Egoist okur

Dünyanın şairi Üsküdar’da: İŞTE BUNLAR HEP ŞİİR…

İstanbul’un en güzel, köklü tarihiyle en etkileyici semtlerinden biri olan Üsküdar, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da şairlere ilham veriyor. II. Uluslararası Üsküdar Şiir Festivali sebebiyle, 15 ülkeden 33 şair, 16 Nisan’a kadar Üsküdar’da buluşuyor, şiirden, edebiyattan, hayattan konuşuyor… İşte şiiri, heyecanı ve İrlandalı ünlü şair ve romancı Nick Laird’in de aralarında bulunduğu özel konuklarıyla II. Üsküdar Şiir Festivalinden ayrıntılar…

İstanbul’a bugün döndüğüm için önceki günlerin etkinliklerini, ne gibi değişiklikler olduğunu açıkçası bilmiyorum ama nasılsa programı internet üzerinden okuyabiliyoruz. Gidelim, izleyelim… Rastlaşırsak, öncesindeki etkinlikleri sizden dinlerim :)

Gülenay Börekçi

uskudar siir festivali egoistokur gulenay borekci

II. Uluslararası Üsküdar Şiir Festivali’nin 33 konuğu

9 Nisan’da başlayan ve Türkiye’nin yanı sıra, Arjantin, Suriye, Birleşik Arap Emirlikleri, Almanya, Arnavutluk, Ürdün, Kuzey İrlanda, ABD, Fas, Güney Afrika, İzlanda, Makedonya, Macaristan, İngiltere, Jamaika’dan 33 şairi İstabullularla buluşturan II. Uluslararası Üsküdar Şiir Festivali, 16 Nisan’a kadar sürüyor.

Üsküdar Belediyesi’nin düzenlediği festivale katılan bizden isimler arasında Mustafa Muharrem, Cevdet Karal, Hayriye Ünal, Baki Ayhan T., Eren Safi, Adem Turan ve Sıddık Ertaş var. Dünyadan konuklara gelince… Ürdünlü şair Hisham Bustani, Kuzey İrlandalı şair, romancı Nick Laird, Jamaikalı şair, müzisyen Mutabaruka, Suriyeli şair, aktivist Ammar Rajab Tabbab ve Birleşik Arap Emirlikleri modernist edebiyatının güçlü isimlerinden şair, yönetmen Nucûm el-Gânim ilk akla gelenler..

Çocukluğunu Sovyetler Birliği döneminde ailesinin muhalif kimliğinden ötürü ev hapsinde geçirmek zorunda kalan ve ilerleyen yıllarda Arnavutluk şiirinin en özgün ve güçlü seslerinden olan Luljeta Lleshanaku ile aile içi şiddet konusundaki aktivist tavrıyla da bilinen Macar şair Janos Csepregi çeşitli etkinliklerde şiirlerini okuyacak. Öteki ağır toplarsa, Güney Afrika’nın en önemli performans şairlerinden Lebo Mashile, ses şiir performanslarında mizahı güçlü bir şekilde kullanan İzlandalı Eirikur Örn Norddahl, İngiltere’nin parlayan genç şairlerinden T.S. Eliot ödüllü Jen Hadfield, Türk edebiyatına küçümsenemeyecek katkıları olan ve bu yüzden Nazım Hikmet Şiir Ödülü kazanan Amerikalı şair Mel Kenne, Arap edebiyatının önde gelen temsilcilerinden Faslı şair Mohammed Bennis, Suriyeli muhalif şair Mahmoud Eltawil, Arjantinli şair, yazar, çevirmen Jona Burghardt, Türkçe şiirler yazan Alman şair ve fotoğrafçı Achim Wagner, Makedonya’nın en etkili genç şairlerinden Gjoko Zdraveski…

uskudar siir festivali egoistokur gulenay borekci mutabaruka

Jamaikalı şair müzisyen Mutabaruka da geliyor

Jamaica doğumlu bu karizması yüksek Rastafarian şair, aynı zamanda müzisyen ve aktör. Şiirinde cinsiyetçilik, siyaset, ayrımcılık, yoksulluk, ırk ve din meseleleriyle ilgileniyor. Festival direktörü İsmail Kılıçarslan’dan öğrendiğime göre, etkinlik boyunca burada olacak hatta 16 Nisan’daki kapanış gecesinde, grubu High Times Band’le bir de konser verecek.

Mutabaruka’nın gerçek adı Allan Hope ama dünya onu seçtiği Rwanda dilindeki ismiyle tanıyor. Hayranları içinse sadece “Muta”… Müzisyenliğinden bahis açıldığında, “Şarkıcı falan değilim” diyor. “Fakat ne yaparsınız ki uzun uzun konuştuğumda insanların sıkıldığını fark ediyorum ve ara sıra şarkılar söyleyerek onları canlandırıyorum. Altın zincirleri ve renkli giyimiyle dikkat çeken Muta şarkılarında, Yeni Dünya’nın siyah Amerikalılarla ilgili politikalarını eleştiriyor, kimi zaman da mesajlarının daha iyi anlaşılması için dramatik gösteriler yapıyor, mesela boynundaki zincirleri sert bir hareketle söküp çıkarıyor. Onu Üsküdar’da dinlemek ve izlemek ilginç bir deneyim olacak.

uskudar siir festivali egoistokur gulenay borekci nick laird

Nick Laird: “Yazmak politik bir eylemdir”

İrlanda şiirinin William Butler Yeats’ten sonraki en büyük ismi olduğu söylenen Nobel ödüllü Seamus Heaney’nin övgüyle bahsettiği Nick Laird, şiirleri ve romanlarıyla birçok önemli ödülün sahibi oldu. Şair olarak Seamus Heaney, romandaysa Ian McEwan ve Nick Hornby’ye hayran. Esas mesleği olan avukatlığı terk ederek geçtiği edebiyata şiirle başlamış olsa da, çocukluğu 1990’ların başında, Kuzey İrlanda’nın o en belalı döneminde, yani İrlandalıların “Na Trioblóidí” adını verdiği iç savaş sırasında geçen Belfastlı genç romancılar kuşağının en önemli temsilcilerinden biri aynı zamanda.

Öğrense hoşuna gitmeyeceğini bilsem de, hakkındaki en parıltılı bilgiyi vermek isterim: Nick Laird, üniversiteden beri arkadaş olduğu Zadie Smith’le; hani şu “İnci Gibi Dişler”, “Güzelliğe Dair”, “Bugün Farklı Düşünüyorum” gibi kitapların yazarı olan Jamaika kökenli İngiliz edebiyatçıyla yıllardır evli. Onları “Edebiyatın süperstar çifti” yahut daha kötüsü “Mr. & Mrs. Smith” diye anan İngiliz tabloid gazetelerine fena halde sinir olduğu için “yabani” diye anılmayı tercih ediyor ve “Yanlış sebeplerle, yani evli olduğum kişiden ötürü benimle ilgilenenlerin sorularını cevaplamak açıkçası pek de arzuladığım bir şey değil” diyor. Aslında genel olarak şöhret kavramından tiksiniyor. “Hastalıklı bir durum söz konusu. Eskiden hayran olunacak, kusursuz erkeklerle kadınları piyasaya sürerlerdi, şimdiyse tam tersi, insana nefret etmekten başka çare bırakmayan şöhretler çıkarıyorlar. Milletin bu garabet tipleri acı çekerken yahut bir biçimde ‘cezasını bulurken’ izlemeye bayılması da çok acayip; bana hüzün veriyor. ‘Şöhret kişinin yüzünü oburca yiyen bir maskedir’ diyen John Updike’ı hatırlıyorum.”

Röportajlarına bakıyorum, bir tanesinde bisküvi ve keklerden, elmalar ve eriklerden, Nabokov’dan söz ediyor… Aynı röportajda, sanatıyla ilgili şunu anlatıyor: “Şiir de roman gibi kurmacadır. Daha doğrusu psikodrama gibidir, kendini başka birinin yerine koyarak onun zihninde, ruhunda dolaşırsın. Seamus Heaney’nin ‘Bir Tabiat Bilimcinin Ölümü’ şiirini okuduğumda dünyam altüst olmuştu. ‘Kendi şiirini yaz’ diyordu Heaney bir bakıma ve sen, söyleyecek bir sözün yok zannetsen de hayatının yazılmaya değer olduğunu sana açık ve seçik bir biçimde ifade ediyordu.”

Öğrendiğime göre, geçmişinde takılıp kaldığı bir yer var; tüm depresyonunu ve şiddetli ölüm korkusunu “borçlu olduğu” bir yer… “Na Triobloidi” denen o bombalama hadiseleri sırasında İrlanda’da geçen çocukluğu… “Her şeyin ne kadar tuhaf olduğunu oradan uzaklaşana kadar anlayamamıştım. Okul yolunda askerlerin bizi durdurup çantalarımızı aramalarını normal sanıyor, ‘Hayat besbelli böyle bir şey’ diye düşünüyorduk. Oysa maskeli adamlar yolları kestiği için okula gidememem, o adamların önlerine gelen her şeyi yakıp yıkması, mesela babamın çalıştığı yerin camlarını aşağı indirmesi hiç de normal değildi. Yıllar sonra, Londra’daki evimizin hemen önünde bir arabanın motoru infilak etti ve ben, dehşete kapıldım. Çocukluğumun bende açtığı yaraların üstesinden henüz gelemediğimi de işte o zaman anladım.”

Sözde trajedilerin yarattığı gerçek acıların şiiri

Bir şair Kuzey İrlanda, Çin ve Haiti’den gelmişse, ondan sanki hep politik olması bekleniyor. Londralı veya New Yorklu yazarlarsa buna mecbur değil… Siz, politik bir edebiyatçı mısınız?

Kuzey İrlanda halkı o dönemde her taraftan saldırıya uğradı, belki de buna biz izin verdik. Geçmişte ve bugün olanlar, beni öfkelendiriyor. Öldürülen arkadaşlarım konusunda ya da barışa giden yolda yaşananları hatırlayınca kendimi sakinleştiremiyorum. Şiirimde, sadece bu öfkeyi değil, kederimi ve umudumu da dile getirmeyi deniyorum. Yazmak, hakim anlatıyı etkisiz hale getirme, yıkma çabasıdır. İstatistikleri yazarak şahsileştirir, rakamların üzerine yüzler çizer, onlara isimler verirsiniz. Bu şüphesiz siyasi bir eylemdir. Şu da var: Neticede yazarken mutlaka belirli bir şeyle meşgul olursunuz ve kalemi elinize alıp bu şeyi yazıya döktüğünüzde zihninizde belirli bir hiyerarşi oluşur. Duygular arasında, anılar arasında, düşünceler arasında… Kâğıt üzerinde bir hiyarerşi oluşturmak politik bir eylem değilse, nedir?

O halde iyi sanat öfkeden mi çıkar?

Öfkenin itici bir güç olduğu muhakkak. Eh, benim gezegenim de Mars zaten. “Go Giants” adlı kitabımda, ölümü ne şekilde efsaneleştirdiğimizi, onu nasıl bir ideaya dönüştürdüğümüzü anlatıyorum. Ölüm soyut bir idea değildir, tam tersi şüphe götürmeyecek kadar fiziksel ve somut bir şeydir. Ben de işte şiirlerimde sözde trajedilerin yarattığı gerçek acılarla ilgileniyorum.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment