Egoist okur

Elena Ferrante röportajı: “Çarpışa çarpışa parçalanıyoruz”

Time’ın “En Etkili 100 Kişi” listesine giren Man Booker adayı Elena Ferrante’nin “Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım”, “Yeni Soyadının Hikâyesi”, “Terk Edenler ve Kalanlar”, “Kayıp Kızın Hikayesi” gibi romanlarını mutlaka okumalısınız.

Ferrante ser verip sır vermeyen bir yazar; hakkında hiçbir şey öğrenmeyelim diye elinden geleni yapıyor. 1991’den, yani ilk kitabını yazdığı seneden bu yana ne fotograf veriyor, ne televizyonlara çıkıyor, ne de ödül törenlerine katılıyor… Bu yüzden sadece yazılı olarak verdiği nadir röportajlarından birine rastlayınca hemen buraya almaya karar verdim.

Huzurlarınızda esrarengiz yazar Elena Ferrante ve daldan dala uçarak çalışan büyüleyici zihni…

Gülenay Börekçi

elena ferrante roportaj everest yayınları egoistokur 1
“Başkalarının oluşturduğu izdihamdan başka bir şey değiliz ve edebiyat için bu izdiham bir nimettir”

Nereden başlasam? Çocukluktan, ilk gençlikten… Bazı yoksul Napoli ortamları çok kalabalıktı, evet. Ve çok gürültülüydü. İnsanın kendiyle baş başa kalması mümkün değildi. Bu nedenle çok erken yaşta en gürültülü yerde en yüksek konsantrasyona ulaşmayı öğrenirdiniz. Yaşıyor olmak durmadan başkalarının varlıklarına çarpmak ve onların da senin varlığına çarpması anlamına geliyordu. Bu çarpışmalar bazen iyi niyetli oluyordu, bazen saldırganlaşılabiliyordu… Kavgalarda, sadece yaşayanlara hakaret etmek ve saldırmak yetmiyordu ve ölüler de işin içine giriyor, artık hayatta olmayan teyzeler, kuzenler, dedeler, büyük dedeler haliyle yerin dibine batırılıyordu. Beni -bizi- işte bütün bunlar oluşturuyor; belirli bir düzen ve hiyerarşi olmaksızın… Hiçbir şey sönmedi, hepsi şu anda varlığını sürdürüyor. Elbette bugün kendimle baş başa kalabildiğim küçük ve sakin ortamlar bulabiliyorum, kitabımda da kadınların mutlak yalnız olabildikleri anları anlattım. Ama hiçbirinin zihninde sessizlik ve dinginlik yoktu.

Benim deneyimlerime göre, en mutlak yalnızlık, çok güzel bir kitabın başlığında olduğu gibi, daima fazla gürültülüdür. İlişkilere, öfkeyle, süresi sona erdiği için ya da rastlantısal olarak son vermiş olsak da, bir yazar için ebediyen susmaya razı olmuş bir insandan daha kıymetli kimse yoktur. Ben kendimi başkaları olmadan düşünemiyorum, hele başkaları olmadan yazamam bile… Üstelik sadece akrabalardan, arkadaşlardan, düşmanlardan söz etmiyorum. Bugün sadece imgeler halinde karşımıza çıkan kişilerden söz ediyorum: Televizyon ve dergilerde karşımıza çıkan ve kimi zaman bizi hüzünlendiren kimi zaman zenginleştiren insanlardan… Bizden önce dünyaya gelmiş, zamanında etkin olarak geleneklerimizi inşa etmiş ve şimdi bizim aracılığımızla etkin olmayı sürdüren insanlardan.

Kendi ölümümüze doğru yürürken, istesek de istemesek de bedenimiz, daha önce ölmüş kişilerin bir şimşek çakışı misali yeniden canlanmasına yarar. Bizler birbirimize bağlıyız. Bu bağın temeline bakmaya kendimizi alıştırmalıyız. En mutlak sükunet halindeyken ya da coşkulu etkinliklerin tam ortasındayken, güvende ya da tehlikedeyken, masum ya da suçluyken, biz aslında başkalarının oluşturduğu izdihamdan başka bir şey değiliz. Edebiyat için bu izdiham bir nimettir.

“Lanet/nimet, nimet/lanet… Mahallenin mirasını olumlu bir etken olarak nitelersem, kendimi yalancı sayıyorum”

Öte yandan, maddeselliğe, günlük yaşam telaşına girdiğim zaman bu duygu zıtlaşması oyununda zorlanıyorum: Lanet/nimet, nimet/lanet… Mahallenin mirasını olumlu bir etken olarak nitelersem, kendimi yalancı sayıyorum. Anlattığım dünyanın çok dar ve dirençli ilmeklerinin bir panzehir fikri verebileceğini anlıyorum. Yine de “Napoli Romanları”nda Lila ve Elena’nın içine gömüldükleri ortamların her şeye rağmen iyi niyetli ve kucaklayıcı göründüğü pek çok an var.

Bu “her şeye rağmen”i gözden kaçırmamalıyız. Romanımda resmettiğim mahalleyle bağlar sınırlayıcı, acıtıcı olabiliyor, insanı bazen ahlaksızlığa sürüklüyor veya yozlaşmaya neden oluyor. Bu bağları kesmeye bir türlü karar verememek, erimelerine tanık olmak hiç de iyi değil. İyicil davranışların içinden ansızın fırlayan kötücül davranışlar, hatta sonra dönüp sana gülümsemeleri, bana çıkarcı fırsatlar yüzünden bir arada yaşayan güvenilmez bir toplumu düşündürüyor, bu nedenle de “Sen burada dur, ben burada durayım” şeklinde kesin ayrımlar yaratacak açık savaşlara düşmemek için, yazarken öfke ve riyakârlıkların dozunu ayarlamaya dikkat ediyorum.

O anlattığım mahallenin küçük kalabalığını oluşturan kitlenin mayasının kaçınılmaz bir şekilde bozuk olması benim bakış açıma göre bir lanet. Elbette o kitlenin insanlarının, inandırıcı olmak niyetindeki bir anlatının göz önünde bulundurması gereken derin çelişkileri, çok değerli bir insaniyeti de var. Öyle ki insanlar, neyin iyi, neyin kötü olduğunu fark etmeyebilirler bile. Şahsen ben mahalleyi böyle hayal ettim. Lila ve Elena da onun malzemesiyle yoğruldular, sanki orası gerçekte akışkan bir maddeydi ve kendiyle birlikte geri kalan her şeyi sürüklüyordu. Mahallenin kapalı sabitliğine karşı bari onlar hareketli olsun; sanki havaymış gibi birbirlerinin içinden karşılıklı olarak sürekli olarak geçsinler istedim. Ama doğdukları yerin çekim gücünden asla kurtulmamalıydı, onu her zaman hissetmeliydiler. Özellikle her şeye rağmen onlar.

İşte bu “her şeye” rağmen kavramını teknik olarak anlatmak çok zor. Duygusal bağlar, çocuklukta edinilen alışkanlıklar, kokular, tatlar, lehçe yüklü sesler bizi baştan çıkarsa, duygulandırsa, sendeletse ve ahlaki olarak değişken kılsa da, “her şeyi” unutmamak, her maskenin altındakini tanımak gerekir. Belki de varlıkların farklı renklerini kâğıt üzerinde yakalamak tanımlanmış, katı varlıklardan sıyrılmak demektir. Hepimiz sürekli bir değişime maruz kalıyoruz, bu değişkenlik endişesiyle de yaşlılığımıza kadar binlerce sabitlik efektiyle kendimizi kamufle ediyoruz; “İşte öyle yaşandı” diyoruz.

elena ferrante everest yayınları roportaj egoistokur 2

“Her şeyi bilen kitapları sevmem, anlatan bile neler olduğunu bilmesin isterim”

Ben her şeyi bilen kitapları özellikle sevmem, anlatanın bile neler olduğunu bilmediği romanları tercih ederim. Elena Greco’nun uzun anlatımında hep bir sebatsızlık vardı, aynen önceki kitaplarımın kahramanlarında olduğu gibi… Greco’nun başta sayfaya gayet emin bir şekilde serdiği şey bir süre sonra kontrolden çıkıyor mesela. Bu kişi gerçekte ne düşünüyor, ne yapıyor… Lila ne yapıyor ve düşünüyor… Onun hikâyesine giren öteki kişiler ne yapıyorlar… Ben “Napoli Romanları”nda her şeyin oluşma ve çözülme halinde olmasını istedim.

Lila’yı anlatma çabası içindeki arkadaşı, bunu yaparken kendini de anlatmak zorunda hissediyor, çünkü buluşmalar ve ayrılmalar ikisinde farklı izler bırakıyor. Düşünelim; başkaları geniş anlamda bize sürekli çarpıyor, biz de onlara çarpıyoruz. Tekilliğimiz, özgünlüğümüz, kimliğimiz sürekli çatlıyor. En sonunda günün birinde haykırıyoruz: “Kendimi paramparça hissediyorum.” Halimiz kelimenin tam anlamıyla böyle anlatılabilir.

Sağlam duruşumuzu bozan şey, yani bizim başkalarına, başkalarının bize çarpması esas hikâyemizi oluşturur. Bunları anlatmak demek, birbiri içine geçmek, karışmak; ifadelerin, kodların, türlerin kayıtlarının teknik olarak harmanlanması demek. Rastlantısallık ve çelişkiye rağmen bir arada duran heterojen kırıntılarız. En ucuz tutkal, klişedir. Klişeler bizi sakinleştirir. Ama Lila’nın da dediği gibi sorun, bir-iki saniyeliğine sınırsızlaşıp paniğe kapılmak… “Napoli Romanları”nda, en azından niyette, klişe ve sınırsızlaşma arasında ince bir doz ayarı var. Soru şu: Sistemin çelişkileri çöküşü daha belirgin hale mi getirecek? Hayatımızı kazanmakla doğrudan ilişkisi olmayan iyi ve yaygın bir kültürümüz olabilecek mi? Yoksa daha kültürlü bir özenimiz ve daha az zekâmız mı olacak? Ben düşünceleri dile getirerek yaygara koparanlardansa o düşünceleri üretenlere hayranlık duyuyorum. Büyük düşünceler üretenlerin oluşturduğu hayali bir dünya, şahane bir hedef olabilirdi. Kendimi orada mükemmel hissedebilirdim.

“Ebedi kurtuluşu için başkalarını parçalamak üzere zincirlerinden kopmaya hazır kalabalıklar korkutucu”

15 yaşımdan beri hiçbir tanrının ne yerde ne gökteki krallığına inanmıyorum hatta onu nereye yerleştirirsem bana daha tehlikeli görünüyor. Öte yandan elimizde olan bütün kavramların ilahi kökenli olduğuna inanıyorum.

Dehşetin içinden geçtikten sonra başka bir yöne sapan hikâyeler beni avutur, birileri huzur ve mutluluğa kavuşmanın mümkün olduğunu, özel ya da kamusal bir cennetin var olduğunu söylediğinde kendimi mutlu hissederim. Ama geçmişte bunu yazmayı denedim ve inanmadığımı keşfettim. Kriz imgeleri, parçalanan mühürler bana daha cazip geliyor. Formların sınırsızlaşması, Ovidius’un “Dönüşümler”inde veya Kafka’nın yapıtlarında gördüğümüz türden bir “dehşet uyandıranla yüzleşme” anlamına geliyor. Daha ötesine geçilemediğinde, bir adım geri atmak ve ayakta kalabilmek için bir nevi “mış gibi yapmak” gerekiyor. Fakat bütün “mış gibi yapmalar”ı iyi sayamıyorum. İnsanoğlu bana kalırsa en şiddete meyyal hayvan… Ebedi kurtuluşu için başkalarını parçalamak üzere zincirlerinden kopmaya hazır insan kalabalıkları beni korkutuyor. Evet, yoksullar arasında kavga eşiktir. Eşik kelimesini, mecazi olarak iki zıt unsur arasında asılı kalmak anlamında kullanıyorum. Bu, bana kalırsa içinde yaşadığımız dönemi etkili bir şekilde temsil eden bir durum. Öte yandan, o eşik sürekli aşılır, yoksullar arasında kanlı savaşlara patlak verir, kan dökülür. Uzlaşıldığında da bu, zayıfın güçlüye boyun eğmesi şeklinde yaşanır. Uygarlık feryadı, değişim gereksinimine eşlik eden kişisel onurun feryadıdır aslında.

“Siz kendinizi göremiyorsunuz ama ben sizi görebiliyorum. Hayır, yazar için kibirden kaçış yok!”

Yazmak bir kibir eylemidir. Bunu her zaman biliyordum, bu nedenle yazdığımı uzun süre, sevdiğim kişilerden gizledim. Kendimi ele vermekten ve onaylanmamaktan korkuyordum. Jane Austen, sığındığı odaya biri girdiği anda yazdığı kâğıtları saklarmış. Bu bana aşina gelen bir tepki, insan kendi kibrinden utanıyor çünkü ve hiçbir şey bunu mazur gösteremiyor, başarı bile.

Sonuçta romanlarımda başka insanları, gördüğümü, işittiğimi, düşündüğümü, hayal ettiğimi, bildiğimi sandığım bir şeyin içine hapsetme küstahlığını gösterdim. Bu bir görev mi? İlham mı? Kim çağırdı ilhamı, kim bana bu görevi verdi? Tanrı mı? İnsanlar mı? Belirli bir sosyal sınıf mı? Bir siyasi parti mi? Kültür endüstrisi mi? Kaybedenler, sefiller ve onların yitirilmiş davaları mı? Hayır, sadece ben! Benim bile bilmediğim nedenlerle, yaşadığım çağa dair bildiklerimi, burnumun dibinde olanları, küçük bir grubun, sınırlı bir ortamda geçen hayatını, rüyalarını, hayallerini anlatma hakkı tanıdım kendime.

Şunu demek istiyorum: Abartmayalım, bu sadece bir iş. En azından artık öyle denebilir. Günlerimin büyük bölümünü okumakla, yazmakla geçiriyorum ama bu beni sakinleştiremiyor. Çünkü asla sadece hayatımı kazanmak için yazmıyorum. Yazmamın sebebi, kendim ve başkaları adına yaşadığım zamana tanıklık etme arzum. Bunu benden başka kimse yapamazdı! Sorarım size, bu kibir değil de nedir? Ve şu anlama gelmiyor mu: Siz kendinizi göremiyorsunuz ama ben sizi görebiliyorum. Hayır, kibirden kaçış yok.

Tek olanak insanın kendi ben’ini yeniden boyutlandırması, onu eserin içine boca etmesi ve yoluna devam etmesi… Yazıyı bittiği anda bizden ayrılan bir şey olarak görmesi…

“Bizi yozlaştıran şey, kendimize duyduğumuz tutkunun yanı sıra önceliğimizin aciliyeti ve gerekliliğidir…”

Aile bizatihi şiddettir. Kan bağı üzerine kurulmuş her şey öyledir; seçimle oluşturulmayan ve üstlenmeyi bir an bile düşünmemiş olsak bile bize başkalarının sorumluluğunu yükleyen her şey anlamına gelir aile. İyi ve kötü duygular abartılıdır. Abartılı bir şekilde yukarıdakini onaylar, alttakileri yadsırız. Kötü duygular, onları uyandıran kişi senin kan bağın olan bir kişi olduğunda daha da dayanılmaz olur. Kabil nihayetinde kan bağını yok etmek için öldürmüştü; kardeşinin bekçisi olmak istememişti. Bekçi olmak, bezdirici bir sorumluluktur. Özellikle kötü duyguların sadece yabancılardan değil ağırlıklı olarak yanımızda olanlar, aynamız, geleceğimiz, sevmemiz gereken, bizim kendimiz olan kişiler tarafından kışkırtılmış olmasına katlanılmaz.

Sarsıntısız bir şekilde özgürleşmek ancak riskli bir formülün; kendini referans alarak karşındakini de kendin gibi sevmenin mücadelesinin ilk andan itibaren verildiği ve hazzın tek koşulunun var olmak anlamına geldiği bir çekirdekde mümkündür. Bizi yozlaştıran kendimize duyduğumuz tutku, önceliğimizin aciliyeti ve gerekliliğidir.

“Ben ve siz -her kim olursa olsun- sadece “şimdiki zamanda” yaşamıyoruz, “son on yıl”dan ibaret de değiliz”

Ben bir başlangıç veya son durak görmüyorum, ne kötümserleri ne de iyimserleri severim. Sadece etrafıma bakmaya çalışıyorum. Eğer hedef herkes için mutlu demeyeyim ama kolay bir hayat olacaksa, böyle bir durak yoktur. Ama aralıksız bir düşünme süreci vardır, tek tek bireylerin hayatını değil kuşakları içine alan bir süreç… Ben ve siz –her kim olursa olsun– sadece “şimdiki zamanda” yaşamıyoruz, “son on yıl”dan ibaret de değiliz.

Gelecek asla yazılmamıştır. Ama tarih ve hikâyeler yazılmıştır hatta geçmişin elektrikli fırtınasını balkondan seyredenlar tarafından yazılmıştır, yani artık hareketli olan bir şey yoktur. Geçmiş, genellikle ya özlem ya da sorgulama süzgecinden geçirilerek sunulur. Ben özlemi sevmem, bireysel ıstırapları, geniş sefillik çuvallarını, kültür ve medeniyet yoksunluğunu, kılcal yozlaşmayı, küçük ve hayali ilerlemelerden sonra gelen gerilemeyi göstermez. Eylem elde edilmelidir. Ama tabii, olacakların bizi şaşırtmayacağı da bir yerde yazılı sayılmaz. Tahminlerde bulunan teknisyenleri sevmem. Geçmiş üzerinde çalışırlar ve görmek istediklerini görürler. Belki o kadar geliştirici ve coşkulu değildir ama, denizde, özellikle de anaforlar sona erdiğinde, ileriye bakarak yol almak bana daha anlamlı gelir. Kaosun kıyısında yaşamak her durumda kaçınılmazdır. Orada, o belirli yerde, işler biraz yolunda gidiyorsa ama başka bir yerde gitmiyorsa, dengesizlik uzak görünse bile bu, aslında kısa süre içinde bizi de içine alacak çöküşün başlangıcı demektir. Bunu daima aklımızda tutmamız gerekir.

Çeviren: Eren Yücesan Cendey

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment