Egoist okur

Fahriye Abla’dan Çanakkaleli Melahat’e

Üniversitede İngiliz ve Amerikan edebiyatı okumuştum. Oradaki eğitim sisteminin hepimizi şiir ve edebiyatın erkeğe özgü bir sanat olduğuna inamaya yönlendirdiğini yıllar sonra fark ettim. “Kadınlar yazmayı beceremez” denmiyordu okulda elbette ama kadın şairler neredeyse yok sayılıyordu. Daha çok erkek eleştirmenlerle edebiyat tarihçilerinin methiyelerine mazhar olmuş erkek şairleri tanıyıp öğreniyorduk. Geçen hafta şair ve eleştirmen Deniz Durukan’ın da dahil olduğu 21 kadın şairin çağdaş şiirimizin önde gelen “erkek” temsilcilerini ele aldığı Fahriye Abla’dan Çanakkaleli Melahat’a adlı inceleme kitabını okurken, okulun katı ve önyargılı sisteminin dışarıda da sürdüğünü fark ettim.

Kitapta Divan şiirinden günümüze Türk şiiri inceleniyor. Nazım Hikmet, Cemal Süreya, Hilmi Yavuz, Sezai Karakoç gibi birçok şairin yarattığı kadın karakterler aracılığıyla erkeğin kadına bakışı sorgulanırken bu bakışın Divan şiirinden bu yana pek az değiştiği ortaya konuyor. “Toplumdaki her olguyu şiire bakarak anlamak mümkün. Kadının toplumda nasıl konumlandırıldığını şiire bakarak görebiliriz” diyor kitabın editörü Durukan. Türkan Yeşilyurt, Ayşe Nalan, Nilay Özer, Çiğdem Sezer, Hayriye Ünal, Deniz Durukan, Seda Eriş, Betül Tarıman, Neşe Yaşın, Didem Gülçin Erdem, Asuman Susam, Elif Sofya, Gökben Derviş, Petek Sinem Dulun, Betül Dünder, Arife Kalender, Eren Aysan, Hilal Karahan, Gülce Başer, Derya Önder ve Betül Yazıcı, yani yeni kuşağın 21 kadın şairi bu yüzden bir araya gelmiş. Erkek şairlerin şiirlerindeki kadınları inceleyerek, egemen anlayışın kadın algısına bakmak ve şiir yazan kadın sayısının neden az olduğuna cevap aramak için… Sonuçta Ahmet Muhip Dranas’ın Fahriye Abla ve Ece Ayhan’ın Çanakkaleli Melahat adlı şiir karakterlerinin adını taşıyan bu kitap çıkmış.

Gülenay Börekçi

fahriye abladan canakkaleli melahate egoistokur

“Kadınlar şiir aracılığıyla kendi sivil tarihlerini yazmak için ilk adımı attılar diyebiliriz”

‘Fahriye Abla’dan Çanakkaleli Melahat’a’ adını taşıyan ve çağdaş şiirimizin önde gelen “erkek” temsilcilerinin ele alındığı incelemeyi 21 kadın şair birlikte hazırlamışsınız. Nasıl bir araya geldiniz ve bu kitabı hazırlarkenki amacınız neydi? Neyi görmemizi hedeflediniz?

Her şey okuduğum şiirlerin içindeki karakterleri merak etmemle başladı. Bu basit bir meraktan daha fazlasıydı; çünkü ilgimi çeken karakterlerin hemen hepsi kadındı. O kadınlara bakarak hem kendimin, hem de genel anlamda tüm kadınların nasıl bir gelişim gösterdiğini, nasıl konumlandırıldığını açıkça görebiliyordum. Çünkü toplumdaki her olguyu şiire bakarak anlamak mümkün. Bu düşünceyle 2009 yılında Tüyap’ta, Yasak Meyve bünyesinde “Fahriye Abla’dan Çanakkaleli Melahat’a” adlı bir panel düzenledik. Sonra kitap fikri gelişti. Kadın şairler, erkek şairlerin şiirlerindeki kadın karakterleri inceleyerek, hem erkeklerin gözünden egemen anlayışın kadın algısına, hem de kendilerine bakacaktı. Bu çalışmanın başka bir anlamı daha var. Şiir yazan kadın sayısının neden az olduğu ya da kadının şiire adını yazdırmakta neden geç kaldığı sorusuna da bir cevap niteliğinde bu kitap. Kısacası, kadınlar şiir aracılığıyla kendi sivil tarihlerini yazmak için ilk adımı attılar diyebiliriz.

Şiir yazmanın erkeğe has bir sanat dalı olduğuna inanılıyor bence. Siz de bunu gözlemlediniz mi?

Kadından şair olmaz anlayışı bizim edebiyatımızda da hâkim bir düşünce. Bunu zaman zaman açıkça dile getirenler olduğu gibi, hiç dile getirmedikleri halde aynı zihniyetle davrananların sayısı az değil. Adonis “kadından şair olmaz, çünkü kadının kendisi şiir” demiş. Bu, kadın şiirde ancak ilham kaynağı olur anlamına da geliyor. Dolayısıyla şiir yazmak erkek işidir Adonis’e göre. Bu zihniyetin ataerkil kültürle yakından ilişkisi var. Yani erkek otoritesine dayalı toplumsal örgütlenmede, erkeğin kurduğu dünyada, onun kurduğu dille yönlendirilen, şekillendirilen bir kadın modeli idealize ediliyor. Dolayısıyla bize öğretilen şeyler önceden belirlenmiş ve öngörülmüş. Meslek seçimlerimiz bile fiziksel özelliklerimiz bahane edilerek belirlenmiş. Oysaki şiir yazmak kas gücü gerektirmiyor. Veya şiir yazmak erkeksi bir iş değil. Bu yüzden, şiir yazan kadınlar kadınlık özelliklerini kaybetmezler.

Diyorsunuz ki erkek şairler idealize ettikleri ama gerçekte var olmayan kadınları anlattılar. Anladığım kadarıyla, Divan şiirinde de böyle, 20. yüzyılın şiirinde de… Geçerliliğini sürdüren bir şey mi bu?

Evet, o nedenle kitabın alt başlığı “Modern Türk Şiirinde Kadın İmgesi”. Çünkü kadın hala imge düzeyinde değerlendiriliyor. Kitapta kadın karakterleri inceledik ama incelerken şunu da gördük ki, aslında zihniyet çok da değişmemiş. Kadın, gelenekten gelen kadın algısıyla değerlendiriliyor hala. Cumhuriyet dönemine kadar olan süreçte kadın şiirde somut olarak yer almıyor. Cumhuriyet dönemiyle birlikte görünür olmaya başlıyor. Bu görünürlük onu bir hayal ürünü olmaktan kurtarsa da, gerçek anlamda birey olduğunun onaylandığı anlamına gelmiyor. İdeolojiler dün de, bugün de kadın üzerinden yürütülen politikalarla kurulmuş. Cumhuriyet ideolojisinde kadın medeniyetin temsilcisi olarak referans kaynağı olmuş, Cumhuriyet öncesinde de kadın dini referanslarla değerlendirilmiş, erkeğin hazzından korumak bahanesiyle kadını sokağa çıkarmayan bir anlayış sergilenmiş. Ama değişmeyen tek şey, namus kavramının her zaman için kadın üzerinden yürütülmesidir.

Divan şiirinin az bilinen şairlerinden Mihri Hatun’dan alıntıladığınız dizeleri dönüştürürsek; “maharetli, usta, kabiliyetli, becerikli, aklı başında” kadın şairler, geçmişte bu özelliklere sahip olan ya da olmayan erkek şairler karşısında ne sıkıntılar çektiler? En basiti, Mihri Hatun’un adını ben sizin kitabınızdan öğrendim… Halbuki çoktan bilmeliydik, öyle değil mi?

Öyle tabii ki. Ama yazılı tarihte kadınlar hep geri planda oldukları için bir çok kişinin bu isimleri bilmemesi normal. Divan şiir geleneğinde kadın şairlere dair çok fazla bilgi olmamasına karşın, son yıllarda bu konu üzerine yapılan çalışmalar var. Aslında acı olan, altı yüzyıllık Divan şiiri geleneğinde oldukça az sayıda kadın şairin kendisini var edebilmesi. Osmanlı toplumunda hâkim olan ataerkil anlayışın buna izin vermemesi diye özetleyebiliriz bu durumu. Kadının şiirde birey olarak kendini var edebilmesi, toplum içerisinde ne kadar var olduğuyla da ilintili bir durum. Dolayısıyla Divan şiiri geleneğinde kadının kendine yer açması, adından söz ettirmesi hiç kolay olmamış. Çoğu kadın şair isimlerini saklayarak, cinsiyetlerini belli etmeden şiirler yazmış. Aynı zamanda kadın şairlerin kendilerini kabul ettirmesi için ya da o çevreye girebilmesi için yüksek zümreden olması gerekiyordu. Mihri Hatun ve Zeynep Hatun gibi şairler ataerkil anlayışa karşı tepkilerini dile getirebilmiş ender kişiler. Özellikle o dönemde kadının kendinden söz etmesi ayıp sayıldığı için kendilerinden de, aşklarından da söz edemezlerken Mihri Hatun bu konuda cesur davranmış ve bazı tabuları yıkmış.

Tuhaf bir çelişki dikkatimi çekti: Kadın şairler aşktan söz ettiklerinde hafifsenir. Söz edebildikleri tek şey buymuş, bu da zaten pek önemli bir şey değilmiş gibi düşünülür. Oysa Mihri Hatun’un şiirlerinde aşktan söz etmesi aslında basbayağı kahramanlık. Bugün durum ne?

Bugün elbette kadının kendi aşkından söz etmesi daha kolay. Ama cinsellikten söz etmesi hala riskli. Aşkını cinsellikten arındırarak anlatmak daha kabul görür bir şey. Eğer bunu rahatlıkla anlatıyorsanız, sizi hafif biri olarak değerlendirmeleri çok mümkün. Doksanlı yıllara kadar şiirde kadınlar kendi cinselliklerini anlatmakta çok da rahat değillerdi. Ancak doksanlı yıllardan itibaren, özellikle de iki binli yıllarda bu konuda kadınlar artık cesurlar. Kendi bedenlerinden rahatlıkla söz edebiliyorlar. Bunun bize öğretildiği gibi utanılacak bir şey olmadığının farkına vardılar. En azından o bedenin sadece kendilerine ait olduğunu ve bu konuda tek söz sahibinin kendileri olabileceklerinin farkına vardılar. Asıl ayıp ya da pornografi, bir şeyin üstünü örtmek ve görmezden gelmekle başlar.

Kitabınızdaki erkek şairlerin şiirlerinden yola çıkarak kadının toplum içinde nasıl bir varoluş sürecinden geçtiğini, konumunun nasıl değiştiğini görebiliyor muyuz? Perdeleri sıkıca örtülü odalardan sokağa çıkışını takip edebiliyor muyuz? Şiir bu anlamda tüm bir sosyolojik süreci kanlı canlı bir şekilde bize gösteriyor mu?

Elbette sadece şiire değil, şarkılara, romanlara, sinemaya bakarak da toplumun geçirdiği değişimleri görebiliriz. Edebiyat eserleri dönemin toplumunu ve bireyleri anlamada, gerçeklikle kurmacanın örtüştüğü yerde bizlere önemli bilgiler verir. Edebiyatın yansıtma özelliği vardır. Dil araç olarak kullanılır ve estetize edilerek topluma anlatılır. Yazarın, şairin içinde bulunduğu zaman dilimi, bizi yazarın, şairin yaşadığı an’a da tanıklık ettirir. Dolayısıyla, yazılı metinlere bakarak kadının evden sokağa çıkma sürecine de tanıklık edebiliyoruz. Kadının birey olma mücadelesi Türkiye’deki kentleşme sürecinin ivme kazanmasıyla paralel gider. Yine altmışlı yıllarda dünyada başlayan özgürlük hareketlerinin bize yansımasıyla, yetmişli yıllarda kadın edebiyatı, özellikle de öyküde büyük bir ivme kazanmıştır.

“Erkeğin sistem tarafından sürekli iktidarla kışkırtılması da acıklı bir durum”

Kadın şairlerin aslında bir itirazı dile getirdiklerini, erkek şairlerin şiirlerindeki kadın imgesine karşı çıktıklarını söyleyebilir miyiz? Peki neden? Erkek şairlerin yarattığı, yazdığı kadınlarda eksik ya da yanlış olan ne? Erkek şairlerin, kadını tam olarak anlatmayı niçin başaramadıklarını düşünüyorsunuz?

İtiraz ettiğimiz şey, genel olarak toplumdaki kadın algısı ve cinsiyet ayrımcılığı. Doğa bizim cinsiyetimizi belirliyor ama toplumsal cinsiyeti kültür belirliyor. Kız ya da erkek doğmamız biyolojinin sonucudur. Bu, kadın ile erkek arasında biyolojik farklılıklar olduğu anlamına gelir. Hak ve özgürlüklerde eşit olmadığımız anlamına gelmez. Sorun bu kadar basit aslında. Erkek şairlerin şiirlerine baktığımızda toplumdaki kadın algısını görüyoruz. Ya da en azından onun uzantısı olan bir değerlendirmeyle karşılaşıyoruz. Bu, bir anlamda sevdiğimiz şairlerle de yüzleşmemizi sağlıyor. Sorunun kaynağı kuşkusuz şairler değil. Toplumsal cinsiyet dediğimiz, yani kadına kadın olma, erkeğe erkek olma ritüellerinin öğretilmesi ve bu öğretideki adaletsizlik. Ayrıca, erkeğin sistem tarafından sürekli iktidarla kışkırtılması da acıklı bir durum elbette.

Kadının erkek şairlerin şiirlerinde anne, eş, sevgili ve ilham perisi olma dışında bir işlevi ne zaman olabildi? “1950’li yıllara kadar kadın, şiirlerde birey olamamış. Gerçek anlamda görünür olması Orhan Veli ve Nazım Hikmet’le başlıyor” diyorsunuz…

Orhan Veli ve Nazım Hikmet’in şiirlerinde kadın ilk kez görünür oluyor ama asıl her haliyle görünür olması İkinci Yeni ile gerçekleşiyor. Burada kadın soyut bir kavram veya bir hayal ürünü değildir artık. Yaşayan, gerçek, gündelik hayatımızda karşılaşabileceğimiz kadınlar girmiştir şiire. Özellikle Orhan Veli’nin kadınları her an kapımızı çalıp içeri girebilecek kadar gerçek ve samimi karakterler. Nazım Hikmet’in kadınları ise sosyal statüleriyle de karşımıza çıkarlar. Bu kadınlar kimi zaman dava arkadaşıdır, kimi zaman sevgilisi ya da karısıdır. Ellilerde ise bir uyanış söz konusu. Ama o uyanış daha çok kadınların cephesinde oluyor. Sanırım asıl farkındalık altmışlı yıllarda başlıyor. Tüm dünyadaki özgürlük hareketi, kadınların hak arayışı ülkemizde de etkisini gösteriyor. Özellikle (öyküde) kadın edebiyatçıların sayısında bu yıllardan sonra artış olması, yetmişli yıllarda çok fazla kadın yazarın ortaya çıkması o özgürleşme ve var olma çabasının sonucu. Şiirde ise kadın hareketi ya da şiir yazan kadın sayısının artması diyelim seksenli yıllarda başlıyor. (Ondan öncesinde de Gülten Akın, Sennur Sezer gibi yol açıcı isimler var elbette.) Şiirde kadının bu kadar geç kalmasının nedenini Nazan Bekiroğlu “kadının altı asırlık divan şiiri geleneğinden mahrum kalmasına” bağlar. Erkek şairler yarışa altı asırlık bir avansla başlamıştır ona göre.

Nazım Hikmet’i de kadını geleneksel algı çerçevesinin dışına çıkarmadığı için eleştiriyorsunuz. Egemen erkek algısı hayatın her alanında olduğu gibi şiirde de baskındı diyebilir miyiz? Başka kimleri sayabilirsiniz?

Kitapta Nazım Hikmet ile ilgili yazıyı Nilay Özer yazdı. Onun söylediklerini önemsiyorum. Nazım Hikmet kimi şiirlerinde kadını olumlayan, erkek bakışını eleştiren şiirler yazsa da, genel anlamda geleneksel bir algıyla kadına yaklaşıyor. Nazım Hikmet kadını sahiplenir ama “kadınlarımız bizimdir” söylemi, kadının kendinden önce yanındaki erkeğe ait olduğu düşüncesini yansıtıyor. Yani kadın Nazım’ın şiirlerinde gerçek anlamda özgürleşmemiştir. Egemen anlayış, kadının “ikinci cins” olarak görme algısı, hayatın her alanında olduğu gibi, elbette şiirde de karşımıza çıkıyor. Bugün de bu anlayış o kadar katı olamamakla beraber devam ediyor.

“Erotizmin ön plana çıkması da İkinci Yeni’nin özelliklerinden biri”

İkinci Yeni, şiire ne yaptı? Şiirimizde kadın imgesi açısından neleri değiştirdi?

Ellili yıllar önemli bir dönem. İkinci dünya savaşı bitmiş, Türkiye tek partili dönemden çok partili döneme geçmiş. Tarımda modernleşmenin başlamasıyla büyük kentlere göçün yoğunlaştığı, sanayileşme çabaları ve kentleşmenin hız kazandığı bir süreç ellili yıllar. Diğer taraftan kurulan ve kurulması devam eden yeni düzenin bozulmaya başlandığı; dünyadaki kapitalist sisteme eklemlenen, Amerika’yı model alan bir Türkiye vardır. Böylesi bir değişimin yaşandığı bu süreçte 1950’li yıllarda Türk şiiri, İkinci Yeni’yle farklı bir boyut kazanır. Şair içinde bulunduğu toplumsal yapının, aşk, mekân, zaman gibi birçok algısını artık geçmişteki bilgiyle aktarmaz. Yeni şiir, kentleşmenin ve kalabalık kentlerde yaşayan, hem kendisine hem de diğer insanlara yabancılaşan ve yalnızlaşan insanının şiiridir. Bu, aynı zamanda toplumdaki değişimin de aynasıdır. İkinci Yeni’de kadın; sosyalleşen ve dışarı çıkan, cinselliğiyle veya huzursuzluğuyla, hayata bakışıyla capcanlı, somut bir halde karşımıza çıkar. Erotizmin ön plana çıkması da İkinci Yeni’nin özelliklerinden biridir. Toplumdaki bu değişimin, kentleşme sancılarının, bireyin içindeki çatışmanın yeni şiire yansıdığını görürüz.

Peki ya kadın şairler? Onlar kadını hangi imgelerle sunuyor okura?

Kadın şairlerin şiirlerindeki kadınlara baktığımızda, hem kendi yaşamlarından, hem yaşanmışlıklardan yola çıkılarak anlattıkları kadınları görürüz. Bu kadınlar kimi zaman anne, kimi zaman eş ya da sevgili olarak karşımıza çıktıkları gibi politik duruşlarıyla da şiirdeki yerlerini alırlar. Mesela; Gülten Akın’ın şiirlerinde ezilmiş, susturulmuş kadınların sesini duyarsınız. Ama bu kadınlar ezilmişliğe karşı mücadele ederler. Gülten Akın’ın “Kestim Kara Saçlarımı” demesi boşuna değildir. Orada isyan ve başkaldırı vardır. Ya da Didem Madak’ın şiirlerinde hırçın, başkaldıran, dalga geçen, hayata pabucunu ters giydiren ama çocuksu bir yalınlıkla da bakan bir kadın profiliyle karşılaşırız. Bunu örneklerle çoğaltmak mümkün. Son yıllarda yazılan şiirdeki kadın sesinde, cinsellikten korkmayan cesur söylemlerin, anarşist bir tavrın da hâkim olduğunu görüyoruz.

“Fahriye Abla, gelecekte yazılacak bireyin şiirinin öncülüydü”

Ahmet Muhip Dıranas’ın Fahriye Abla şiiri edebiyatımız açısından niçin çok önemlidir? Üstelik Dıranas enteresan bir şair. Neredeyse hayattan bütünüyle kopuk gibi görünen birçok şiiri varken, tutup günün birinde Fahriye Abla’yı yazıyor ve okuru bir anda son derece canlı, adeta soluk alan, dokunabileceğimiz kadar gerçek bir kadın imgesiyle buluşturuyor.

Fahriye Abla şiiri 1935 yılında Varlık dergisinde yayınlanmış ve yayınlandığı dönem şairler arasında tartışmalara neden olmuş. Bugün baktığımızda Ahmet Muhip Dıranas ismi Fahriye Abla şiiriyle özdeşleşmiş durumda. Hatta şairin diğer şiirlerinin önüne geçecek kadar popüler olmuş bir şiir Fahriye Abla. Bu şiir, o dönem için toplumsal değişimi simgeleyen, aynı zamanda gelecekte yazılacak olan bireyin şiirinin öncülü olması açısından önemlidir. O döneme kadar şiirde kadın bu kadar ayrıntılı, bir roman kahramanı gibi tasvir edilmiyor. Üstelik gündelik hayatta karşılatabileceğimiz kadar gerçek ve sıcak bir karakter Fahriye Abla. Bu kadar sevilmesinin nedeni de bu olsa gerek.

“Çanakkaleli Melahat bir sivil kahramandır”

Bir genelev patroniçesi olan Çanakkaleli Melahat’ten bahseder misiniz? Gerçekten yaşamış olup olmadığını bile bilmediğimiz bu karakterin sadece Ece Ayhan şiiri için değil, genel olarak şiirimiz için önemli olduğunu söylüyorsunuz…

Çanakkaleli Melahat’ın gerçek olup olmadığı bilinmiyor. Bunun pek de önemi yok. Önemli olan şiirde Çanakkaleli Melahat kimliğiyle bir kadının var olması. Neden önemli? Çünkü sivil tarihin sivil kahramanıdır o. Ece Ayhan’ın toplumun ve statükonun onayladığı bir karakterle değil, dışlanan, dışarıda bırakılan bir kadın aracılığıyla sivil tarihimizi anlatması manidardır. Çünkü kadın hangi sosyal statüde olursa olsun, tarihi boyunca ötelenmiş, Simone de Beauvoir’nın deyimiyle “ikinci cins” olarak değerlendirilmiştir. Bu nedenle de kadın zaten sivildir. Çanakkaleli Melahat bu anlamda önemli bir simgedir.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment