Egoist okur

DÖVÜŞ GECESİ: Başrol seyircinin!

Hayır yanlış söyledim aslında, seyirci bu oyunun sadece metin yazarı ve yönetmeni.

Başrolde olan, star payesi taşıyan, çoğunluk. Seyircinin çoğunluğu. Ama tabii bunu anlamak için oyunun bitmesi ve Rage Against the Machine‘i dinlemeye başlamanız gerekiyor.

Yok, spoiler vermeyi kesmeliyim, yoksa ipin ucunu kaçıracağım. Onun yerine daha makul bilgiler vereyim.

Dövüş Gecesi bana elbette geçen haftaki  yerel seçimleri ama ondan da önce simülasyon kavramının yaratıcılarından Baudrillard‘ın Siyah Anlar kitabında okuduğum bir şeyi hatırlattı…

TV dizisi Dallas’ın sezon finallerinden birinde JR vurulmuştu. Yapımcı Lorimar, dizinin bütün oyuncularıyla ayrı ayrı birer JR’ı vurma sahnesi çekeceğini açıkladı. Bununla da kalmayacak, yeni sezonun ilk bölümü, bütün bu oyuncularla her türlü olasılık düşünülerek sayısız farklı kombinasyonla çekilecekti. Böylece JR’ı vuran kişi kim olacaksa onu canlandıran oyuncu bile önceden gerçeği bilmeyecek ve kimsenin, sırrı basına sızdırma ihtimali olmayacaktı. Senaristler kimin katil olacağına son dakikada karar verecekti.

Bu bir televizyonda seçim simülasyonuydu. Dövüş Gecesi’yse tiyatroda seçim simülasyonu…

Neticede Bilsardotta Salonu‘nda 1890’ın katkılarıyla sahnelenen Dövüş Gecesi’nin yönetmeni Murat Daltaban‘la bir röportaj yaptım. İşte seyirciyi de performansın aktif bir parçası, dahası olup bitenlerin yegâne sorumlusu haline getiren oyunla ilgili konuştuklarımız…

Arada eski ABD başkanlarından Ronald Reagan ve var olup olmadığından bir türlü emin olamadığımız bir ayı var.

Gülenay Börekçi

dovus gecesi egoistokur murat daltaban gulenay borekci dallas 1

DOT’un seyircinin oylarıyla yol alan ve yön değiştiren bir “demokratik sistem simülasyonu” olarak tarif edilen yeni oyunu Dövüş Gecesi insana önce kaçınılmaz olarak geçen haftaki yerel seçimleri sonra da televizyon ve sahne dünyasının dökülmeye her an hazır ışıltısını hatırlatıyor… Zaten oyun sahne içinde sahne, perde arkasında perde, beş oyuncu ve bir sunucudan oluşuyor. Kimin gideceğine, kimin kalacağına karar verense, girişte eline verilen elektronik bir cihaz aracılığıyla, bizzat seyirci. Karanlıkta bir yandan cihazın tuşlarına dokunarak oy veriyor, bir yandan da modern seçim sisteminin tuzaklarını keşfetmeye çalışarak “neye göre oy veririz”, “bizi belli bir adaya oy vermeye iten şey nedir”, “seçmen ve adaylar arasındaki ilişkinin derininde ne yatar” gibi seçim sürecine dair kritik bazı sorulara cevap arıyoruz.

Bu hafta Bilsardotta Salonu’nda, 1890’ın katkılarıyla sahnelenen Dövüş Gecesi’nin yönetmeni Murat Daltaban’la bir röportaj yaptım. İşte seyirciyi de performansın aktif bir parçası, dahası olup bitenlerin yegâne sorumlusu haline getiren oyunla ilgili konuştuklarımız…

Dövüş Gecesi’nde bir sunucuyu ve aralarından seçim yapmamız gereken siyasi ideolojilerden, ekonomik programlardan, dini inançlardan bağımsız beş partiyi seyrederken seçim denen şey, show business’in bir parçasıymış gibi geldi bana…

Haklısınız. Sadece sahnede beş parti yok. Beş insan, beş farklı hayat biçimi arasından seçim yapıyor seyirci. Sizin ve benim gibi beş sıradan insan… Ama bununla bile beklenmedik sonuçlara ulaşılabiliyor. Yazar Alexander Devriendt oyunu tasarlarken, seçimleri bir boks ringine benzetmişti. Ben sahnelerken daha farklı bir yorumu tercih ettim. Seçim denen şey sizin de söylediğiniz gibi show business’in bir parçası. Bu yüzden oraya kırmızısı çok baskın bir perde ekledim mesela. Şu bile yeterli buna ikna olmak için, ABD’nin en tartışılan başkanlarından Ronald Reagan eski bir Hollywood aktörüydü. Oyunun başındaki “Ormandaki Ayı” hikayesi onun seçim propagandası için hazırlanan reklam filminden alındı mesela.

dovus gecesi egoistokur murat daltaban gulenay borekci 1

Ne deniyordu tam olarak, hatırlatır mısınız?

“Ormanda bir ayı var. Birileri görüyor, birileri görmüyor. Bazılarına göre ehlileşmiş, bazılarına göre kötücül ve tehlikeli. Kimin haklı olduğundan kimse tam olarak emin değilse, o ayı kadar kuvvetli olmak daha emniyetli bir yol sayılmaz mı? Tabii orada gerçekten bir ayı varsa.” Ormandaki ayı, Sovyetler’i simgeliyordu, Reagan da insanların en derin şüphelerini, korkularını harekete geçirmişti. Başkan olmasını buna borçluydu. Her neyse, ben de sahnede manipülasyon ve imitasyonun had safhada olduğu bir ortam yaratmaya çalıştım ve bunların, etkilenmeye zaten çok açık kişiler olan seçmenleri nereye taşıyabileceğini göstermeyi denedim. Siz 6 dediniz ama oyunda 7’inci bir karakter var; seçmen. Seyirciler çıkıp giderse ya da kalır ama oy vermeyi reddederlerse oyunun hiçbir şekilde ilerlemesi mümkün değil.

Manipülasyona açık kişiler dediğiniz seçmenler farkında olmadan nereye gidiyor?

İşte orası çok sert. Bir labirent var; girdikleri noktayla çıktıkları nokta aynı. Onlara bir enstrüman veriliyor, seçsinler diye. Oy hakları var, yok değil. Ama enstrümanı ellerine aldıkları andan itibaren, karşılarındaki altı oyuncunun manipülasyonu da başlıyor ve böylece seçmen sürüklendikçe sürükleniyor… Seyirciler seçimlerini adayların yarattıkları illüzyonlar içinde yapıyor. Finalde seçmenin kendini getirdiği noktayı hatırlayın, çok acıklı değil mi?

Kesinlikle. Üstelik oyunun seyirciyi mutlu edecek bir finalle mutlu etme şansı yok gibi, var mı?

Yok. Ama tabii bu bir tiyatro oyunu, gerçek hayatta işler bu kadar sert olmak zorunda değil. Veya öyle mi, bilmiyorum. Seyirciye şunu söylüyor bu oyun: Siyaset arenasında akılla, entellektle yaptığınızı zannettiğiniz bir sürü seçiminizde aslında dışarıdan yönlendirmelerle hareket ediyor olabilirsiniz ve belki de hiç tahmin etmediğiniz halde gösteri toplumunun bir parçasısınız. İşler bu kadar basit olabilir, lütfen bunun üzerine düşünün…

Seyirci olarak ilk seyrettiğinizde ne hissetmiştiniz?

İnsan çok vahşi bir dünyayla karşı karşıya olduğunu hissediyor seyrederken ve o vahşi dünya kendi katkılarıyla yaratıldığı için de çok canı sıkılıyor, huzuru kaçıyor. Demokrasi, oy verme sistemi, çağdaşlık, entelektüel seviye; hepsi darmadağın oluyor ve geriye ilkel güdüleriyle hareket eden bir canlı kalıyor…

Sonuçta kazanan her zaman çoğunluk ve bunun tek tek şahıslar olarak bizi mutlu etmesi zor… Gibi mi?

Evet öyle.

Oyundan hangi karakterlerin hangi sırayla atıldığı her gece değişiyor mu?

Kesinlikle. Seyirci profiline göre… Seyirciler her gece aynı değil ki atılan oyuncuların sıralaması aynı kalsın.

Dövüş Gecesi hayran olunacak türden zorlu bir çalışma. Oyunun ilerlemesi için seyircinin oylarına göre belirlenen sayısız kombinasyon var. Anladığım kadarıyla, oyuncular da bu olası kombinasyonları gözeterek çalışmış ezberlerini.

Bu açıdan gerçekten bizi zorlayan ama çalışırken de çok zevk aldığımız bir oyun oldu.

Son sorum şu: Dövüş Gecesi’ni sahnelemeye seçimlerden iki hafta önce başladınız ama aylarca hatta önümüzdeki sene devam edecek. Risk değil mi bu? İnsanlar, “Yeter artık, bundan sonra seçimleri hatırlamak bile istemiyorum” derse ne olur?

Eğer seçim sonrasında seyirci sayısı azalırsa bunu görmek isterim. Seyirci sayısındaki iniş çıkışlar ve dalgalanmalar da ilgimi çekiyor. Sırf bu oyunda değil, her oyunda… Hele bu, bence hiç zamana ve mekana hapis bir oyun değil. Bu oyunun mekanı ve Türkiye’yle ilişkisi benim için bir nevi sosyoloji laboratuarı… Seyirci seçimlerden sonra da artık başka bir zihinle, başka türlü bir deneyimi tecrübe etmiş olarak gelecek. O yüzden oyunla alakalı seçimlerin sonrasında yaşanacakları da merak ediyorum açıkçası.

Gülenay Börekçi

Yazan: Alexander Devriendt. Yöneten: Murat Daltaban. Çeviren: Melisa Kesmez. Oyuncular: Ece Dizdar, Gizem Erdem, İbrahim Selim, Mert Öner, Pınar Töre, Serkan Altunorak, Tuğrul Tülek

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment