Egoist okur

Egoist Okur’dan 9 güzel kitap tavsiyesi

Kim “Don Quijote”yi Vladimir Nabokov’dan öğrenmek istemez? Siyah rengin de bir tarihi, hikayesi olduğunu öğrenmek kime ilginç gelmez? Peki sanatçıların günlük çalışma, üretme ritüellerini öğrenmek ya da W.G. Sebald’ın ölümünden sonra yayınlanan başyapıtını okumak?

Başka kitaplar da var listemde… Mesela Ahmet Sami’nin ödüllü tiyatro oyunundan romana dönüşen eseri… Kevin Wilson’dan dünyanın merkezine kazılan tünelde yaşananlar… David Ebershof’un Oscar’a aday bir filme dönüşen romanı “Danimarkalı Kız”… Şair Pablo Neruda’nın bir postacıyla dostluğunu anlatan dokunaklı roman… Kemal Varol’dan Arkanya’nın sihirli hikayesi…

nabokov kevin wilson ahmet sami sebald egoistokur

Vladimir Nabokov, Kevin Wilson, W.G. Sebald, Ahmet Sami 

Don Quijote Dersleri, Vladimir Nabokov, İletişim Yayınları

Vladimir Nabokov, 1951 yılında Harvard Üniversitesi’ne misafir öğretim üyesi olarak geldiğinde, “Don Quijote” üzerine altı ders vermiştir. Yıllar sonra “Zalim ve kaba, eski püskü bir kitap olan ‘Don Quijote’yi Memorial Hall binasında, muhafazakâr meslektaşlarım dehşet ve utançla seyrederlerken paramparça edişimi keyifle hatırlıyorum” diye yâd ettiği bu derslerde Nabokov, romanın tatlı ve taşlamalı bir güldürü olduğuna dair yerleşik düşünceyi tamamen reddeder. Aksine, “Don Quijote”nin “en acımasız ve insanlıkdışı kitaplardan biri” olduğunu söyler. Paramparça ettiği bu kitabı bir “zulüm ansiklopedisi” olarak yeniden inşa ederken, kataloglama görevinde Cervantes’in hayatını, 16. yüzyıl İspanya’sını, romanın edebiyattaki yankılarını ve yazarın geçmiş edebiyattan faydalandığı her bir unsuru da mercek altına alır.

“Don Quijote Dersleri”, İspanyol yazar Cervantes’in başyapıtını okuyacakların başucunda bulundurmaları gereken bir kılavuz, Nabokov severler için de usta bir eleştirmen ile bir edebiyat devinin destansı bir karşılaşması.

Siyah: Bir Rengin Tarihi, Michel Pastoureau, Sel Yayıncılık

Karanlıkların, ölümün ve cehennemin rengi olan siyahı ille de “olumsuz”, “kötücül” bir renk olarak görmemeli. Uzun tarihi boyunca, verimlilik, ölçülülük, saygınlık ve otoriteyle de özdeşleştirilmiş olan siyah, epeydir zarafetin ve modernliğin temsilcisi.

Keşişlerin siyahından korsanların siyahına, ressamların siyahından terzilerinkine uzanan Michel Pastoureau, diğer renklerden farklı bir kadere ve simgeselliğe sahip olmuş, matbaanın icadına kadar renkler arasında apayrı bir yer işgal etmiş, Newton’un buluşlarıyla özel bir statü edinmiş, hatta renk olmaktan çıkmış siyahın izlerini yaradılış efsanelerinden 20. yüzyılın sonlarına dek her alanda sürüyor.

Siyahın; dil, toplumsal alışkanlıklar, sanatsal yaratıcılık ve simgeler dünyasındaki yerini ve gelişimini belirgin bir şekilde ortaya koyan Pastoureau, aynı zamanda son derece zengin ve sürükleyici bir kültür tarihi panoramasını da gözler önüne seriyor.

Günlük Ritüeller, Mason Curey, Kolektif Kitap

Günlük alışkanlıklarınızın yaratıcı süreç üzerindeki etkisini hiç merak ettiniz mi? Bir rutin belirleyip ona sadık mı kalmalı, yoksa hayatı akışına mı bırakmalı… Karar vermeden önce bu kitaba mutlaka bir göz atmalısınız.

Hayran olduğumuz büyük fikir ve eserlerin yaratıcıları gündelik hayatlarında ne yapıyorlardı? Sıradan insanlar olmaktan çıkıp tarihin sayfalarında kendilerine yer edinmelerini sağlayan o büyük eserler hangi gündelik rutinlerin sonucunda doğmuştu? Bu kitapla Mozart’tan Çaykovski’ye, Kant’tan Descartes’a, Kafka’dan Flannery O’Connor’a, Picasso’dan Vincent van Gogh’a, Albert Einstein’dan Nikola Tesla’ya, Agatha Christie’den Isaac Asimov’a, tarihin akışına yön veren pek çok insanın gündelik hayatına kısaca göz atabilecek, onların deneyimlediği yaratım sürecini inceleme fırsatı yakalayacaksınız.

Kır Evinde İkamet, W.G. Sebald, Can Yayınları

Beş yazar ve bir ressama ilişkin sanatçı portrelerinin yer aldığı “Kır Evinde İkamet”, W.G. Sebald’in edebiyatbilimci kimliğini yakından tanımamıza olanak sunuyor. Johann Peter Hebel, Gottfried Keller, Robert Walser, Jean-Jacques Rousseau, Eduard Mörike ve Sebald’in yakın dostu olan ressam Jan Peter Tripp’in incelendiği metinlerde; bir yandan sanatçıların, içinde bulundukları kültürel iklimin ışığında biyografik izleri sürülürken diğer yandan da yazma eylemiyle, sanatla kurdukları ilişki sorunsallaştırılıyor. Sebald, merceğini yönelttiği sanatçılarda yalnızlığı görüyor: Her biri bir şekilde toplumun dışında konumlanmış; yalnızlığı seçmiş veya seçmek zorunda bırakılmış ve kimi zaman bir illete dönüşen yazıya sığınmışlar. Metinlerinde bu yazma bağımlılığını odağına alan Sebald, biyografi, edebiyat incelemesi ve denemeyi harmanlayarak bir çeşit ruh kardeşliği kurduğu yazarları yeniden okuyor.

Dünyanın Merkezine Tünel Kazmak, Kevin Wilson, Domingo Yayınları

“Merak ediyorum, acaba insanoğlunun takıntıları da, Japon balıkları gibi, koşullar ne kadarına izin verirse o kadar mı büyüyor?”

Kevin Wilson’ın karakterleri gerçekle hayal, sıradanla fantastik arasında gidip gelen bir dünyada yaşıyor. Vefat etmiş, hasta ya da yanına yaklaşılmayacak kadar huysuz aile büyüklerinin yerine ücret karşılığı ikame büyükannelik yapan bir kadın; anne babası kendiliğinden alev alarak öldükten sonra Scrabble fabrikasında harf tasnifçisi olarak çalışmaya başlayan genç; annelerinden kalan evin tek sahibi olmak için kağıttan 250’şer turna yapmak zorunda kalan kardeşler… Gerçek hayatın neredeyse tüm kurallarının geçerli olduğu mini evrenlerde yaşayan fazlasıyla yalnız karakterler.

“Fang Ailesi”yle kendine önemli bir hayran kitlesi yaratan Kevin Wilson, ilk öykü kitabı “Dünyanın Merkezine Tünel Kazmak”ta yine okurunda gülme isteği ve acıma hissini aynı anda yaratmayı başarıyor.

İz, Ahmet Sami, Artemis Yayınları

Tarlabaşı’ndaki yüz yıllık bir binada üç farklı ve kritik dönemde yaşayan farklı insanlar birbirlerinin hayatında nasıl izler bırakır?

1950’lerde yaşayan ve 6-7 Eylül Olayları’nın sonucunda hayalleriyle birlikte ev bildikleri yerden sürülen kız kardeşler Markiz ve Eleni; 1980’lerde ailesinin özlemini içine gömen ve başka bir dünya düşleyen devrimci Ahmet ve Karadenizli ev sahibi Turgut Usta, 2000’lerde aynı evde yaşayan ve seks işçisi olarak çalışan travesti Sevengül ve sevgilisi Rüzgar… Hepsi aynı romanda, aynı oyunda, aynı evde, birarada…

“Ev, ruhlarını sakladı. Bütün masal bir masanın etrafında gerçekleşti. Zaman, bir kuşun ayaklarındaki ekmekti, kırıntılar savruldukça savruldu. Kuş hep bir şey taşıdığını sandı. Oysa zaman, sahip olamadığımız tek şeydi. Ve sayısız ömür birbirine fark etmeden dokunup geçti. İzi kaldı.”

Neruda’nın Postacısı, Antonio Skarmeta, Kırmızı Kedi Yayınları

25 dile çevrilen “Neruda’nın Postacısı”nda olaylar, 1969 yılında Şili kıyılarındaki küçük Isla Negra kasabasında geçer. Köyün postacısı genç Mario’nun mektup götürdüğü tek bir kişi vardır: Kasabada sürgünde olan Şilili ünlü şair Pablo Neruda. Mario hayran olduğu şairle konuşmak, ona kitabını imzalatmak için çareler arar, sonunda aralarında bir dostluk başlar. Basit insanların yaşadığı küçük kasabada, Nobel Edebiyat Ödülü kazanmayı bekleyen Neruda, devlet başkanlığına aday gösterilir, ancak Salvador Allende seçilince şair Paris’e büyükelçi olarak atanır. Mario ise ilk aşkını yaşadığı Beatriz’e kavuşmak için çırpınmaktadır. Neruda Paris’teyken genç Mario’dan alışılmadık bir yardım ister.

Bir kısmı gerçek olan renkli karakterleriyle, General Pinochet darbesi öncesindeki Şili’yle unutulmaz bir filme de dönüşen bu küçük roman, şiirsel dili yanında hem eğlenceli hem tutkulu anlatımıyla Skármeta’yı çağdaş Latin Amerika edebiyatının önde gelen temsilcileri arasına sokmuştur.

Jar, Kemal Varol, İletişim Yayınları

Yaşlanmak ıslah etmemişti iki meçhul adamı. Arkanya’daki iki ayrı meyhanenin bahçesinde oturmuş nefret dolu bakışlarla birbirlerine bakıyorlardı günlerdir. Aralarına sımsıkı bir ip gerilmiş gibi ölüm kokan gözlerle zamanı kolluyorlardı. Upuzun bir caddenin ikiye böldüğü tozlu yoldan gelip geçen insanların bakışlarına aldırdıkları yoktu.

Masanın üzerine koydukları sabırsız ellerini habire tıkırdatıyor, ayakları bir anda ileriye atılmak için sandalyelerin altında aralıksız sallanıp duruyordu. Vakit yaklaşıyordu. Çok yakında, yüreklerindeki cerahati söküp atamamış iki yaşlı adam, ağır ağır yerlerinden doğrulup epeydir iki ayrı yakasında bekledikleri yolun tam ortasında buluşacak ve büyük ihtimalle biri ölecekti.

Birbirinden nefret eden iki yaşlı adamın etrafında dönen cayırtılı hikâyeler… Yatağını arayan, su gibi kıvrıla kıvrıla akan hayatlar… Kemal Varol’un neşeli gevezeleri, öfkelileri, biçareleri, mesel içinde mesel olan habaset teferruatları, figüranları, şehrin sineması… Taşranın dermansızlığı, taşranın keçi inadı… Harareti ve hengâmesi… Renkleri…

“Jar”, masalsı, büyülü bir roman… Bir Arkanya romanı… Kemal Varol’un ilk romanı.

Danimarkalı Kız, David Ebershoff, Pegasus Yayınları

Kopenhag, 1925. Greta; Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim eğitimi almaya gelmiş genç bir kızdır. Akademide utangaç ve içine kapanık hocası Einar’la tanışır ve ona âşık olur. İki genç evlenir ve hayatlarını resme adarlar. Greta insan portreleri konusunda uzmandır ve bir gün modeli provaya gelemeyince Einar’dan kadın kıyafeti giyip poz vermesini rica eder. Kadın kıyafetleri içindeki Einar bu role kendini kaptırır ve Lili adlı yeni bir kişiliğe bürünür. O günden itibaren Lili ikilinin hayatlarına dâhil olacak ve Einar’ın hayatında bambaşka bir kapı açılacaktır.

David Ebershoff, “Danimarkalı Kız” adlı eseriyle bizlere, sessiz sedasız ancak büyüleyici, tarihteki bir dönemi hayal gücüyle harmanlayan ve empatinin önemine dikkat çeken bir başyapıt sunuyor. Hatırlayacaksınız, Gerda ve Einar Wegener’in gerçek hikâyesinden esinlenen kitap, pek çok dalda Oscar’a aday gösterilen bir sinema eserine de dönüştü.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment