dünyada nasıl yaşanacağını aslında yetişkinlerden daha iyi biliyorlar. Karşılığında dünya da onların kulaklarına fısıldıyor, onları koruyor. Çocuklara kitap yazmak benim bu bilgelikle haşır neşir olma şeklim. Onları heyecanlandırdığımı hissettiğimde bilgece bir şey yaptığımı anlıyorum ve doğru yolda olduğumdan emin oluyorum. Çünkü çocuklara hikâye yazmak, bu dünyanın dilinden konuşmak gibi bir şey. En doğal, en kırılgan ve en vahşi yaratım şekli…

Yetişkinler için de yazmak ister miydin?

Bu soruyu çok işitiyorum, çünkü çocuklar kadar kitapları çocuklarına alan anneler tarafından da okunuyor kitaplarım. 70 yaşında okurlarım bile var. O yüzden yetişkinler için de yazıyor sayılırım. Aynı şekilde çok sert geçişleri olan, kurgusu daha keskin cinayet romanlarının bile en derininde bir yerlerde aslında çocuk masallarına ne kadar benzediklerini keşfetmek hoşuma gidiyor. Bu türden cinayet romanları okumayı sevdiğim gibi yazmayı da seviyorum. Ama henüz tamamlanmış bir kitap yok.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment