Egoist okur

Engin Günaydın soruyor: “Bu ülkede herkes neden bu kadar üzgün?”

Egoist Okur, Engin Günaydın’ı çok sever. Onunla daha önce yaptığı röportajları bugün yeniden yayınlaması sadace bundan, başka sebebi yok.

Baştan söyleyeyim, siz öyle okuyun istedim…

Susan Sontag, sinemanın gücünden bahsederken, “Kamera başkalarının gerçekliğine bir turist gibi bakmamızı sağlar, hemen peşinden de kendi gerçekliğimize” diyor. Yeraltı, bu tarife birebir uyan bir film. Çünkü Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar romanından -serbestçe- uyarlanan filmi seyrederken, önce Muharrem karakterini anlamak, çözmek istiyoruz, sonra onun hikayesinde kendi yerimizi görüyoruz… En azından bana öyle oldu. Bir süre sonra şunu farkettim: Kimsesiz olmakla beraber Muharrem Yeraltı’nda aslında hiç de yalnız değildi; filmin yaratıcıları ve ben dahil bütün seyircileri oralarda bir yerlerde kendi yeraltımızdan çıkmaya çalışıyorduk.

Engin Günaydın’la röportajımız bununla; umutsuzca kurtulmaya çalıştığımız karanlığımızla başladı. Okursunuz. Ama şunu da bilin isterim… Onunla iki yıl önce, senaryosunu da yazdığı Vavien dolayısıyla konuşmuştuk. O zaman “İyi oyuncu olduğu kadar iyi bir adam” diye düşünmüştüm. Şimdi bu ikinci röportajda da aynı şeyi hissettim. Bir de konuşurken en doğru kelimeleri seçmesine hayran kaldım. “Bu ülkede herkes niye bu kadar üzgün?” sorusunun ne kadar acayip, ne kadar yaralayıcı bir soru olduğunu düşünsenize…

Gülenay Börekçi

Engin Günaydın: Arzu bir kabuk gibi sırtına yapışır insanın, gerçekleşmediğinde

Engin Günaydın’dan “mazi kalbimde yaradır” şarkıları

“Yalnızlık çok karanlık bir yer”

Yeraltı, yalnızlığa dair karanlık bir film…

Yalnızlık çok karanlık bir yer çünkü. Hikayedeki derin yalnızlığa tanıklık ederken, seyirci de kaçınılmaz olarak kendi içindeki karanlık ve yalnızlıkla karşılaşıyor. Ama bunun yarattığı bir sevinç de yok değil; problemi fark etmenin sevinci… İnsan problemini ancak onunla temas kurabilirse çözebilir. Bu yüzden Yeraltı, yalnızlara iyi geldi.

Muharrem kimse için lüzumlu değil, kendini sevdirememiş. İnsanlarla iletişim kurabilmesinin tek yolu onlar tarafından aşağılanma ihtimali. Atari salonunda adamın biri onu dövsün diye uğraşıyor mesela, onu bile beceremiyor…

Bütün isteği artık o kadar yalnız kalmamak; güzel vakit geçirmek, eğlenmek, gülmek… Olmuyor. Çünkü herkes kabuğunun içine çekilmiş. Halbuki atari salonundaki adam onu görse, kızmasa, bir de bira ısmarlasa, hikaye aydınlanabilirdi.

Hepimizin onunla aynı yeraltını paylaştığımızı hissettim ben…

Seyirci dediğimiz şey kalabalık değil, tek kişidir. Ve işte film tek bir kişiyi seçip onun hayatında derin dalış yaparken, seyirciye de kendi dalışını yapma imkanı tanıyor. Seyircinin, tıpkı Muharrem gibi kendisinin de bir felaketin tam ortasında durduğunu fark etmemesi imkansız. İzlerken ben Muharrem’e de, kendime de çok üzüldüm. Psikanalize benzer bir şeydi bu. Kendine bakıp karanlığını görüyorsun. İki yol var: Ya devam edeceksin, ya da problemini çözmek için acilen bir şeyler yapacaksın.

Sizin yeraltınızda neler var?

Halime şükrettim. O kadar öfkeli değilim bir kere; yalnızlık konusunda yeniyim, acemi sayılırım. Ayrıca şanslıyım; oyunculuğum ve yazarlığım sayesinde, bazı yüklerden kurtulabiliyorum. İnsan zihninde çöp biriktiren bir mahluk, beyin hücreleri arasındaki trafik muazzam. Ve hayata karşı bir küskünlük oluşturduğunda, o yalnızlık adresine dönmen, içindeki öfkeyle kurumaya başlaman an meselesi. O zaman işte televizyonda gördüğüne saydırır, sokakta karşına çıkana saldırır, en çok da kendinle savaşırsın. Diyelim ki uzlaştın kendinle, level atladın. Yeni level’lar hep vardır.

Hiç bitmez mi bu harp hali?

40 yaşıma gelince sakinleşeceğimi sanıyordum; hâlâ sürüyor. Tek çözüm kendinle uzlaşman, ruhunla kagayı kesmen. Kendimle uğraşmanın varoluş nedenim olduğunu çoktan anladım. Beni var eden hücre trafiğini yok etmek, o trafiğin dışında kalmak istemiyorum. TEM’in kenarında yola bakan adamlar gibiyim. Arabaların hızla gelip geçmesi yorucu hatta tehlikeli ama şikayet etmeye hakkım yok, bundan zevk alıyorum. Beni canlı tutuyor. Arabaların hiç kıpırdamadığı bir otoyola bakmak çekici olmazdı.

Bu filme hazırlanırken kötü rüyalar görmüşsünüz sürekli. “Ya yapamazsam” korkusu yüzünden mi…

Sırf o yüzden. Kendimi hep hatalı, kusurlu hatta suçlu bulurum ben. Sette bir hadise yaşansa, “N’aptım da böyle oldu?” derim. Kendi kendime bağırırdım eskiden, “Sakın bir daha beni üzme, korkutma” diye. Koca adamım, 40 yaşına geldim, niçin güneşin tadını çıkaracağıma kendimi üzüp korkutuyorum ki! Ama atlatıyorum. Probleminle yüzleşmişsen, geçecek demektir. “Seni tanıdım, kim olduğunu biliyorum” duygusu. Senaryo yazarken kendimle ilgili bu keşiflerden çok yararlanıyorum. Teknik problemleri çözdüm artık. Tek bir ilkem var: Daima gerçeğin yandaşı ve sırdaşı ol, sırtını hep gerçeğe yasla.

Üzülmeye meyillisiniz…

Üzüntüyle ilk kez babamda karşılaşmıştım. Kendimdeki üzüntüyü fark etmeme sebep olacak kadar tesirliydi. Sonra çevremdeki hemen herkeste gördüm. Ardından bu ülkeye baktığımda, aynı üzüntünün orada da öylece durduğunu fark ettim. “Bu ülkede herkes neden bu kadar üzgün?” diye yıllarca düşündüm. Hâlâ düşünüyorum.

“Bütün aşklarım tek gecelik ilişkilerle başladı”

Niçin Muharrem gibi bazı insanlar aşağılanmaktan zevk alır?

Tanıdığım bir duygu değil, üzerine düşünelim… Aşağılanmayı bilhassa isteme hali daha çok kadın-erkek ilişkilerinde görülüyor. İletişimsizlik aşılmaz hale geldiğinde, insanlar birbirleriyle temas kurabilmek için kavga etmeye, birbirini aşağılamaya başlıyor. Zayıf noktalar hatırlanıyor teker teker. Şiddetli kavgalardan sonra tutkulu sevişmeler bekleniyor belki. “Beni sev” demenin bir yolu, ilişkiyi gerçek kılma çabası…

Bu yüzden mi tek gecelik ilişkileri seviyorsunuz?

Ama bütün aşklarım tek gecelik ilişkilerle başladı. tek gecelik ilişkilerde inanılmaz bir enerji patlaması oluyor. Kadın muhteşem, atmosfer muhteşem, bütün o muhteşemliğin içinde sen de muhteşemsin. Oysa aranızda bir ilişki başlasa, on gün sonra artık gözler parlamayacak, pijamaları çekip film seyredeceksiniz.

Çok açık sözlüsünüz. Belki de bu yüzden, acısıyla, öfkesiyle, korkusuyla, utancıyla, ezikliğiyle sinemada erkeği en hakiki haliyle canlandıran oyunculardansınız. Oysa bizim ülkemizde ve sinemamızda maçoluk kutsaldır…

“Sen erkeksin, güçlüsün” diye yetiştiriliyor erkekler. “Para kazanacağın bir işin, koruyup kollayacağın bir ailen, geleceğini sağlayacağın çocukların olacak. Dışarıda büyük bir savaş var, unutma. Tetikte ol, silahını keskin tut.” Bizi hayata böyle hazırlıyorlar. Oysa ne kılıcım var benim, ne de savaş meydanına sürülecek hızlı bir atım… Hem zaten ava da gidemem. Evlilik işine hiç girmeyeyim. Çoluk çocuk da bana göre değil. Beceren, halleden, işleri yoluna sokan adam sayılmam. İki saniyede üç laf sokan, onun bunun ümüğünü sıkan, yoluna çıkana iki tokat aşkeden maço biri zaten değilim. Çok fena! Peki bu problemleri nasıl çözeceğim? Tanıdığım kadarıyla erkeklerin çoğu da çözebilmiş değil. Bazıları maço görünerek dışarıya hava atıyor, hepsi o kadar. O yüzden erkeği güçlü, kudretli, yenilmez anlatmak gerçekçi değil. “İnsandır, zavallıdır” deyip geçmek gerek.

“Hepimiz birbirimize borçluyuz, hakkımızı ödeyemeyiz”

Kamera sizi sadece çok yetenekli değil, güzel de buluyor. Bunu ne zaman fark ettiniz?

Kamerayla hiç ilgilenmedim, bir sırrım varsa budur. Oyuncunun kamerayla kurduğu ilişkiyi doğru bulmuyorum. Bizi ilgilendiren sahnedeki partnerlerimiz olmalı, ilişki kuracaksak onunla kuracağız. Bu yüzden hiçbir iyi oyuncu kamerayı sevmez. Karşısındaki oyuncuyla yakınlaşmayı tercih eder. İlişki samimi hale geldikçe, siz de güzelleşip tatlılaşırsınız.

Rol arkadaşlarınızı seçer misiniz? Bir kabileniz var mı?

Kabile demeyelim, çadır gibi bir şey. Anlaşabileceğim, yanlarında mutlu olduğum insanlarla vakit geçirmeyi tercih ediyorum. Başarı yüzsüzlerinden, başarı adına her şeyi yapabileceklerden uzak duruyorum. İlker Aksum, Olgun Şimşek, Timuçin Esen, Binnur Kaya, İstanbul’a yalnız çocuklar olarak geldik, yıllarca birbirimize tutunduk. Binnur bir geceliğine gelip üç sene kalmıştı. Sonrasında da ayrılmadık. Arkadaşlık adına büyük sınavlar atlatıp hepsinden temiz çıktık. Hepimiz birbirimize borçluyuz, ne yapsak hakkımızı ödeyemeyiz.

“Muhteşem Yüzyıl’da güvenmezi oynuyorum”

Muhteşem Yüzyıl’da görkemli, tutkulu aşklar hep padişahların, şehzadelerin hakkı. Gül Ağa gibi küçük adamların payına da kırık hikayeler düşüyor.

Karakterleri “Yerinde olsaydım ne yapardım?” diye düşünerek yaratıyorum. Dolayısıyla Gül Ağa, biraz da benim. Osmanlı devrinde yaşasam nasıl bir hayatım olurdu? Kime yakın durur, kiminle savaşırdım? İnsanlara güvenir miydim? Ben, güvenmezi oynuyorum. Âşık olduğum bir kadın var, ona bile güvenmiyorum. Orası saray çünkü. Entrikası bol. Her an herkes öldürülebilir.

Yalan Dünya’da oynayacak mısınız?

Bugüne kadar çok sitcomda rol aldım, ama artık oraya dönmek, sitcom içinde hareket etmek istemiyorum.

“Zeki alkolü bilmez”

Zeki Demirkubuz’un “Türkiye’nin başarı ahlakını sorguladım” dediği meyhane sahnesi şahaneydi. “”Çok uzun ve kalabalık bir sahneydi, o yüzden de büyük dertti” diye anlatıyor Engin Günaydın. “Prova ederek çektiğimiz tek sahne de o oldu zaten. Çekime endişeyle başladık, ama şaşırtıcı bir hızla bitti, iki saatte. O gece Zeki bile bizimle partiye çıktı, içti. Normalde içkiyi bilmez o.”

Eh, bunun üzerine merak etmek, “Hiç mi bilmez?” diye sormak hakkım. “Filmin başındaki bar sahnesinde ayık kafayla oynamak istemediğim için sete adamakıllı içip gittim. Devamında başka sahne olmadığından, rahattım. Uzun bir sahneydi; Muharrem bir sürü bara girip çıkıyor, abuk sabuk danslar ediyor… Bittiğinde Zeki dönüp “Engin, bu gece içebilirsin, benden sana izin” dedi. O gün anladım onun alkolü tanımadığını, arasının iyi olmadığını.”

Gülenay Börekçi, Habertürk

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
One Response to “Engin Günaydın soruyor: “Bu ülkede herkes neden bu kadar üzgün?””
  1. Filiz Kansu says:

    “Oğlunuzu bir ‘Zulu Savaşçısı’ olarak yetiştirin, hayata hazır olsun” Deyiminin bir başka anlatımı.

    Engin Günaydın değerli bir oyuncu, kendine münhasır bir kişilik, bence düşüncelerine katılmamak da olası değil.
    Özellikle üzüntü hakkındaki tanımlamalarını oldukça yerinde.

    “Üzüntüyle ilk kez babamda karşılaşmıştım. Kendimdeki üzüntüyü fark etmeme sebep olacak kadar tesirliydi. Sonra çevremdeki hemen herkeste gördüm. Ardından bu ülkeye baktığımda, aynı üzüntünün orada da öylece durduğunu fark ettim. “Bu ülkede herkes neden bu kadar üzgün?” diye yıllarca düşündüm. Hâlâ düşünüyorum.” Diyor, Günaydın.

    Duyarlı insanlar için bu ülkede ya da herhangi bir yerinde dünyanın, üzgün olmamak için gösterilecek bir sebep bulmak bile böylesine zor iken; niçin neşeli olsun ki insanlar? Nasıl neşeli olabilir, bu atmosferi soluyan, yürek taşıyan bir varlık? Gülümseyebilmeyi bile unutuyoruz çoğu kez, mutlu olabilmek ne haddimize?

    “Yeraltı” ise başlı başına bir tez konusu. Yalnızlık müthiş çekici.
    Etrafınızdaki sesler kesilip, tüm maskeler birer birer düştüğünde, kendinize kulak vermeye başladığınızda fark ediyorsunuz; yalnızlığın ne büyük bir erdem olduğunu… Yalnızlıktaki o muhteşem gücü keşfettiğinizde, gerçekten yaşadığınızı fark ediyorsunuz. Bunca yıl nasıl olup da karşılaşmaktan korktuğunuza şaşırıyorsunuz. Yalnız kalabileceğiniz o sihirli anları sabırsızlıkla bekler oluyorsunuz.

    Hayat büyük bir gürültüyle akıp giderken yanıbaşınızda, ‘Yeraltı’ salt yalnızlara değil, yalnızlıkları poligam yaşayanlara da iyi geliyor.

Leave A Comment