Egoist okur

En güneşli ütopyanın üzerinde bile baskının gölgesi hep var

Umberto Eco’nun Doğan Kitap’tan çıkan kitabı “Efsanevi Yerlerin Tarihi” vesilesiyle, bu dünyanın geleceğine dair kurulmuş aydınlık ve karanlık hayallere, ütopyalara ve distopyalara bakıyoruz. Ve görüyoruz ki en güneşli ütopyaların üzerinde bile toplum mühendisliğinin, baskıcı bir gücün gölgesi hep mevcut. Bu kitaplarda birilerinin ideali ötekilerin yıkımı, birilerinin aydınlığı her zaman ötekilerin karanlığı oluyor.

Kolektif Kitap’tan çıkan “Başka Dünyalar: Bilimkurgu ve Hayal Gücü” adlı kitabın yazarı Margaret Atwood’a da kulak verebiliriz: “Gerçek olanları bir kenara koyup sadece edebi olanları ele alsak bile, her ütopya eninde sonunda aynı problemle yüz yüze kalır: Bu düzene uymayanlara ne olacak?”

Gülenay Börekçi

hayali yerlerin tarihi gulenay borekci egoistokur dogan kitap

En güneşli ütopyanın üzerinde bile baskıcı bir gücün gölgesi var

Elimde Umberto Eco’nun “Efsanevi Yerlerin Tarihi” adlı kitabını gören bir arkadaşım, “Öyle karanlık ve acımasız bir çağda yaşıyoruz ki, ütopyalar dönemi çoktan geride kaldı” dedi. Buna katılabilirim.

Öte yandan, bu tür kitapların hepsini çok sıkıcı bulup yarısına bile gelmeden bir kenara bıraktığıma göre, ütopya edebiyatıyla başımın hoş olduğunu da söyleyemem. Distopyalar yaratmak içinse görünüşe göre sürüyle sebebimiz var. Dünyanın neresinde yaşarsak yaşayalım bizi bezdiren, yıldıran irili ufaklı şahsi veya toplumsal meselelerle boğuşuyoruz sürekli. Ve yoklukla, öfkeyle, acıyla, gelecek kaygısıyla, düş kırıklıklarıyla yaşamak kimi zaman hakikaten çok zor olabiliyor…

Ütopyaları yaratma sebebimiz de bu. Başka türlü bir hayatın mümkün olabileceğini hayal ediyor, kimsenin kimseden nefret etmediği, insanların barış içinde yaşadığı kusursuz sistemler yaratıyoruz. Her nasılsa adaletsizliklerin önü alınmış, terör, açlık, savaş ve hastalık gibi sorunlar yok edilmiş, bilim ve sanat çok ilerlemiş hatta ölümsüzlüğün sırrı bile bulunmuş oluyor.

Güzel görünen ama çatışmasız, ironisiz ve fena halde tekdüze hale gelme potansiyeli çok yüksek bir hayal. Daha kötüsü en güneşli ütopyaların üzerinde bile kaçınılmaz olarak bir toplum mühendisliğinin, baskıcı bir gücün gölgesi mevcut. Bu kitaplarda birilerinin ideali ötekilerin yıkımı, birilerinin aydınlığı her zaman ötekilerin karanlığı oluyor. Kolektif Kitap’tan çıkan “Başka Dünyalar: Bilimkurgu ve Hayal Gücü” adlı kitabın yazarı Margaret Atwood’un dediği gibi, “Gerçek olanları bir kenara koyup sadece edebi olanları ele alsak bile, her ütopya eninde sonunda aynı problemle yüz yüze kalır: Bu düzene uymayan insanlara ne olacak?”

Aldous Huxley’i de unutmayalım; “Hipnopedya” denen uykuda eğitim yöntemiyle yetiştirilen bireylerin sınırsız bir mutluluk ve haz içinde yaşadığı, çalıştığı, eğlendiği bir ülkeyi anlattığı ütopik romanı “Cesur Yeni Dünya”yı, insanları yanlış hayaller peşine düşmemeleri için uyarmak amacıyla yazdığını söylüyor. Umberto Eco da zaten başta sözünü ettiğim “Efsanevi Yerlerin Tarihi”nde, kadim kuzey efsanelerinden aldıkları ilhamla Alman halkına sınırsız bolluğun, bereketin ve mutluluğun hüküm sürdüğü, rahatsız edici her unsurdan, her bireyden arındırılmış ütopik bir ülke vaat eden Nazileri örnek veriyor. Bu vaadin akıl almaz insanlık suçlarının işlenmesine yol açtığını ve kitlesel katliamlarla sonuçlandığını tekrar etmeye gerek yok.

Eco düşlere, yanılsamalara ve büyük hatalara sebebiyet vermiş başka yerlerde de dolaştırıyor bizi. Adem ile Havva’nın bilgi ağacının meyvesini yemek suretiyle kovuldukları Cennet Bahçesi’nden başlayarak Atlantis, Agarta, Şambala, Mu, Lemurya, gökyüzünden bal yağıp ekmek aktığına inanılan Cockaigne, çok yakın zamanlarda “icat edilen” ve her yıl sayısız komplo teorisyeniyle meraklı turistin akınına uğrayan Fransız köyü Rennes-le-Château gibi birçok ütopik durağa uğruyor. Onunla birlikte biz de tamamen kurmaca olduğu halde her sunulana razı turistleri mutlu etmek adına sürekli taklitleri üretilen Şangri-La’yı, adı sadece kutsal kitaplarda geçtiği halde Kristof Kolomb dahil birçok kişinin bulmak için her şeyi göze aldığı Saba Krallığı’nı dolaşıyoruz. Bu yerlerden bazıları gerçek, bazılarıysa hayal ürünü… Gerçek mekânlar arasında, sonradan bir mitoloji halesiyle çerçevelendikleri için efsanevi yerler arasında sayılmayı hak eden Kutsal Kâse’nin “vatanı” Glastonbury ya da Hasan Sabbah ve Haşhaşilerin “kartal yuvası” Alamut Kalesi de var.

Önsözde, “İster zamanın sisleri arasında yitip gitmiş kadim efsanelere dayansın, ister modern bir icadın ürünü olsun; bu yerlerin hepsi çeşitli inanç hareketleri yaratmıştır. Kitabımda bu hayallerin gerçekliği ele alınıyor” diyen Eco, orijinal gravürler, tablolar, illüstrasyonlar ve tarihsel alıntılara da yer veriyor. Neticede kendinizi resimli, güzel bir romanın matrak bir üslupla kaleme alınmış sayfaları arasında kaybolmuş gibi hissederken geleceğin insanoğlu tarafından tamamen şekillendirilemeyeceğini ve ütopyaların peşindeki ısrarlı yolculukların hiçbir zaman mutluluk getirmediğini bir kez daha görüyorsunuz.

umberto eco hayali yerlerin tarihi dogan kitap gulenay borekci

Olmayan evin, hiç gelmeyecek trenin peşine düşenler

Umberto Eco, önsözde kurgusal yerleri gerçek zannederek aramaya çıkan okurlardan da bahsediyor. Mesela bir zamanlar New York’ta birçok kişi, polisiye yazarı Rex Stout’un “orkide düşkünü” dedektifi Nero Wolfe’un kumtaşı tuğlalı evinin peşine düşmüş. Fakat haliyle yazarın şuraya buraya serpiştirdiği ipuçlarının hiçbiri onları 35 Numaralı o eve götürmemiş. Romandan romana sürekli değişen sokak adları da yanlış çıkmış, bina numaraları da…

Aslında buna dair elimizde çok bilgi var. J.K.Rowling’in “Harry Potter” serisinin hayranları da Hogwarts Expresi’ni görmeyi o kadar istemiş ki, sonunda bu trenin temsili bir kopyası bile yapılmış. Gerçek yerlerden esinlenen romanlar ve o romanların geçtiği yerlerde dolaşarak sevdikleri kitapların izlerini arayan okurlar da var. Mesela “Ulysses”in hayranları, her yıl 16 Haziran’da Dublin’deki Eccles Street’te Leopold Bloom’un evini bulmaya çalışıyor ya da artık James Joyce Müzesi haline gelen Martello Kulesi’ni ziyaret ediyormuş. Falan eczacıya gidip 1904’te Leopold Bloom’un satın aldığı limonlu sabundan isteyenler de oluyormuş.

Yine de Eco, kitabında kurgusal mekânlara yer verme gereği duymadığını, çünkü bunu meslektaşı Alberto Manguel’in zaten yaptığını söylüyor. Manguel’in bizde YKY tarafından yayınlanan iki ciltlik “Hayali Yerler Sözlüğü”nde, Homeros’un Yürüyen Kayalar’ı, Alice’in Harikalar Diyarı, Borges’in Labirent’i, Michael Crichton’un Jurrassic Park’ı, Harry Potter’ın Hogwarts Şatosu ve daha başka birçok enteresan yer anlatılıyor. Hatta John Lennon’ın “Mind Games” albümünde yarattığı ve kozmik yasalar dışında hiçbir yasanın geçerli olmadığı Nutopia’yı ve Pierre Cardin’in gardrobu, Jacqueline Susann’ın bütün eserleri gibi şahaneliklerin saklandığı Nimpata’yı bile okuyabilirsiniz…

Kurt Vonnegut’ın ütopyası

“İnsanlar bir gün elbette daha mutlu olacak. Ama kanserin çaresi bulunduğu, Mars’a yolculuk gerçekleştiği ya da ırk ayrımcılığı ve diğer önyargılar ortadan kalktığı zaman değil, yeniden ilkel toplumlar olarak yaşamaya başladığımız ve birbirimizle gerçekten iletişim kurabildiğimiz zaman. Benim ütopyam bu.”

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment