Egoist okur

“Ermeni = soykırım + trajedi + duduk algısından sıkıldım”

Gazeteci Hayko Bağdat‘la İnkılap Kitabevi’nden çıkan kitabı Salyangoz‘u konuşmak için buluştuk. Kitap adı üstünde, onun “salyangoz” olmasının, Müslüman mahallesinde bir zamanlar pek alıcısı olmayan, hatta uzak durulan konularda yazmaya karar vermesinin hikâyesini anlatıyor. O yüzden haliyle röportajımızın merkezinde kitabı ve Ermeni olmanın geçmişte ve günümüzde bu topraklarda ne anlama geldiği gibi meseleler vardı. Kitapla alakası olmasa da Etyen Mahçupyan’a cevap olarak yazdığı o sert yazıyı da sordum.

Son söylediği şeyi ise buraya, en başa alıyorum: “Bu halde olmak çok avantajlı bir şey aslında. Neyin niye yaşandığını, zulmedenin bunu hangi motivasyonlarla yaptığını çok daha hızlı görüyor, anlıyorsun. Bu durumda önünde iki yol var: Ya bir Ermeni milliyetçisi olup içine kapanacak, hastalıklı bir hayat yaşamaya başlayacaksın, ya da benim gibi olacaksın… Çok keyiflidir başkalarının emek harcayarak öğrendiği şeyleri doğuştan anlayabilmek; tembel işidir. Kimliğinin zayıf ve güçlü yanlarını keşfedersin. İyiyle kötüyü ayırt edebilme konusunda algıların açık olur. Kötünün sebep olacağı sonuçları öngörebilirsin. Neticede elinde iyi bir teraziyle doğmuşsun.”

Devamını aşağıda okuyabilirsiniz. Şimdi aradan çekiliyor, sizi Hayko Bağdat’la baş başa bırakıyorum.

Gülenay Börekçi

hayko bagdat gulenay borekci egoistokur roportaj 1

“Soykırım’dan beri bu topraklardan travma eksik olmadı. Fonda hep bir duduk sesi vardı sanki…”

Bir arkadaşım Nubar Terziyan’dan yola çıkarak Nubar isminin sadece Türkiyeli Ermenilere has olduğunu söylemişti. Sizin adınızın var mı böyle bir özelliği?

Adımın bir hikâyesi var ama başka türlü. Üç ablama hep J harfiyle başlayan isimler koymuş bizimkiler, Janet, Jaklin, Jermen. Ben doğunca da adımı Jano koyacaklarmış. İşe bakın ki tam o sırada televizyona tavernacı Hayko çıkmış. Ve hemen kararlarını değiştirmişler.

Hayko Cepkin, Adile Naşit, Nubar Terziyan gibi Ermeni kökenli popüler şahsiyetler sizde bir gurur vesilesi midir?

Gurur duyulur. Çok da sevilirler. Ama bir Türk futbolcu Bayern Münih’e gol attığında da seviniriz biz. Dünya kupasında milli takım gol attığında mesela öyle tezahürat yapılmıştı ki Kınalıada’da yer yerinden oynamıştı. Gerçi bahsettiğiniz isimleri bu ülkede herkes çok seviyor.

Evet ama Ayhan Işık’ın ailesi Nubar Terziyan için “kardeş oldukları doğru değildir” ilanı vermişti… Yahut Kenan Pars oyuncu olunca kendine Türkçe bir isim seçmişti. Kırıcı olmaz mı bunlar?

Hâlâ sürüyor bu bir şekilde. Ticarette sorun yaşamamak için kartvizitlerine Ermenice olmayan isimler yazanlar var. Bazı aileler askerde dikkat çekmesin diye oğullarına iki dilde de kullanılan isimler veriyorlar.

Popüler kültüre şundan girdim; kitabınızın büyük bölümünü Hababam Sınıfı’nda Hayko diye bir öğrenci varmış, hem arkadaşlarıyla hem de okul idaresiyle, yani Devlet’le yaşadıklarını anlatıyormuş hissiyatıyla okudum. Bazen gülerek, bazen çok üzülerek…

Soykırım’dan beri bu topraklardan travma eksik olmadı. Gözümüzün önünde bir nesil kaybettik ve bu travma hasta etti hepimizi. Sadece Ermenileri değil, Türkleri de… Ağır dramlar ve öfke nöbetleriyle 100 yıl geçirdik. Helâlleşmedik, hesaplaşmadık. Bir kısmımız kendini öldürülene yakın hissetti, bir kısmımız “ama onlar da…” diye başlayan cümleler kurup yapılanlarda affedici sebepler görmeye zorladı kendini. Fonda sürekli duduk sesi vardı sanki. Ağır bir şeydi, kabul. Ama aynı zamanda bitip tükenmeyen bir ıstıraptı. Açıkçası, “Ermeni eşittir tehcir, soykırım, trajedi, duduk” algısından sıkıldım ben. Hayat böyle yaşanmaz ki!

