Egoist okur

Elif Şafak: “Sakin, öfkesiz 1 siyasi dili kadınlar yaratabilir”

Günümüz Türk edebiyatının popüler ismi Elif Şafak‘la çok uzun bir aradan sonra yeniden buluşuyoruz. Son söyleşimiz geliyor aklıma, ister istemez… Ustam ve Ben‘in yayınlanmasından hatta Gezi olaylarından bile çok daha önceydi… Hayatlarımızın ne kadar sakin olduğunun farkına varsaydık tadını çıkarır, uzun uzun bundan bahsederdik diye geçiriyorum aklımdan. Meğer şimdikilerin yanında dert bile olmayan dertlerimizi konuşuyormuşuz aslında… Şimdiyse aylardır her gün bir olay, her gün bir kavga, patırtı, gerginlik… Ona da söylüyorum düşündüklerimi. Söyleşiye buradan başlıyoruz. Uzun ama sakin ve güzel bir sohbet oluyor…

Gülenay Börekçi

elif safak gulenay borekci röportaj gezi 1

Fotoğrafımızı Ece Oğultürk çekti. Teşekkürler :)

“Kendimi hiçbir kolektif kimliğe yakın görmüyorum”

Kutuplaşmayı eleştiren bir yerde durdunuz hep. Ne hissediyorsunuz son zamanlarda yaşadığımız şiddetli kutuplaşmalar karşısında?

“Bulunduğumuz konumdan hem kaygı hem üzüntü duyuyorum. Hiç bu kadar kutuplaşmamış, bu kadar gergin bir toplum olmamıştık. Türkiye’de bunun potansiyeli hep vardı ama şu geldiğimiz noktada ben, gettolaşmanın artık çok daha şiddetlendiğini gözlemliyorum. Kendimize toplum içinde duvarlar ördük ve birbirimize ayrı gezegenlerden gelen insanlar gibi bakmaya başladık. Sanki hiçbir ortak noktamız kalmamış gibi…

Bir taraf ötekini uzay boşluğuna atıp hayatını rahatlıkla sürdürebilecekmiş gibi davranıyor…

Aynen öyle. En çok eksikliğini duyduğumuz şey empati ve demokrasi kültürü. Çoğulcu demokrasiden bahsediyorum tabii; “çoğunlukçuluk”tan değil, bunun vurgulanması lazım. Tabii ki sandıktan çıkan sonuç göz ardı edilemez ama devamı da çok önemli. Demokrasi kültürünü özümsemek esas mesele. Kendine benzemeyene, farklı ya da azınlık olana eşit gözle bakabilmek, onun da söz hakkı olduğunu idrak etmek… Özgür ve çok sesli bir basın, ifade özgürlüğü… Keza “Kuvvetler ayrılığı” da elzem. Gücün fazlası, kimseye yaramaz. İster muhafazakâr, ister solcu, hicbir kesimin elinde aşırı güç olmamalı.

“Türkiye’de, eleştirene hain gözüyle bakılıyor”

Osmanlı İmparatorluğu’nu tarihçilerin çoğunlukla göz ardı ettiği azınlıkların; fahişelerin, çocukların, suçluların, çingenelerin, sufilerin gözünden anlattığınız romanınız Ustam ve Ben’de çok önemli bir tercih sundunuz: Hayata kazananlardan yana bakanların çizdiği Osmanlı tablosuyla yetinmediniz. Anlatır mısınız; yapmak istediğiniz neydi? Romanınız, bugün ulaşmak istediğimiz demokrasi adına hangi ipuçları gizli?

Bir kere şu: Türkiye geçmiş bilinci zayıf bir ülke. Ve biz, hafızasız bir toplumuz. Hafızamız bu kadar zayıf ve duygusal olduğu için de hatalarımızla yüzleşemiyoruz. Hemen öfkeleniyor, farklı düşünenlere “düşman” gözüyle bakıyoruz. Dolayısıyla da aynı hataları yineleyip duruyoruz.

Hafıza bu yüzden çok önemli değil mi?

Hafıza bir sorumluluktur. Ve anlamak, eleştirmek hatta özeleştiri yapmak demokrasi için çok önemli mekanizmalardır. Nasıl ki insan kendini elestirmeden olgunlaşamazsa, toplumlar da tarihleriyle yüzleşmeden olgunlaşamazlar.

Oysa bizde öyle olmuyor…

Türkiye’de eleştirene hain gözüyle bakılıyor. Halbuki eleştiren insan ülkesini seviyor, ülkesinin problemlerini dert ediniyordur. Düzelmesini istiyordur o problemlerin… Eleştirene “dış mihrak” gözüyle bakmak, ülkenin dört bir yanının düşmanla çevrili olduğunu öne sürmek Türkiye’yi ancak geriye götürür. Militarist zihniyetin; 12 Eylül’lerin, darbelerin ürettiği bu söylemlerin tekrar tekrar üretilmesinin bize yararı olmadığını görmeli, bu kısır döngüden kendimizi kurtarmalıyız.

“Aynılaştırma ideolojisi her zaman tehlikelidir”

Nasıl yapacağız bunu?

Temel bir nokta var idrak edilmesi gereken: Farklılıklara tahammül edemeyen sistem otoriterleşir. Bugun tum dunyada fark yaratan sehirlere bakin: Berlin, New York, Londra… Farklı etnisitelerin, kültürlerin, dinlerin bir araya gelerek ortak değerler etrafında buluşabildikleri, tamamen çoğulculuktan beslenen şehirler bunlar. Bizde ise maalesef aynılaştırma eğilimi öne çıktı. Bundan kaygı duyuyorum. Aynılaştırma ideolojisi, kimden gelirse gelsin, tehlikelidir. Ustam ve Ben’de 16’ıncı yüzyılı sadece kazananların, muktedirlerin gözünden değil kenardakilerin gözünden de anlayabilmeye gayret ettim. Tarihi kenarda duranların, dışlananların, incinmişlerin, kırgınların gözünden anlamayı başarırsak, bugün yaptığımız hataları da daha iyi görebiliriz.

Kitapta bazı ayrıntılar o kadar canlı ki bu bilgileri nasıl edindiğinizi merak ediyor insan…
Hayal ve hakikat iç içe geçti. Osmanlı İmparatorluğu’nda çingenelerin eşit muamele görmediği bir hakikat. Gene de Çingenelerin nasıl yaşadığını tam olarak bilmiyordum, o kısmı hayal ettim. O dönemde fuhuş yapıldığı da biliniyor ama fahişelerin nasıl bir hayat sürdükleri konusunda kesin bilgiler yoktu elimde, o kısmı da hayal ettim… Muhafazakar kesimden bazı okurlar bunları yazdığım için beni eleştirdi.

Niçin?

Bir söyleşide bir okur “Yazdıklarınızı beğeniyorum ama orduyla birlikte sefere giden fahişelerden bahsetmişsiniz. Benim tarih anlayışıma ters bu” dedi mesela. Dürüst, içten bir eleştiriydi. Muhafazakar olmayan bir okur da ona karşı çıktı. Normal olarak bir araya bile gelmeyecek insanlardı. Çoğulculuğu benimsememiş bir toplumda edebiyatın, sanatın farklı insanları birleştirmesi çok kıymetli. Oysa biz öyle gettolaştık ki farklı görüşlerin buluşabildiği üç alan kaldı sadece: Sanat, edebiyat ve futbol…

Onun dışında…

Onun dışında burası kolektivist kimliklerin egemen olduğu bir ülke. İki insan tanışınca sorduğu soruları düşünün… Nerelisin, kimlerdensin, siyasi görüşün ne? Sürekli birtakım kolektif kimlikler giydiriliyor üzerimize. Özellikle kadınsanız, kimin karısı kimin kızı, kimin bacısı olduğunuza bakıyorlar. Bizim ayrı bir duruşumuz, fikrimiz olamaz sanki. O yüzden biz kadınlar için çok daha önemli bu kutuplaşmanın dışında durmak ve birey olarak konuşmak, üretmek.

“Ben her zaman Araftayım; bu toplumun hem içinde hem dışındayım”

O zaman bu tam da Araf…

Evet, ben her zaman Araftayım; bu toplumun hem içinde hem dışındayım. Hiçbir kolektif kimliğe kendimi yakın görmüyorum. Biz topal kuşlarız; kuş sürüleriyle uçmak zorunda değiliz. Kolektif kimliklerin kavgalarından çok bunaldık. Oradan bir şey çıkmadığını görelim artık.

Edebiyat bu yüzden vazgeçilmez…

Evet, çünkü bize birey olmayı öğretir. Bireye bakmayı, insanı anlamayı ve en önemlisi kendine benzemeyenle empati kurmayı… Bilimsel arastırmalar var bu yönde. Çok roman okuyan insanların empati gücü çok daha gelişmiştir. Keşke siyasetçilerimiz roman okusalar. Türkiye’de iktidar seçimler öncesinde kutuplaştırma söylemini kullandı. Bunların dışına çıkmak lazım. Adeta seçim değil, savaş yaşadık. Bu ne kadar yıpratıcı bütün toplum için. “Ben ne filancalardanım, ne falancalardanım, sadece çoğulcu demokrasiden yana kendi başıma bir bireyim” demek ve o noktada ısrarla durmak elzem.

“Başbakanın Ermenilerin acısını paylaşması olumluydu”

Siz hem muhafazakâr kesimler hem de laik kesimler tarafından eleştirildiniz…

Haklısınız… AKP’nin yaptığı olumlu bir şeyi dile getirirsem, “Vay, demek onlardansın” diyorlar. Hükümetin otoriterleşmesini eleştirince de “Vay, demek karşıdasın” deniyor bu sefer. Kürtaj ve üç çocuk gibi kadınları yakından ilgilendiren konularda hükümeti sonuna kadar eleştirirken Kürt açılımını övebilirim. Twitter yasaklarını, ifade özgürlüğünün önündeki engelleri, Fazıl Say’ın bir tweet yüzünden mahkemelik olmasını eleştiririm. Gencecik yaşında öldürülen Berkin Elvan’in acılı ailesinin mitinglerde yuhalanmasından çok büyük üzüntü duydum örneğin; buna tepkiliyim. Başbakanın “Ermenilerin acılarını paylaşıyoruz” diyebilmesini ise Türkiye adına olumlu karşıladım; bunları da söyleyebilmeliyiz. Yani sürekli siyah beyaz düşünmek, futbol takımı tutar gibi parti ya da siyasetçi tutmak zorunda değiliz.

Araf yalnızlık demek öyleyse…. Cesaret gerektiren bir alan değil mi yalnız durabilmek? Bir tarafa ait olmak, seni koruyacak insanların varlığı anlamına da mı geliyor çünkü.

Fakat yalnızlıkta çoğalmak mümkündür. Her kesimden eleştiri alıyorum ama her kesimden de okurum var. Hepimiz o kadar yalnızız ki aslında. Türkiye’de kendini yalnız, anlaşılamamış, incinmiş hisseden çok insan olduğunu gözlemliyorum. Ve inanın bana sadece “Beyaz Türk” denen kişiler değil, çok farklı kesimlerden insanlar var kendini incinmiş hisseden. Kimi başörtüsünden dolayı, kimi mini eteğinden dolayı elalemin önyargılarıyla karşılaşıp mücadele etmiş. İkisini de anlayabilmeliyiz. Başörtülü kadın mini etekli kadının mücadelesine, mini etekli kadın başörtülü kadının mücadelesine saygı duyabilmeli. Bunları yapabilirsek, bizi ayıran kutuplaşmayı aşma yolunda çok önemli bir adım atmış olacağız. Bu ülkede siyasetin ötekileştirici ve erkeksi üslubundan hiç kimseye bir hayır geleceğini sanmıyorum. Sorunuzu anlıyorum, insan sanıyor ki birilerine ait olursa, onlar kendisini korur kollar. Bunlar yapay güvenceler. İnanıyorum ki birey olmak, konuşmak, ama yapıcı bir dille konuşmak, kimseye hakaret etmeden, aşağılamadan konuşmak, ihtiyacımız olan şey. Bu dili yaratmamız gerekiyor.

“Sakin, öfkesiz bir siyasi dili kadınlar yaratabilir”

İktidarın ötekileştirici ve erkeksi siyasetinden bahsettiniz… Kadınların daha çok içinde olacağı bir siyaset mi öneriyorsunuz bunu değiştirmek için?

Bunun mümkün olduğunu düşünüyorum. Kadın sorunları ikincil, ertelenebilir, yarına bırakılabilir meseleler değil. Kadına yönelik şiddet çok mühim bir mesele. Halbuki bundan, ensestten yahut çocuk gelinlerden bahsettiğinizde, “Haklısın ama önce şu siyaseti çözelim” tonuyla cevap veriliyor. Bunu tersine çevirmeliyiz. O siyasi meseleler hiçbir zaman bitmeyecek çünkü, o halde öteki meselelerin önemini sürekli hatırlatalım. Halihazırdaki siyasi kültürü değiştirmedikçe, bu sorunlardan kurtulamayacağız. “Biz ve onlar” ayrımı, siyasetin doğasında olan bir şeydir zaten ama Türkiye’de ayyuka çıkmış durumda. Bunun çok dışında kalan sade, sakin, öfkesiz bir dili kadınlar yaratabilir. Bunu söylerken kadınları romantize etmiyorum ama Kürt, Alevi, sosyal demokrat, Müslüman kadınlar yapıcı olmayı, uzlaştırmayı, ortada buluşturmayı biliyor. Kız çocukluğundan beri öğrenmek zorundalar çünkü, bu kadar basit. Şu anki siyasetçilere bakalım… Orada karşı tarafla konuşmayı, uzlaşmayı zayıflık addeden bir kültür egemen. Halbuki karşı tarafı dinlemek ve bunu yaparken sükunetini korumak niçin zayıflık olsun? O yüzden kutuplaşmanın parçası olmamayı başarmamız, bu ötekileştirici, ayrıştırıcı dilin tamamen dışına çıkmamız lazım.

“1915 çok büyük bir yaradır bu ülkenin vicdanında”

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Ermenilerle taziye dilediği 24 Nisan konuşmasını olumlu karşıladığınızı söylediniz. Baba ve Piç’in yazarı olarak size yaklaşan 2015’i de sormak istiyorum, neler değişecek, Türkiye nihayet yüzleşecek mi kendi geçmişiyle?

1915 çok büyük bir yaradır bu ülkenin vicdanında. Bugün hâlâ Ermeni kelimesi, Alevi kelimesi, Kürt kelimesi ne yazık ki bir suçlama, hakaret, küfür gibi kullanılıyor. Sırf bu konuda değil, genel olarak tarihimizle ilişkimizi gözden geçirmemiz gerekiyor. Hakkını verelim tabii; bazı konularda büyük adımlar attık. Dersim’i ve Kürt isyanlarını artık konuşabiliyoruz. Yavaş yavaş diğer acıları da konuşabilelim istiyorum. Zira bu topraklarda o kadar çok incinmiş insan yaşamış ki. Ermenilerin acıları, Rumların acıları, Yahudilerin acıları; acılar arasında bir tercih yapmak zorunda değiliz. Bizim yüreğimiz birden fazla halkın acısını aynı anda anlayabilecek kadar geniş olmalı. Gelin, incinmiş herkesin acısını konuşalım. Türklerin ve Alevilerin acılarını da konuşalım. Eşcinselleri konuşalım, İstanbul’un kendi içindeki alt kültürleri konuşalım. Öfkelenmeden. Sakin kalarak. Öyle uzun bir listemiz var ki. “Acını anlıyorum” cümlesi çok yaraya iyi gelecektir. Çoğu zaman bunu bile söyleyemiyor, söyleyene öfkeleniyoruz. Halbuki öfke öfkeyi, aşırı Türk milliyetçiliği aşırı Kürt milliyetçiliğini, İslamofobi Batı karşıtlığını getirir… Bu dünya böyledir, aşırı uçlar birbirini besler.

“Caminin içinde sular akıyor, çamurlu pet şişeler yüzüyor”

Ustam ve Ben, Mimar sinan’a adadığınız bir romandı. Sizce biz ona yeterince saygı duyuyor muyuz? En son bir arkadaşımla Mimar Sinan Hamamı’nı dolaşmıştık ve dekorasyondaki zevksizliğe şahit olunca içimiz parçalanmıştı… 

Bunu daha önce hiç anlatmadım ama Ustam ve Ben’i yazarken Mimar Sinan’ı defalarca rüyamda gördüm. Bir tanesi öyle gerçekti ki uyanınca kendime gelemedim. Caminin içinde sular akıyor ve o sularda içi çamurlu pet şişeler yüzüyor. Ben o pet şişeleri elimle toplamaya çalışıyorum. ileride başka insanlar var. Bakıyorum onlar da aynı şeyi yapıyorlar. Ama çok pet şişe var. Çok düşündüm bu rüyanın üzerinde. Açıkçası Sinan’a hakkını vermiyor, eserlerinin kıymetini yeterince bilmiyoruz. Onun “yaşam ve şehir” felsefesini anlamaya da çalışmıyoruz. Tarih bilinci konusundaki eksikliğimiz bizde vicdanen de erozyon yaratıyor. İnsan nasıl büyür? Hata yapa yapa, o hatalardan ders çıkara çıkara… Biz toplum olarak hatalarımızdan ders çıkarmadan, iç muhakememizi yapmadan yaşayıp gidiyoruz. 500 sene hatta 50 sene önce neler olduğunu önemsemiyorsak, nasıl olgunlaşacağız? Bir türlü büyüyemeyişimiz bundan.

“Mimar Sinan, büyük bir çevre planlamacısıydı”

31 Mart’ta belediye seçimleri yapıldı… O konuda bir şey sormayacağım; yeterince konuştuk, konuşmaya devam ediyoruz. Ben gene Ustam ve Ben’e döneceğim. Sizin anlattığınız Mimar Sinan, aritmetik hesaplar yaparak kusursuz kubbeler ve arklar inşa eden bir mimar değil sadece, yaptığı binayı nasıl bir ortamda inşa ettiğini de son derece önemseyen biri, sizin deyişinizle bir nevi “şehir planlamacısı”. Dolayısıyla bugün İstanbul’u planlayanların daha doğrusu “planlayamayanların” ondan öğrenmesi gereken çok şey var. Nedir onlar?

Kitapta üç şeyi vurgulamaya çalıştım. Mimar Sinan’ı büyük sultanların mimarı olarak andık. Bizim için bir dahiydi, ama şunu unuttuk: Mimar Sinan, çalışırken yalnız olmadı. Yaptığı işler müthiş bir ekip çalışmasının ürünüydü. Ameleler, çıraklar, kalfalar vardı ve o, bu büyük orkestranın yöneticisiydi. Evet, bir zanaatkârdı ama aynı zamanda müthiş bir pozitif enerji yayıyordu çevresine. Mimarlık tek başına yapılacak iş değil. İçinizdeki arzuyu, yanınızda çalışanlarda da uyandırmalı, inandığınız şeye onları da inandırmalısınız ki başarabilesiniz.

Bir despot olsa bu kadar büyük işler başaramazdı…

Katiyen… İkincisi İstanbul’un ruhuna, tarihine çok önem veriyordu. Tek meselesi, çevrelerinden yalıtılmış binalar inşa etmek değildi. Çevreyi de önemsiyordu… 16’ıncı yüzyılda camilerin etrafında zengin yaşam ve kültür alanları vardı; biz bugün bunu koruyamadık. Sinan şehrin dokusuna, tarihine saygı duyuyordu. Ve dediğiniz gibi titiz bir şehir planlamacısıydı. Sokakların ne genişlikte olması gerektiği, evlere kaç kat çıkılabileceği, aralarında ne kadar boşluk bırakılabileceği konusunda gayet net fikirleri vardı. İstanbul bir yangınlar ve zelzeleler şehriydi, bunun bilincindeydi ve günü kurtarmaya kalkışmadı. Bir süreklilik duygusu taşıyordu, hafızası kuvvetliydi ve son derece kucaklayıcı bir karakteri vardı.

Kitapta üç şeyi vurguladığınızı söylediniz…

Sinan’ın 6 yaşında falan değil, 21 yaşında Müslüman oldu. İnsanın kişiliğinin oturduğu gayet geç bir yaş. İki kültürü de özümsediğini düşünüyorum. Melez karakterli biriydi. Farklı kültürlerin bir karışımını taşıyordu ruhunda. Belki tam da bu yüzden İstanbul’un kozmopolit ruhunu çok iyi anlamıştı. Camilere olduğu kadar kiliselere de saygı duyuyordu. Muhtemelen sinagoglara da… Bütün okumalarım bende bu izlenimi yaratıyor. Bu bence çok kıymetli bir durum.

“Gezi’yi analiz zamanı asıl şimdi”

Gezi’nin hepimizi derinden sarstığını; hangi siyasi görüşten olursa olsun düşünen, vicdanıyla hareket eden herkesi çok etkilediğini söylüyorsunuz.

Ama orada yaşananları henüz doğru dürüst idrak edemedik… Çok bölündük çünkü. Zaten bölünmüştük aslında ama çatlağın ilk görünür olduğu yer Gezi’ydi. O dönemde çok fazla insan büyük bir öfkeyle hareket etti. Sanırım o günleri tam olarak analiz edebilmek için biraz sükunet gerekiyordu. Analiz zamanı şimdi.

Şimdiden bakınca neler görüyorsunuz?

Polisin sivillere uyguladığı orantısız şiddeti büyük üzüntüyle hatırlıyorum. Siyasi gösterinin demokratik bir hak olduğu, şehir planlaması yapılırken alınan her kararın toplumla tartışılması gerektiği, unutuldu. Yöneticiler inadından ödün vermedi. Her göstericiye “terörist” gözüyle bakıldı. Göstericiler arasında da şiddete, vandalizme başvuranlar yok muydu, vardı. Ama Gezi ruhunu onlarla özdeşleştirmek doğru değil. Çok güzel insanlar vardı orada. Siyasetçilerin bu tip durumlarda yapması gereken şey tepki duymak, bastırmak değil, neden böyle olduğunu anlamaya, çözmeye çalışmak… Öyle bakınca, açıkçası Gezi’de biz iyi bir demokrasi sınavı vermedik. Basın da iyi bir sınav vermedi. Yarın öbür gün birbirimizin yüzüne bakacağımızı unuttuk sanki. Esas sorun belki de, politikanın her şeye hakim olması. Bu ülkede geçmişte çok büyük acılar yaşandığını hatırlayıp vicdanlarımızla da düşünmeye başlamalıyız. Her şey siyaset değil.

“Biri sizi şikayet eder, ‘pat’ mahkeme kapısındasınız”

Ustam ve Ben’i okurken tüylerimin ürpermesine sebep olan, beni gözyaşları içinde bırakan sahneyi konuşalım. Şu kitap katli sahnesi. Kahramanınız Cihan, Sinan’ın arzusuyla bir gece müneccimbaşı Takiyyeddin’in yakılmak üzere olan rasathanesine giriyor ve yok olacak kitaplardan kurtarabildiği kadarını heybesine atıyor. O bölümü kitap yasaklayanların okumasını çok isterdim. Okusalar, bu yaptıkları işi sürdürmekte zorlanırlardı… Sosyal medyada başlayan, kitap yasaklarıyla devam eden ama sonuçta bir zihniyetin göstergesi olan yasaklar konusunda ne söylersiniz?

Bundan birkaç sene evvel bütün dünyada yer yer gıptayla izlenen bir ülkeydik, çok farklıydı Türkiye’nin imajı. İnternet yasakları konusunda dünyada hangi ülkelere benzetildiğimize bakınca çok iç açıcı örnekler yok açıkçası. Çin, Rusya, Pakistan… Niçin bu ülkelerle anılalım, bu mu bizim istediğimiz özgürlük?

Twitter ve Youtube’a erişimin engellenmesinin ardından Uluslararası PEN’e bağlı yazarlarla birlikte bir mektup kaleme aldınız. İmzalayanlar arasında Orhan Pamuk, Günter Grass, Salman Rüshdie var…

Türkiye’nin demokrasi ve AB ilişkileri konusunda geriye gitmesini istemiyorduk. Kendi adıma, AB değerleriyle bütünleşmiş bir Türkiye arzu ediyorum. İfade özgürlüğünün kısıtlanmasından dolayı bu ülkede on yıllar boyunca çok insanın canı yandı. Kelama, kelimeye saygı duymalıyız. Tweetlerinden dolayı insanların mahkeme kapılarına çağrılması, bir roman çevirdi diye çevirmenlerin yargılanması, yayıncıların süründürülmesi, hapsedilmesi; bunlara artık şahit olmayalım. Şu andaki yasalarda çok boşluk var. Biri sizi şikayet edince “pat” diye kendinizi mahkeme kapısında bulabiliyorsunuz. Ben de yaşadım bunları. Türkiye’de her yazar, şair, gazeteci oto-sansürün ne olduğunu şu veya bu şekilde biliyor ama bunlar konuşulmuyor. Tek bir cümlenizden ötürü başınıza ne gelecek, kim kitabınızı yanlış anlayacak da sizi şikayet edecek, bilmiyorsunuz ki.

“Basın ne kadar daralırsa, sosyal medya o kadar politikleşir”

“Sosyal medyadaki nefret söylemlerinden hoşlanmıyorum elbette ama başa çıkmanın yolunun yasaklar olmadığını biliyorum. Ülkem insanların kavga etmediği, çok sesli demokrasinin hakkının verildiği bir yer olsun istiyorum. Eskiden bir gazetede farklı görüşte köşe yazarları yazabilirdi. Şimdi bütün gazeteler yekpâre oldu. Her gazetenin kendi içinde farklı köşe yazarlarına ihtiyacı var oysa. Halkın basına, gazetelere, köşe yazarlarına güvenmesinin tek yolu bu. Basın ne kadar daralırsa, sosyal medya o kadar politikleşir. Bu çok tehlikeli de bir durum, çünkü orası yanlış bilginin kol gezdiği bir yer. Çare, yasakçı zihniyetten kurtulmak, öteki korkusundan arınmak… Sanırım, azınlıklara, alt kültürlere ya da kadınlara yönelik veya ne olursa olsun bireylere yönelik nefret söylemi konusunda, bilhassa şiddet içeren bir dil kullanılıyorsa çeşit denetleme mekanizması gerekli. Nefret söylemi eleştiriden ayrı bir şey çünkü. Öte yandan bu, ancak demokrasi içinde tartışılabilir, demokrasiden uzaklaşarak değil.”

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment