Egoist okur

Edebiyatçıların vazgeçemedikleri alışkanlıkları

Biri istiridyesiz yazamıyor, diğeri fıstıksız düşünemiyor. Zihnini koyunun koyusu kahveyle açan da var, elma sirkesiyle açan da… Peki ya koegzistans? İşte edebiyatçıların yazma rutinleri…

Gülenay Börekçi

Yazarların yaratma süreci esnasında vazgeçemedikleri alışkanlıkları var. Mesela Walt Whitman güne istridye ve etle başlamazsa iyi yazamıyormuş, Gustave Flaubert ise yumurtalı, sebzeli, peynirli ve meyveli hafif bir kahvaltının üzerine bir fincan soğuk çikolata içiyormuş. Marcel Proust koyunun da koyusu bir fincan kahveyle açıyormuş zihnini. Bazı yazarlar azı tercih ediyorlarmış. Bugünkü diyet ve sağlıklı beslenme çılgınlığının öncülerinden olan şair Lord Byron şişmanlamamak için içtiği suya elma sirkesi katıyor,  yazarken sürekli bundan içiyormuş. Kafka süt bağımlısı, Emily Dickinson ekmek sevdalısıymış. Günümüze gelirsek; Lemony Snicket ya da gerçek adıyla Daniel Handler durmadan çiğ havuç yerken, Vendela Veda’nın karşı koyamadığı tutkusu yer fıstığı oluyormuş. Peki hepsi bu mu? Yazarların yaratıcı süreçteki alışkanlıkları hep yeme içmeyle mi alakalı? Değil tabii. İşte birkaç güzel örnek daha…

Franz Kafka

Yazmak için olası tek yol

Franz Kafka günde 12 saat, sanki bu fırsatı kaçırırsa bir daha yapamayacakmış gibi bir inatla yazarmış. Şöyle ki…

Sigorta şirketinde sabah 08:30’dan öğleden sonra 14:30’a kadar çalışıyormuş. Saat 15:30’da öğle yemeği yiyor ve 19:30’a kadar uyuyormuş. Ardından biraz spor yapıp ailesiyle akşam yemeği yiyor, gece 23:00’te de yazmaya başlıyormuş. Bir, bazen iki saat mektupları ve günlükleriyle ilgilendikten sonra, “o günkü gücüne ve şansına bağlı olarak” sabah 06:00’ya kadar çalışıyormuş. Bu rutin kimi zaman onu hasta edecek kadar yoruyormuş ama Kafka yine de değiştirmiyormuş. Nişanlısı Felice Bauer kendini biraz daha az yormasını istediğinde, onu şöyle cevaplıyormuş: “Olası tek yol bu benim için, başka yol yok. Dayanamazsam, kötü. Ama dayanmayı öğreneceğim.”

Aziz Nesin

Zora geldikçe ‘koegzistans’

Yazdığım ortam, yazacağım türe göre değişir. Çok ciddi yazacaksam odanın kapısını, penceresini sımsıkı kapatırım. Masamda bir iskelet kafası durur. Yoğunlaşabilmem için evde ölü sessizliği olması, bu derin sessizlik içinde sürekli müzik çalması gerekir; Brahms, Bach, Beethoven’i dinlerim. Dikkatimin uyanık kalması için odanının ısısı 16 dereceyi geçmemelidir. Dolayısıyla yaz aylarında ciddi yazılar yazamam, sıcaktan yazılarım mizahi olur. Milli eserleri de yine bu atmoser içinde yazarım. Yalnız yazdığımın milli olması için, masamda buzlu rakıyla sakız leblebisi bulunmalıdır. Zora geldikçe rakı içerek kafayı bulurum. Yazımın evrensel bir düzeye ulaşması için, viskiye votkayı karıştırıp yaptığım ve adını ‘koegzistans’ koyduğum içkiden içerim. Romantik ve lirik yazılar yazmak için dağ başında ya da deniz ve göl kenarındaki otellere çekilirim. Mizah yazılarımı da ya hamamda ya da hayvan pazarlarına yakın çok gürültülü yerlerde yazmayı yeğlerim.

Jean-Christophe Grangé

Çay, yoğurt ve trash metal

Grangé’la röportajımızdan aynen alıyorum: “Neredeyse askeri bir disiplinle bağlı olduğum bir hayat düzenim var: Sabah 4’te uyanıp 8’e kadar yazıyorum. Saat 10’a kadar biraz şekerleme yapıp 10’da yeniden yazmaya başlıyorum. Bu böyle sürüyor. Öğle yemeği, ardından uyku, sonra yazı… Uyandığımda kendimi öyle canlı ve enerjik hissediyorum ki o hissi hep yakalayabileyim diye gün içinde aralıklarla birkaç kez uyuyorum. Tek istisnam kayak yapmak için çıktığım kış tatilleri. Yani şubat ayında pek yazmıyorum. Yazarken yanımda hep çay, yoğurt ve müzik oluyor. Bütün gün müzik dinliyorum. Yüzde 70 opera, yüzde 30 yeni ve gürültülü trash metal albümleri…”

Haruki Murakami

Kendi kendine hipnoz

“Roman yazma havasına girmişsem, sabah 04:00’te kalkar, yaklaşık 5-6 saat çalışırım. Öğleden sonra 10 kilometre koşar veya 1500 metre yüzerim. Bazen ikisini de yaparım. Sonra biraz kitap okuyup müzik dinlerim ve saat 21:00’de yatarım. Hayatım boyunca bu rutini tek bir gün bile değiştirmedim. Tekrarlar çok önemlidir hatta bana sorarsanız sihir gibidirler. Onlar sayesinde, daha yüksek bir zihinsel seviyeye ulaşabileyim diye kendi kendimi hipnotize ettiğimi söyleyebilirim. Fakat bu zihinsel durumu 1 yıl hatta 6 ay muhafaza etmek bile maddi manevi büyük efor harcamayı gerektirir. Özetle roman yazmak zorlu bir mücadelede ayakta kalmak gibidir, romancıya sanatsal yetenek kadar fiziksel güç de gerekir.”

Stephen King

Önce bir vitamin, sonra müzik

“Yazmak için masamın başına geçtiğimde yaptığım belirli şeyler vardır. Başlamadan bir bardak su veya bir fincan çay içerim ve yaklaşık 08:00’de işe başlarım. Ağzıma önce bir vitamin atarım, sonra müziğin sesini açarım ve hep aynı koltuğa otururum. Masamın üzerindeki kağıtlar da düzenlidir. Hep aynı yerde dursunlar diye özel gayret sarf ederim. Bunları her gün aynı biçimde yapmamın sebebi zihnime ‘Hazır ol! Az sonra hayal etmeye başlayacaksın’ mesajını vermektir.”

Yarı zamanlı yazarlık ve uyku ilaçları

+ Simone De Beauvoir’a göre Jean Genet, bir şey üzerinde çalışıyorsa, altı ay boyunca günde 12 saat yazıyormuş. Sonra bu rutine ara veriyor ve bir daha yeniden yazmaya başlayana kadar kalemi, kağıdı eline almıyormuş.

+ W.H. Auden, 20 yıl her sabah uyku hapı almış. Yazdığı gecelerin ardından uyumak için de tek çaresi buymuş. İlaç bağımlılığını, “Zihninin mutfağında zorunlu olarak başvurulan bir enerji koruma şekli” olarak tarif ediyormuş.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
One Response to “Edebiyatçıların vazgeçemedikleri alışkanlıkları”
  1. emre says:

    Aziz Nesin’in kendisine yönelttikleri nasıl yazıyorsun sorusuna verdiği mizahi cevap yukarıdaki. Devamında şöyle diyor aslında: “Hiçbir Türk yazar, yazı yazması için uygun bir ortam arayacak duruma gelmemiştir. Nerede, neresini, nasıl bulursak orada yazmak zorundayız.”

Leave A Comment