“Yaşanan acıları hafifsemedim ama hikâyemi o ağır dram sosuna da batırmadım”

Siz nasıl yaşıyorsunuz?

Hiçbir Ermeni sadece Ermeni değildir. 38 yaşındayım. İşyerim Beyoğlu’nda. Dramatik bir hayatım yok. Akşamları bira içiyorum, maça gidiyorum. Ailemi, arkadaşlarımı, mahallemi, topu, yokuşu, hayatımın sıradan ayrıntılarını anlattığım kitabı yazarken de böyleydi. Yaşanan acıları hafifsemedim ama hikâyemi o ağır dram sosuna da bulandırmadım.

Fakat”Salyangoz” sırf bundan ibaret değil…

Siyasi bir kitap aslında. Evet, “Salyangoz”da bazen gülümseten bir hikâye anlattım ama arka planda çok kızdığım bir şeyle, egemen ideolojiyle, fotoğrafı bozan arkadaki o gölgeyle kavga ettim. Sadece Ermeniler değil, Rumlar, Türkler, Kürtler, Aleviler, mahallenin bütün çocukları onunla kavga etsin istedim. İkinci kısmı, bilhassa Hrant Dink’in ölümünden sonrasına dair yazdıklarımı daha siyasi bulanlar yanılıyor. İkinci kısımda ne dediysem hepsini teker teker tartışabiliriz ama ilk kısımda sadece bu hayatta gerçekten maruz bırakıldığım şeyleri yazdım. Kimse yaşadıklarımı yaşamadığımı söyleyemez.

“Bütün bunlar nasıl oldu?” itirazından “Evet, bunlar oldu” kabullenişine geçmek gibi bir şey miydi yazmak?

Defalarca vazgeçmek istedim. Bakın, ben politik olarak durduğum yerde Ermeni olmanın travmalarını aştığımı düşünüyorum. Türkiyeli bir köşe yazarıyım. Roboski, Soma, HSYK seçimleri, ekonomik meselele ve Gezi için aklımın, kalemimin yettiğince yazıyorum. Bu kitap benim için bir geri dönüş oldu, kolay değildi.

Travmayı aştığınızı söyleseniz de soracağım, bu ülkede Ermeni olmanın yükleri nelerdir?

Her evde bir hikâye var, ben kendi cevabımı verebilirim. Türkiye’de Ermeni olmanın elbette yükleri ağır. Bir milli eğitim müfredatı var mesela. Sonra 100 yıldır şeytanlaştırılmış bir kimlik, hafızalardan silinmiş binlerce yıllık bir medeniyet var. Gazete manşetlerinde ve siyasetçilerin dilinde sana küfrediliyor, onları olumlayanlar çıkıyor. Ve bütün bunlar elbette hayatını zorlaştırıyor.

“Bir Ermeni’nin kendini tamamen özgür hissettiği ülkede Alevi sorunu falan da çoktan çözülmüş demektir”

Her çocuk gün gelir “başkalarından farklı olduğunu” hisseder. Ama sanırım siz bir Ermeni olarak farklı olduğunuzu gereğinden erken öğrenmişsinizdir…

Darüşşafaka felsefe kulübü öğrencilerinden bir davet almıştım. Ne yapacağımı düşündüm. “Soykırım” ya da “6-7 Eylül”den bahsettiğimde çocuklardan biri itiraz ederse tartışacak mıydım, yahut daha kötüsü o tartışmada onu yenecek miydim? Derken eşim Belma enteresan bir oyun önerdi.

Nasıl bir oyundu?

Atıyorum, 40 kişi varsa, rastgele 10’unu seçip her birine birer kimlik kartı veriyorsun. “Malatya’da muhafazakâr bir ailenin 17 yaşındaki eşcinsel oğlusun”, “Bursa’da otobanda seks işçiliği yapan bir trans bireysin”, “Agos gazetesinde çalışan sol görüşlü bir kadınsın”, “Türksün, Sünni Müslümansın, polissin” gibi… Kural şuydu: Sen çeşitli sorular soruyorsun, onlar da cevapları “evet”se oldukları yerde kalıyor, “hayır”sa bir adım öne çıkıyorlar. “Kimliğin bürokratik göreve atanmana engel teşkil etti mi, dini bayramlarını ailenle birlikte kutlayabiliyor musun?” gibi basit sorular… Sonra da izleyen çocuklardan, arkadaşlarının kimlik kartlarında ne yazdığını tahmin etmelerini istiyorsun.

Ne oldu?

Hangi sınıftan gelirse, hangi siyasi görüşte olursa olsun fark etmedi, herkes kimin kim olduğunu bildi. Biz bu ülkede her şeyi biliyoruz. Küçücük çocuklar bile biliyor. Hatta oturup çözüm ihtimallerini de tartıştık. Ermeni olmanın yüklerini sordunuz; özel bir şey değil Ermeni olmak. Benim hayatım, Diyarbakır’daki 15 yaşındaki çocuktan ya da bir trans bireyden daha mı tehlikede? Kadın cinayetlerini düşünürsek, benim hayatım o kadınlardan daha mı büyük risk altında? Ben çok kalabalık bir ailenin üyesi gibiyim, mücadelemiz ortak. Ama tabii bir Ermeni’nin tamamen özgür hissettiği ülkede Alevi sorunu falan da çoktan çözülmüş demektir.

Ermenilik sorunu değil o halde söz konusu olan…

Hayır, demokrasi sorunu. Her kimliğe farklı şekilde yansıyor ama aslında bütün sorunların müsebbibi, egemen ideoloji. Ceberrut eski devletin, “Ülkeyi bizim çocuklar yönetmeli” diye bir ideali vardı. Muhafazakâr yeni devletin ideali de aynı. Ama işte görüyoruz, idealler gerçekleşti diye işler düzelmiyor, sadece “bizim çocuklar” artık devlet oluyor. Demek ki sistemi düzeltecek olan şey anayasa, evrensel hukuk. Dolayısıyla mücadeleye devam.

“Ölülerimizle helalleşmeli, yasımızı tutmalıyız!”

Ermeni meselesinin çözümü için bir öneriniz var mı?

Uzun süredir savunduğumuz iki önerimiz var zaten. Başbakanın taziye mesajında küçük de olsa bundan bir iz görünce boşuna konuşmadığımızı hissettik.

Neydi öneriniz?

Bir ölümün acısını hafifletmenin iki yolu vardır, öleni usule uygun bir cenaze töreniyle gömmek, onlarla helalleşmek ve ardından yas sürecini tamamlamak. Tehcirde yüzbinlerde kişi öldü. Üstelik çoğunluğu kadın ve çocuktu. Ben diyorum ki ölülerimizi usulüne göre gömelim ve onlara her dilden dua edelim. Aksi takdirde ölülerimiz hayalet olarak aramızda kalmaya devam edecek. Türklerin, işlenen cürümün tutsaklığından kurtulmasının da tek yolu bu.

“Bir Türk’le evleneyim, demedim, Belma’ya âşık oldum”

Hayalinizdeki Türkiye’nin bir tarifi var mı?

“Çoluğun çocuğun var, çekinmiyor musun” diye soruyorlar. Susarak korumuş olmuyoruz ki çocuklarımızı. Yaşadığımız sorunlar her neyse baş etmenin yolunu bulmalıyız. Aksi takdirde kartopu gibi yuvarlanarak çocuklarımıza dev bir kütle, çığ olarak ulaşıyorlar. Hayalimde, çocuklarımızın bizim kadar risk altında yaşamayacağı bir Türkiye var.

Siz Ermeni-Rum kökenlisiniz, eşiniz Müslüman. Harikulade bir melezlik hali ama pratikte nasıl yaşanıyor?

Aileye yeni ve farklı biri geldiğinde eksilen bir şey olmuyor, aksine sofradaki tabak sayısı, yemek çeşitleri, meze çoğalıyor. Hayırlı bir şey yani. Ama ben, “Bir Türk’le evleneyim” demedim, Belma’ya âşık oldum. Bu defa da çocuklarımızın ne olacağını sordular. Ne diyebilirim ki, umarım iyi insanlar olurlar.

“O yazdığım, Etyen Abi’ye veda yazısıydı, o mesele benim için çoktan kapandı”

Etyen Mahçupyan’la girdiğiniz o sert polemiği de soracağım. Ona “saray soytarısı” dediniz…

O yazının değil, onu yazmama yol açan durumun sert olduğunu düşünüyorum esas. 10 yıl sonrasıyla ilgili entelektüel bir öngörüsü olan Etyen Abi’nin, bu 10 yılın sonucuna şimdiden âşık olup arada yaşanan her şeyi “kaza” olarak adlandırmasına, bu vicdani zafiyete kızgınım. Sen Hrant Dink cinayeti sorumlularının o dönemde hükümetin kullanmak zorunda kaldığı bürokratlar olduğunu anlamaya başladığın gün o hükümetten vazgeçmezsen, Gezi olaylarında öldürülen çocuklar için “gitmeseydiler oraya” dersen, 10 yıl sonrasını hayal ederek bugünkü acılarımızı görmezden gelir ve bunları dillendiren insanları “solculara yaranmak için palyaçoluk yapanlar” diye değerlendirirsen, en öfkeli yazılarını en yakınlarına yazmaya başlarsan, beni çok uzun zamandır kendimi tutup kalemimi sakındığım, yazıları yazmak zorunda bırakırsın. O yazdığım Etyen Abi’ye veda yazısıydı. O yazıdan sonra onlarca televizyon programı daveti aldım ama gitmedim, utandım. Şimdi kitap vesilesiyle soruluyor. Cevap versem de bir şey çok açık: O mesele benim için çoktan kapandı.

 Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment