Egoist okur

Film durmaz, film kopmaz. Gidemezsin, kaçamazsın!

Yitirilen onca zamana hürmet etmek de neyin nesi? Ki zaman değil miydi bu filmin her sahnesini ince ince işleyip yaratan? Daha fazla düşünmek istemiyorum. Gitmek sadece gitmek ve o filmin canımı yakan her karesinden çıkmak istiyorum. O kız çocuğu gibi bağırmak, bağırmak, bağırmak…

Burcu Yıldızer

burcu yildizer egoistokur filmin sonu

Çaresizliğimi beslemeyi saymazsak yapacak hiçbir şeyim yok. Günlerdir derin bir uyku halindeyim. Gerçekten uyuyabildiğim zamanların dışında gözlerimin açıklığı, beynimin içerisinde uğuldayan bir görüntüyü durmaksızın başa sarıyor. Film bir türlü kopmak bilmiyor. Son gelmiyor. Oysa yalnız başına kurguladığım sahnenin başkahramanlarına ait diyaloglar hazır. Bütün hikâyeyi baştan sona, eksiz bir şekilde anlatıyorum. Görüntüler, yaşananlar bugün olmuş gibi karşımda ve net. Filmin hikâyesi herhangi bir kesintiye uğramadan normal seyrinde akıyor. Aradaki sessizlikler, kahramanların uzak kaldığı aylara ait. Ama olması gereken son ne yazık ki yok. Oraya nasıl ulaşacağımı henüz bilemiyorum. Sonu gelmeyen bir filmi izlemek de o filmin içinde olmak da aynı şey. İçimdeki gürültülerle baş etmeye çalışırken dışımdaki sessizlikten yoruluyorum. Bir ses olsa, birileri bir şeyler dese…

Evin içindeki sessizliklerden yorulduğum anlarda perdenin hemen arkasında kendime kuytu bir yer seçiyor ve sokağı izliyorum. Pencereyi açmaktan korkuyorum. Sanki hayat, varlığını hatırlattıkça kendime biçtiğim bu zindanda çürüyüp yok olacakmışım hissine kapılıyorum.

Her gün akşama doğru aynı saatlerde annesiyle birlikte karşı kaldırıma gelip oynayan kız çocuğu birkaç gündür huysuz. Bağırarak konuşuyor. Yanındakiler onu umursamadıkça el kol hareketleriyle bir şeyleri anlatmaya çalışıyor. Yapamıyor. Çünkü kimse onunla ilgilenmiyor. Delirmiş gibi orasına burasına vuruyor. Hopluyor, bağırıyor, zıplıyor, bağırıyor, kollarını aşağı yukarı hareket ettiriyor, bağırıyor… Duyuyorum. Belki de bir tek ben. Susmasın istiyorum. Havada ağır bir yağmur kokusu.

Bu evin duvarları arasında mıyım yoksa dışında mıyım çözemiyorum. Bedenimin bu evin içinde bir yerlerde olması hiçbir şeyi değiştirmiyor. Düşünce bedenden önce gidiyor. Daima.

Oturduğumuz yerler, güldüğümüz sokaklar, ilk defa el ele tutuşup karşı kaldırıma birlikte geçtiğimiz caddeler, ağladığım masalar, hayranlıkla onu izlediğim mekânlar, kucağımda gözlerini iki yıldan sonra ilk defa kapattığı an, gecenin bir yarısında tost yemek istediğimde yüksek sesle ‘hayır’ dediği sahil yolu ve geri kalan her şey tek bir yerde topluca karşıma diziliyor. İçlerinden yalnızca birini çekip istediğim sırayla hepsinin üstesinden gelmek istiyorum. Olmuyor. Anılar bir yüklüğün orta yerinden bir yorganı almaya çalışırken üst taraftan yıkılmaya başlaması gibi topluca üzerime devriliyor. Dayanağım yok. Hasarlıyım, düşüyorum. Bir elimde yorgan, üzerimde geçmiş, güçlükle nefes alıyorum.

Yağmur başladı. Döndüğümde odanın soğumuş olacağını bile bile pencereyi açık bırakıp dışarı çıkıyorum. Çıkmak zorundayım. Hayattan kaçamayacağımı her fırsatta hatırlatan zorunluluklarım var. Çürümek istemiyorum.

Karşı kaldırımdaki kızla aynı kaldırımdayız şimdi. Şeker yiyor, bağırıyor, ip atlıyor, bağırıyor, annesinden su istiyor, bağırıyor. Kaldırımdaki kız susmuyor. Bir şey desem bana da bağıracak. Yanından geçiyorum. Yan gözle bakıyor. Gözlerimi kaçırmıyorum. Göz gözeyiz. İç içeyiz. Ben susuyorum, o ise bağırıyor. Hiçbir farkımız yok. Biriz. Yavaşça yanından uzaklaşıyorum.

Aklım karmakarışık. Adım atıyorum, tek yapabildiğim bu. Sesler, görüntüler, duygular arasından payıma düşen sadece yürümek. Yürürsem bir şeyleri yoluna koyabileceğimi düşünüyorum. Oysa hiçbir işe yaramıyor. Geçmiş bacaklarımı serbest bırakırken kararlarımı bağlıyor. Olasılıklar keskin bir nişancı gibi beni hayattan alıkoymaya yetiyor. Sensizliği düşünmek neden bu kadar zor?

Düzlük canımı sıkıyor. Yolumu değiştirip önüme çıkan ilk dar sokaktan içeri sapıyorum. Merdivenlerin hemen yanından yukarıya doğru çıkıyorum. Bacak kaslarımın sızlanmasına aldırış etmiyorum. Zorlanmak iyi geliyor. Zora alışığım. Basiti bilmediğimden…

Kısa bir an durup ardıma bakıyorum. Yüzlerce yün yumağı benimle birlikte aynı anda, uçlarındaki düğümden kurtulup açılmaya başlıyor. İpler diğer uçları açıkta kalana kadar benimle birlikte yürüyor. Geçtiğim her yerde bir parçamı bırakıyorum. Kalbim sökülüyor, durduramıyorum. İnsan diyorum, hasarlı bir dalgınlık sonucunda yok olup gidebilir.

Sonra biraz düzlük… Soluklanıyorum. Nefes almak yetmiyor. Bıraksam kendi nefesim içinde boğulacağım. Neden nefes alışımızla aynı hızda atmıyor ki kalbimiz? Bir, iki, üç tıp!

Yürümeye devam ediyorum. Yol bu defa ucu bucağı görünmeyen derin bir uçuruma benziyor. Adımlarım hızlanıyor. En ufak bir engelde yerle bir olacakmışım gibi. Aldırmıyorum. Yokuş aşağıya bırakıyorum kendimi. Kalbim dökülüyor, toplayamıyorum.

Film hâlâ aklımla kalbimin orta yerinde dönmeye devam ediyor. Aslında sonunu görebiliyorum. Zor olan bunu itiraf edebilmek…

Yitirilen onca zamana hürmet etmek de neyin nesi? Ki o zaman değil miydi ki bu filmin her sahnesini ince ince işleyip yaratan? Daha fazla düşünmek istemiyorum. Gitmek sadece gitmek ve o filmin canımı yakan her karesinden çıkmak istiyorum. O kız çocuğu gibi bağırmak, bağırmak, bağırmak…

Zaman çaresizliği besledikçe tıpkı bir hırsız gibi insanın hayatını çalmaya devam ediyor. Tutunacak dallarını cümleler kırıp attığında ve onarmak için daha fazla gücün kalmadığında olası sonlardan birini seçmek zorunda bırakılırsın.

Seni bir yerde tutan, yıllarca saplanıp kalmana neden olan ve yıkılması güçmüş gibi duran duygularının peşin sıra gelmesine müsaade etmek istemezsin. Verilen izinler, hayattan ve dahi hayatından çalınmasına senin gönüllü olarak izin verdiğin her şey bir gece ansızın, tam da başını yastığa koyduğunda hücum eder. Gözlerini kapatamazsın. Geceler boyunca gözyaşlarını duyan, gören duvarlar biçim değiştirir. Işıklar söner. Karanlık, bir film oynatıcısıdır artık. Yatak odan(ruhun) kararır ve belli belirsiz ışıkların duvara yansımasıyla film başlar. Senin filmin! Bir başkasının hayatıymış gibi izleyemezsin. Film durmaz, film kopmaz. Kalkıp gidemezsin. Kaçamazsın… Ruhun karanlıkla barışmaktan çoktan vazgeçmiştir. Gelen aydınlık kanatsa da çocukluktan kabuk bağlamasına aşina olduğun dizlerini, razı olursun. Kanamadan geçmez.

Bir zaman sessizlikle korumaya çalıştığın, koruduğunu sandığın, içine içine kustuğun korku cümleleri hayatın oluklarından akmaya başlar. Daha az korkmaya başlamışsındır. Terk edilmekten, sevilip sevilmeme kaygısını taşımaktan yorgun düşmüşsündür. İstesen de o filmi durduramazsın. Yaşamak istediklerini durduramadığın gibi…

O yüzden insan bazen oyuncularına ve hikâyesine aşina olduğu bir filmin sonuna yaklaştığında sinema salonunu terk eden izleyicilerden önce ‘sadece’ kalkıp gitmek ister! Kahramanlardan biri uzun zaman önce sessizliği seçmiştir ve bu filmi ilk defa izleyişi değildir.

Burcu Yıldızer

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment