Egoist okur

Egoist Okur’dan TUTUNAMAYANLAR polemiği

Edebiyat dergisi Notos’un Oğuz Atay dosyasını gördüğümde, edebiyatçılar ve eleştirmenler tarafından verilen cevapları okuduğumda henüz her şey yolundaydı. İlle yolunda olmayan bir şey arasaydım belki şöyle derdim: Bugüne kadar duymadığım, okumadığım, söylenmemiş hiçbir şey yok ki. Herkes ne kadar aynı fikirde… Edebiyat dünyamızda olağan dışı bir sulh ortamı hakim ve ben buna pek alışık değilim! Neyse ki öyle demedim, gerek kalmadı. Zira şair ve yazar Şavkar Altınel, Oğuz Atay’a ve yapıtı Tutunamayanlar’a bambaşka bir yerden bakmış, başka türlü değerlendirmiş, eleştirmişti. Anlayacağınız, her şey hakikaten son derece yolundaydı. Sonrası hariç! Sonrası hayret ve utanç verici oldu.

Bu hafta bazıları edebiyatçı olan birkaç arkadaşımla, mesela Hamdi Koç ve Tolga Meriç’le bu konuyu konuştuk. Kimseye bulaşmadan, aramızda… Yani benimle onların arasında… (Daha sonra Hakan Bıçakcı, Mine Söğüt Altay Öktem ve Toros Öztürk de Egoist Okur için bu konudaki görüşlerini yazdı.) Çünkü Savkar Altınel’in Notos’un Oğuz Atay dosyası için yazdığı yazıya gösterilen tepkiler son zamanların edebiyat açısından en önemli hadisesiydi. Ve bize aslında şunu gösteriyordu: Ne iddia ettiğimiz gibi demokratız, ne de edebiyatı sandığımız kadar önemsiyoruz. Etrafımızdaki herkesten sadece kendi fikirlerimizi işitmek istiyor, geri kalan seslere, sözlere var olma hakkı tanımıyoruz.

Gülenay Börekçi

egoistokur gulenay borekci tutunamayanlar polemigi 1

Duymayan kalmadı ama hadise Egoist Okur’da da muhakkak yer almalıydı. Özet geçeyim… Semih Gümüş’ün edebiyat dergisi Notos, bir Oğuz Atay dosyası hazırladı ve yazarlara, eleştirmenlere “Atay adı aklınıza ilkin neler getiriyor?” sorusunu sordu. Cevaplar Haziran-Temmuz sayısında yer aldı.

Buraya kadar her şey yolunda. İlle yolunda olmayan bir şey arasaydım belki şöyle derdim: Verilen cevaplarda bugüne kadar duymadığım, okumadığım, söylenmemiş hiçbir şey yok ki. Herkes ne kadar aynı fikirde… Edebiyat dünyamızda olağan dışı bir sulh ortamı hakim ve ben buna pek alışık değilim!

Neyse ki öyle demedim, gerek kalmadı. Zira Şavkar Altınel, Oğuz Atay’a ve yapıtı Tutunamayanlar’a başka bir yerden bakmış, başka türlü değerlendirmişti:

“Oğuz Atay denince aklıma ilk gelen başarısızlık oluyor. Yarattığı kahramanların ‘tutunmak’ konusundaki dillere destan başarısızlığından değil, Atay’ı -ya da daha doğrusu, okuduğum tek yapıtı Tutunamayanlar’ı- sevmeyi başaramamış olmamdan söz ediyorum. Bana göre Tutunamayanlar bir küçük burjuva krizinin, mühendis olmanın, ‘salon salomanje’lerde yaşamanın, ‘bir kadınla iki çocuğun sorumlu saymanlığı’nı yapmanın hikâyesi. Bunda bir sorun yok; bir Flaubert bu malzemeden büyük bir roman çıkarabilirdi. Ama Atay; Flaubert değil, çok etkilendiği belli olan modernistlerden biri de değil, her şeyden önce de ‘kendisi’ değil. Başkahramanına ‘Özben’ soyadını vermiş olabilir, ama içimde romanın arkasında elle tutulabilir bir ‘benlik’ olduğu, yazarın anlattıklarını gerçekten görüp yaşadığı duygusu yok. Daha çok, bunları bir yerlerden duymuş, öğrenmiş, doğru olanın dünyaya böyle bakmak olduğuna karar vermiş gibi. Yusuf Atılgan ya da Tezer Özlü’nün benzer krizlerinden yola çıkarak yazdıklarını otantik bulup severek okuyabilmeme karşılık, Atay gözüme sığ ve yapay görünüyor. Ama suç onda mı, yoksa bende mi?”

Altınel, Atay’ı sevmediği halde milleti küstürmemek için görüşünü kendine saklasa, yani Notos’un anketini cevaplamayı reddetse ve ben bunu bir şekilde öğrensem; üzülürdüm. Semih Gümüş Altınel’in cevabını yayınlamasa ve dedim ya, benim bundan bir şekilde haberim olsa, gene üzülürdüm. Fakat hayır, her şey hakikaten son derece yolundaydı.

Sonrası hariç! Sonrası hayret ve utanç verici bir felaket oldu.

Onu da anlatayım… Radikal okuyucuları ve Ekşi Sözlük yazarları başta olmak üzere ürkütücü bir tek sesli koro Şavkar Altınel’e hakaret üzerine hakaret yağdırmaya başlıyor. Altınel’e dair neler neler söyleniyor… Ne İngiliz ajanlığı kalıyor, ne trollüğü… (Bu tür tek sesli koroların şarkılarında sağduyuya pek yer olmuyor nedense ve kimse çıkıp “trol benzetmesi de ne alaka?” diye sormuyor.) “Kısa yoldan ünlü olmaya çalışan bir fırsatçı” diyorlar Altınel’e, bu dünyada oksijen tüketmeye bile hakkı olmadığını söylüyorlar, “Oğuz Atay’ı sevmeyen birine söz hakkı vermek nasıl bir namussuzluk, nasıl bir ihanettir” diyerek arada Notos’u da harcıyorlar, “İngiliz mimarisiyle inşa edilmiş şatosunda ellerini ovuşturup kahkahalar ata ata Oğuz Atay’a saldırarak nasıl prim yapacağını tasarladığını varsayıyorlar, onu “Çakma Chaucer”, şiirlerini ise “aptal ve yavan metinler” diye nitelendiriyorlar, “İngiliz meşe odununun hayal gücüne ve yeteneğine sahip” sözleriyle aşağılıyorlar, “Kendisini şimdiye kadar ciddiye almadığımız halde hep sustuk, hep sustuk” diyerek alttan alta bezgin tehditler savuruyorlar.

Peki ya tartışmaya dahil olan yazarlar, eleştirmenler ne alemde? Pazarcı kavgası yapanlardan oldum olası nefret ettiğini söyleyen bir eleştirmen, Gürsel Korat, Altınel’in “edepsizlik ettiğini” söyleyerek “Ayrılsın yollarımız artık” diyor. Meltem Gürle, bu hadisede kendisini en çok Altınel’in Oğuz Atay’ı “sevmeyi başaramadığını” söylemesinin eğlendirdiğini anlatıyor. “Sanki böyle bir zorunluluk varmış gibi” eklemesiyle… Eh, kendini yalanlayan bir cümle bu sonuçta, böyle bir zorunluluğun olduğu bir haftadır aşikar. Kim eleştirecek artık Oğuz Atay’ı ya da öteki “dokunulmaz” edebiyatçılarımızı, romanlarımızı, şiirlerimizi, dışlanmaktan, bin türlü hakarete maruz kalmaktan korkmadan?

Bir tek Doğan Hızlan, Hürriyet’teki köşesinde Şavkar Altınel’in görüşüyle ilgili olarak şunları yazmış:

“Fanatik sözü beni her zaman ürkütür. Çünkü onlarla tartışılmaz, sevdikleri kişileri öylesine yüksek yerlere koyarlar ki, birer kutsal simge haline dönüştürürler. Fanatiklikle rasyonellik bir araya gelmez, çünkü onlarda inanç hâkimdir. Onların çizgisi sevmekle tapmak arasında gidip gelir. Neden böyle bir giriş yapma gereği duydum. Notos’un özel dosyasında fanatiklerin karşı duracağı bir yazı var da ondan.”

Bu kadar! Son yıllarda okuduğum en güzel birkaç kitabın (Kvangvamun Kavşağı, Tepedeki Yabancı, Güneydeki Ülke, Soğuğa Açılan Kapı) yazarı olan Şavkar Altınel’e bir edebiyat yapıtı konusunda ne düşündüğünü açıkça anlattığı için layık gördüğümüz muamele işte bu. Üstelik Altınel o yazıyı durup dururken de yazmış değil, bir soruşturma kapsamında birçok kişiden olduğu gibi Şavkar Altınel’den de görüş istenmiş, o da cevap vermiş. “Hiçbir yayınevi Oğuz Atay’ın eserlerini yayınlamasın” mı demiş? “Oğuz Atay’ın yapıtlarının yasaklanmasını öneren bir yasa tasarısı hazırlanmasını” mı istemiş? “Madem ben okuyamıyorum, sevemiyorum, başkaları da okumasın, sevmesin” diye mi zorbalık mı etmiş? Ne demiş hakikaten bizi bu kadar öfkelendirecek?

Yazının başında birkaç arkadaşımla bu konuyu tartıştığımızı söylemiştim. Aralarında Oğuz Atay’ın yapıtlarını tutkuyla seven ve gene de Altınel’in düşüncelerini açıklıkla ifade etmekle doğruyu yaptığını düşünenler vardı. Mesela romancı Hakan Bıçakcı Oğuz Atay’ın en sevdiği yazarlardan olduğunu söylüyordu: “Koskoca eleştiri kurumuna, kendisi bir şey olamamışların başarılı insanlara laf atarak dikkat çekmeye çalıştığı bir sataşma operasyonu olarak bakıyoruz. Kendi sevdiğimiz şeyi başkasının sevmemesini anlama konusunda 5 yaşında bir çocuk kadar anlayışsızız. Bu hemen her konuda böyle. Keşke sadece Şavkar Altınel vakasında böyle olsaydı.”

Çevirmen, yazar ve eğitmen Toros Öztürk ise “Arkadaşının kızına imzaladığı kitaba “N’olur beni oku, kimse okumuyor da beni” diye yazıp imzalayan Oğuz Atay sağ olsaydı, Şavkar Altınel’e her şeyden önce onu okuduğu için teşekkür ederdi” diyordu.

Romancı Mine Söğüt, “Çok sevdiğim bir grafiti vardır: Savaş çıkmış ve kimse gitmemiş… Keşke hayat da edebiyat da öyle bir şey olsaydı…” diye konuşuyordu olanları değerlendirirken.

Tutunamayanlar’dan pek hazzetmeyen bir başka arkadaşımsa “Ben de dahil birçok kişinin yıllardır düşündüklerini yazmış Altınel ve onu bu yüzden neredeyse linç edecekler” dedi. Adını yazmamamı rica eden bu arkadaşa göre, “yanlış bir ihtiyaçtan ötürü” sahipleniliyordu Atay’a, çünkü biz o dönemde, yani tam da solcuların şehirleşme çabası sırasında, “bayrağı eşkıya romanlarından alıp şehir romanlarına vermeyi” seçmiştik.

Egoist Okur’un ayrılmaz parçalarından olan, “Hakkında Bildiğim 10 şey” köşesinin sahibi Tolga Meriç, “Şavkar Altınel’in en büyük edebi tabularımızdan birine saldırarak zihinleri rahatlattığını düşünüyorum. Çünkü insanlar Oğuz Atay hakkında olumsuz düşünüp olumsuz konuşmaya korkar hale gelmişti artık” dedi.

Gene yakından tanıdığınız tanıdığınız bir diğer arkadaşım, romancı Hamdi Koç ise farklı bir noktaya temas ederek, “Herhangi bir iyi romanı okumuş ve sevmiş olan hiç kimse Altınel’e gösterilen bu tepkiyi gösteremez, gösterenleri de hoş göremez. Bu tür bir tepki edebiyat okuru refleksi değildir. Bence Atay da romanlarını böyle yobaz bir tutkuyla sevilsin diye yazmadı” görüşündeydi.

Bana gelince; ben “ataist” olmamakla beraber, Oğuz Atay’ı sevenlerdenim ama bu sevme ya da sevmeme meselesinin apayrı bir tartışmanın konusu olduğuna, Oğuz Atay’cıların da burada Şavkar Altınel’in yanında yer alması gerektiğine inanıyorum. “Sevmiyorum” demeye hakkı olamaz mı bir insanın, sevmediğini söylediği şey her ne olursa olsun? Kutsal kitaplara bile saldırılabiliyorken, Tutunamayanlar’ı dokunulmaz kılan şey ne olabilir? Hem “İki paragraflık gerekçe olmaz” da ne demek? İnsanın bir edebiyat yapıtını sevmediğini kanıtlamak için oturup sayfalarca yazı mı yazması gerekiyor? Zevk aldıkları ya da almadıkları şeyler yüzünden suçlanabilir mi insanlar? Bunun fena halde faşizmi andırdığını söylersem, ileri mi gitmiş olurum?

Bu kadarını okuduğunuza göre, Şavkar Altınel’in eleştirilere cevabını da okuyun isterim. Sonrasında siz de yorum yapabilir veya konuyla ilgili yazılarınızı egoistokur@gmail.com adresine gönderebilirsiniz. Yazıları sırayla Egoist Okur’da yayınlayacağım.

Gülenay Börekçi

Şavkar Altınel: Ataistler ve ben

Hamdi Koç: Atay, romanlarını böyle yobaz bir tutkuyla sevilsinler diye yazmadı

Tolga Meriç: Oğuz Atay hakkında olumsuz konuşmaya korkar hale gelmiştik

Toros Öztürk: Şavkar Altınel’e edilen sözleri duysaydı buna en çok Oğuz Atay bozulurdu

Hakan Bıçakcı: “Tutunamayanlar” değil, “Kendini Tutamayanlar”

Mine Söğüt: Altıner’e ateş püskürenler kendi kişiliklerinin şifreleri hakkında da ipucu veriyorlar

Altay Öktem: Altınel’e gösterilen tepkiyi, eleştiriye tahammülsüzlük olarak değerlendirmek yanlış olur

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
10 Responses to “Egoist Okur’dan TUTUNAMAYANLAR polemiği”
  1. Toros öztürk says:

    Şavkar Altınel için ‘Bir gün bir kitap hakkında bir-iki laf ettim yemediğim küfür kalmadı’ diye Orhan’ın cümlesini uyarlamak geldi içimden. Oğuz Atay’ın romanını beğenmediğini, içten bulmadığını söyleme “gafletinde” bulunan Altınel’e sarfedilen sözleri Oğuz Atay duysaydı en çok o bozulurdu sanırım. Okuldaşım (sanırım benden bir kaç sınıf küçüktü) Şavkar Altınel’in bazı şiirlerini ve yazılarını okudumsa da yazar olarak pek tanıdığımı söyleyemem ama okuduğum kadarıyla beğendiğim bir yazar. Oğuz Atay’ı ise daha “peygamber” ilan edilmeden, 1969—72 yıllarında okuyup seven”bir avuç kişiden” biriydim. Ölümünden çok sonra 80lerin başında “peygamberleştirilen” Atay’ı “onu sevmeyen ölsün” gibi bir yaklaşımla okuyanların onu sindirerek okumadığını düşünüyorum. İlk gençlikte “idol”lerin önemi büyüktür, odasının duvarında “idol”ünün resmi bulunmayan delikanlı yoktur pek. Ama edebiyatı ciddiye alan birinin “idol yazar” kavramından iyi edebiyat gustosu edinme sürecine girmesi ne kadar erken gerçekleşirse edebiyat sonsuzluğunda o kadar yol katetmesini sağlar. Bu süreç bir ömür demektir ve hayatının son gününde bile insan o güne kadar okumadığı lezzette bir eseri keşfedebilir. Şavkar Altınel’in Oğuz Atay’ın yazdıklarında içten olmadığı, okuduğu modernistlere bir tür özenti biçiminde yazdığı izlenimine katılmıyorum hatta tam tersi olduğu, başta en çok etkilendiği Dostoyevski, Joyce, Woolf gibi yazarları sindirip avangard bir Türk modernizminin ilklerinden olduğu kanısındayım ve Atay’ın beni en çok etkileyen özelliğinin içtenliği ve edebiyat geleneğini sindirip o günlerde cesaret gerektiren bir biçimsel ve içeriksel farklılığı göze alması ( bu nedenle sağlığında hiç tutulmaması) olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ama bu Şavkar Altınel’in görüşünü ciddiye almamı engellemez, hatta Tutunamayanları’ı bir kez daha okumayı ve bir de “beğenmeyen” birinin bakış açısıyla görmeye çalışmayı denemek isterim. Nitekim bu Altınel’in yapıtlarını da dikkatle okumamı tetikler ve iyi bir yazarı daha tamamıyla okumuş olma kazancını sağlar bana. Dilini eski, bir tür “kirli” bulanlara “yaşayan Türkçe ile yazıyorum” diyen Atay sanırım Altınel ile, içinden gelenleri kağıda öylesine döküvermediğini, üzerinde uzun uzun çalışarak yazdığını söyleyerek tartışmaya girerdi—keşke mümkün olsaydı, iki iyi yazar edebi bir dil ile tartışır biz de Camus-Sartre tartışması gibi nitelikli bir eleştiri şöleni izlerdik. Altınel’in “okuduğum tek yapıtı Tutunamayanlar” sözünü yadırgadım, bence zaten bir kaç tane olan yapıtlarının tamamını –özellikle de öykülerini– okumalıydı ama bu bir “suç” değil, beğenmediği yazarı okumamak en tabii hakkı. Burada Atay’a haksızlık eden Altınel ya da bir “putu” cesaretle alaşağı eden Altınel yaklaşımlarında bir sakatlık var. Altınel sadece beğenmediğini ve neden beğenmediğini söylüyor. Onun yanıldığını edebi bir çerçevede uzun uzun tartışabilirsiniz ama “kıskanç, ajan vs vs” denli hakaretlerle yanıt vermeyi bir Oğuz Atay okuruna, sevenine yakıştıramıyorum. Bu ülkede futbol fanatizminin (ne olursa olsun benim takım en iyi karşı takım tu-kaka duygusu) edebiyat okuruna da bulaşmış olması düşündürücü. Oğuz Atay’ı “ermiş” mertebesine “yüceltmek” ona yapılan en büyük kötülük olur ve “kutsalına dil uzatan dilleri kesme” kültür(ü)/süzlüğü Ortaçağ kalıntısı bir tavır. Orhan Nobel ödülü aldığında belli kesimin linç kampanyası gibi, Şavkar Altınel’e reva görülen bu linç jargonunun Oğuz Atay’ı sevenler tarafından sarfedilmiş olabileceğine inanmak dahi istemiyorum. Arkadaşının kızına imzaladığı kitaba “N’olur beni oku, kimse okumuyor da beni” diye yazıp imzalayan Oğuz Atay sağ olsaydı Şavkar Altınel’e her şeyden önce onu okuduğu için teşekkür ederdi.
    p.s Oğuz Atay üzerine –edebiyat dışı küfürleri hiçe sayarsak– ayakları yere basan bir tartışmayı sanal ortama taşıdığı için Egoistokur adına edebiyat gustosuna güvendiğim Gülenay’a teşekkür ederim.

  2. erol çevik says:

    Altınel’in “… yazarın, anlattıklarını gerçekten görüp yaşadığı duygusu yok” diye biten eleştirisinden sonra hakkında yazılanların hak ettiğinden daha az küçümseyici olduğunu düşünüyorum. Tolkien garibim ona göre küçük ve üniversitedeki hocalık hayatından sıkılıp kendini eğleyen, resmi evraka hiçbir zaman düşmeyecek garip diller uyduran bir yazarcık parçasına dönüşüyor bir anda. Sadece güldürü anlayışının değil, düşünce anlayışının da sapkın (kendi lügatındaki sapık ifadesini kullanamıyorum) olduğu, peruklu bir kel gibi ne kadar saklamaya çalışsa da ortaya çıkıyor. Yaptığı eleştirinin hakkaniyetini burada bulan bir adama karşı (kitaplarını okuyan o bin kişilik şanssız azınlıktan biri olduğum için hiçbir zaman şair payesini vermedim) bu kadar sevecen yaklaşmanızı, tek cümlede ortaya çıkan çarpık eleştiri anlayışını görmezden gelmenizdeki üstün serkeşliği gördüğümde “ataist” olarak yaftaladığınız çoğunluk mezhebin karşısında bir azınlığa kol kanat germekteki muhlis olmayan ama bir yandan da iyilik yaptığınızı düşündürerek sizi mutlu eden bir sahteciliğe düştüğünüzü çok kolay anlayabiliyorum.

  3. Emrah Cst says:

    Aslında mesele ne Oğuz ATAY’ın Tutunamayanları ne de Şavkar ALTINEL’in kimsenin tutmaya cesaret edemeyeceği yorumları… Asıl mesele insanların fanatik gazetesi okur gibi kendilerini bir takıma, bir partiye, bir yöneticiye ait hissetmeleri ve onlar olmazsa ne yapacaklarını bilememeleri. Yüz yıllardır insanlar kendilerine bir inanç yaratmak zorunda kalmışlar bazen taş, sopa, ateş, bazen heykel, resim veya göremediğin bir varlık… Bu öyle bir işlemiş ki içimize bu yüz yılda bile bir kitaptaki iki satır yazıya veya o yazıyı ölümsüzleştiren yazara tapar gibi bağlanmışız. Evet kimileri için gerçekten çok çok güzel bir Özben olgusu yaratıp kendini bulabileceği roman kimilerine de göre ki normal bir durum hiç bir anlam ifade etmeyen sadece melankoli, kendini görmek istediği hayatta aslında başarılı olmamanın suçlarını kendi dışında her şeye yansıtarak bahaneler bularak hayatı yaşayan bir yapıt. Sanırım insanların hiç bir zaman farklı olduğunu kabul edemeyeceğiz. Bizim sevdiğimizi herkes sevmeli veya ona kötü şeyler söylememeli diye yaşayıp gideceğiz. Hiç bir zaman gerçeklerin dışında acaba göremediğimiz neler var demeden hayatı ezbere sürdürüp gideceğiz. Son noktayı koyacak olursam kimseye kızamıyorum, en nihayetinde yazanlar da insan, hepsi farklı olacaktır, olmalıdır ama kızılacak tek nokta var saygılı olmalıdır, her insan karşısındakini kabul etmelidir, illa kendi sevdiği tuttuğu takımı tutmak zorunda olmadığını algılamalıdır…

  4. Serdarttn says:

    Malum tartışmalara kuşbakışı baktığımızda, kendilerince normlar, statükolar yaratan zihniyetin bence faşizanca savunusunu gördük. Atay’dan daha çok Ataycı olmanın dayanılmaz handikabı diyorum bu duruma ki edebiyat çevrelerindeki bazı kümeleşmeler amiyane tabirle, racon kesmeye, töre yazmaya, kendileri gibi olmayan insanları lanetlemeye çalışıyorlar.

    Tutunamayanların inkarı elbette zor ama kutsal bir metinle karşı karşıya değiliz. İnsanların saçmalama haklarının en öz haklarından birisi olduğunu düşünüyorum. Atay’a da artık nesnel bakmanın zamanı geldi bence. Esere Türkiye açısından bakınca bir ilk olduğunu söyleyebiliriz ama dünya edebiyatı açısından yeni bir alan oluşturmadı. Alltınel açıklamasında Türk kültürünün dışında bir öykünmecilik olduğunu dolaylayarak ima etmiş ki, böyle olması da gayet doğal, tutunamayanlar bence ilk şehirli romanımızdı. Atay’ı içselleştirmemiş bir yazar olmasından dolayı Altınel’in, Atay’a karşı negatif ayrımcı bir tavır takınması doğal ve çok kıymetli. 30 yıldır Tutunamayanlar’a kimse bir gediği eksiği var mıdır diye bakmadı, bakamadı. Atay’ın yeniden keşfi için bu tartışmaları olumlu bir mecraya çekebiliriz. Tepkimizin sağlamasını yapmak için bir fırsat bu tartışmalar.Sorgulanmayan, sorgulanamayan doğruların hepsi statükodur. Türkiye’de yeni bir edebiyat çağı açmış birine bu tavır haksızlıktır. Bırakalım tartışılsın. Atay yeniden suyun üstüne çıkıp karaya vuracaktır.

    Bir zaman önce sayenizde Shakespeare’den nefret ediyorum diye bir yazı yazmıştım. Böyle br yazardan nefret etmek elbette mümkün değil. Shakespare’i kutsayan ve bu yazar üzerinden bir sektör yaratanlara karşı tepkimi anlatmaya çalışmıştım o yazımda. Oğuz Atay konusunda da benzer bir ruh haliyet içindeyim diyebilirim. Atay’ı ve Ataycıları ayrı bir şekilde değerlendirmek en başında yapmamız gereken ilk hamle bence.

  5. Görüşlerini yazan herkese teşekkür ediyorum, görüşlerini sükunetlerini olabildiğinde koruyarak bildirdikleri için. devamını da bekliyorum elbette.

    Egoist Okur’a Tutunamayanlar polemiği konusunda yazan edebiyatçılara da elbette. Aralarında Oğuz Atay’ı seven de vardı, hiç sevmeyen de, Şavkar Altınel’e hak veren de hiç hak vermeyen de… Ama soğuk kanlı kalabildiler.

    Son olarak bir Oscar Wilde sözünü hatırlatmak istiyorum… “Herkes benimle aynı fikirdeyse fikrimden şüpheye düşer, onu gözden geçirme ihtiyacı duyarım” demiş.

    Öyle işte… Egoist Okur’un güzel yanı bu herhalde, aynı fikirde olmayanların temiz temiz tartışabilmesi.

  6. Bir kez daha kopyalıyorum bunu: “Oğuz Atay denince aklıma ilk gelen başarısızlık oluyor. Yarattığı kahramanların ‘tutunmak’ konusundaki dillere destan başarısızlığından değil, Atay’ı -ya da daha doğrusu, okuduğum tek yapıtı Tutunamayanlar’ı- sevmeyi başaramamış olmamdan söz ediyorum. Bana göre Tutunamayanlar bir küçük burjuva krizinin, mühendis olmanın, ‘salon salomanje’lerde yaşamanın, ‘bir kadınla iki çocuğun sorumlu saymanlığı’nı yapmanın hikâyesi. Bunda bir sorun yok; bir Flaubert bu malzemeden büyük bir roman çıkarabilirdi. Ama Atay; Flaubert değil, çok etkilendiği belli olan modernistlerden biri de değil, her şeyden önce de ‘kendisi’ değil. Başkahramanına ‘Özben’ soyadını vermiş olabilir, ama içimde romanın arkasında elle tutulabilir bir ‘benlik’ olduğu, yazarın anlattıklarını gerçekten görüp yaşadığı duygusu yok. Daha çok, bunları bir yerlerden duymuş, öğrenmiş, doğru olanın dünyaya böyle bakmak olduğuna karar vermiş gibi. Yusuf Atılgan ya da Tezer Özlü’nün benzer krizlerinden yola çıkarak yazdıklarını otantik bulup severek okuyabilmeme karşılık, Atay gözüme sığ ve yapay görünüyor. Ama suç onda mı, yoksa bende mi?”

    Kopyalıyorum çünkü gerçekten bu eleştiriyi okuduğunuzdan emin değilim ben. Bu eleştiride “sevmiyorum” demiyor. Beyefendiyi ben zamanında Oğuz Atay’ı anlayamadığı için, henüz öyle bir edebiyatın adı olmadığı için dudak kıvırıp görmemezlikten gelen zamanın eleştirmenlerine benzetiyorum. Seneler önce yere göğe sığdıramadığı Oğuz Atay’ı “lisede okunurdu” diye bugün saçmalayan Selim İleri’den de zerre farkı yok gözümde. Oğuz Atay’ı bir tek Tutunamayanlar’la yargılamak hâli hazırda acizliktir. En iyi kitabı o değildir. Buna rağmen Tutunamayanlar “okuyan” insanlar için saygı duyulasıdır.

    Kendisine bir de Balzac’ı sorun, Tolstoy’u sorun, Hemingway’i sorun, bunlara da “başarısız” diyorsa eyvallah. Bunları kıstas olarak belirtmiyorum, var oldukları çevre ve o çevreyi kaleme alışları adına yazıyorum. Benim diyecek başka lafım yok kendi adıma.

  7. ertuğrul says:

    Oğuz Atay’ı adamakıllı anlamış olsaydı kimse ataistliğe kalkışmaz ve Atay’ın alay ettiği tipler gibi öne atılmazdı. Romantik Ataycılar aslında Atay’ın mizahının merkezidir. Bu tip insanlara gariptir Atayseverler de girmekte ve Atay’ın itici ve işgüzar bulduğu bir çıkarcılıkla hareket etmektedirler. Herkes bir grup seçmeye ve dürüstlük rolüyle puan toplamaya çalışır Atay için. İmdi bu Atay’ı savunanlar ironik bir şekilde Atay’ı anlamış iyi okumuş bir okurun tereddüt edeceği romantikliklerle bir düzen kurmaktadırlar ve pastadan herkes manevi tatminlerle pay almakta. Oyun işte.

    • osman nuri aydın says:

      Sonuna kadar Altınel’i destekliyorum, fikrine katılıyorum, Oğuz Atay bir “şöhret-i kazibe”dir.

Trackbacks
Check out what others are saying...
  1. […] kalemi Gülenay Börekçi‘ye katıldığımı belirterek, sizlere bahsettiğim dosyayı (buradan ulaşabilirsiniz) okumanızı tavsiye […]



Leave A Comment