Egoist okur

GECE grubuyla BOMONTİ SOKAKLARI’nı dolaştık

“Siyah giyen adamların müziği” rock, dönemlere ayrılır… Bir zamanlar başına buyrukluğu, kural tanımazlığı simgeliyordu. Son dönemdeyse şahsen farklı eğilimler gözlemliyorum; kimileri aktif siyasetten besleniyor, kimileri etnik kökenli, hareketli hatta oynak müzikler yapıyor… Kimileri karanlık, kimileri çatlak… Bir de GECE var. Gökçe Balaban, Eren Çilalioğlu, Can Baydar ve Erdem Başer‘in oluşturduğu GECE, acısını, şüphesini, sevincini naifçe dile getirebilen tutkulu ama kırılgan erkeklerin dilinden söylüyor.

GECE’nin Pelin Kırca’nın şahane illüstrasyonlarıyla hayat bulan üçüncü stüdyo albümü İyi Niyetli Bir Gün kısa süre önce çıktı. Geçtiğimiz günlerde de Bomonti Sokakları adlı şarkıya über şahane bir video çektiler, aşağıda izleyebilirsiniz. Videoda Can, Eren, Gökçe ve Erdem videoda adeta zaman tünelinden geçerek 60’lar, 70’ler, 80’lerden bugüne geliyorlar.

Onlarla hem Bomonti Sokakları’nı hem de elbette yeni albümlerini konuşmak için buluştuk. Röportaj için seçtiğimiz mekan da konumuza uygun olarak Kadıköy’deki Brasserie Bomonti oldu…

Gülenay Börekçi

gece egoistokur gulenay borekci bomonti 1

Gökçe Balaban, Eren Çilalioğlu, Erdem Başer ve Can Baydar, yani GECE… Ve tabii ben. Kadıköy Brasserie Bomonti’deyiz. 

GECE: “Uzun uzun laflara gerek yok, bize müzik yetiyor…”

Grubunuz GECE’yi nasıl anlatırsınız?

Eren: Müziğimizde postpunk unsurlarını barındırıyoruz. Punk’ın değişik seslerle, örneğin elektronik müzikle iç içe geçtiği bir müzik postpunk. Serbestiz, canımız isterse reggae altyapıları da kullanabiliyoruz, sınır yok. Artık ayrımlar eskisi kadar kesin ve net değil, bütün müzik türleri birbirine yaklaşma çabası içinde. O yüzden bizim de punk tavrını barındıran, o hissiyattan beslenen ama farklı yollara da sapabilen bir müzik yaptığımız söylenebilir. Bu GECE’yi özgür kılıyor. Önceki albümümüzdeki çizgiyi sonraki albümde aynen sürdürmek zorunda değiliz. Küçük geçişler, farklılıklar yaratabiliriz, bunu seviyoruz. Punk ve rock tavrımız var ama Türkiye’den çıkmış bir grup olarak bu toprakların tınılarını da kullanıyoruz. Dört kişiyiz sonuçta; müzikal geçmişlerimiz, eğilimlerimiz bir araya gelince GECE oluyor…

Bir zamanlar konserlere gider ve hayran olduğunuz müzisyenleri canlı izlerdiniz…

Erdem: Hâlâ gidiyoruz…

Elbette ama ben izleyici olmakla sahnede olmak arasındaki farkı soracaktım…

Gökçe: Sahnede olmak muhteşem.

Erdem: Müzik dinlemek sihirli bir şey. Güzel bir şarkıysa, iyi çalınıyorsa, atmosfer uygunsa, ayaklarınızı yerden kesiyor. Sahnede ise bakılan, dinlenen sizsiniz. Hayran olduğunuz bir müzisyeni veya topluluğu izlerken hissettiklerinizi başkalarına hissettirebiliyorsanız, bunun verdiği haz büyük oluyor.

Gökçe: Kimya gibi. Seyirciyle sizi birbirinize bağlayan bir şey var. Görülmüyor, elle tutulmuyor ama tüm gerçekliğiyle orada. Siz yaptığınız işi başkalarıyla paylaşıyorsunuz, onlar da karşılığında size eşlik ediyor. Bunun etkisi anlatılır gibi değil. Başka hiçbir şeyle karşılaştıramam.

gece grubu egoistokur gulenay borekci bomonti 7

Birkaç GECE notu

Gece’nin şarkılarını ve cover’larını seviyordum, tanıyınca kendilerini de sevdim.  Gökçe en dakik olanı, erken bile geldi, o yüzden onunla müzik hakkında biraz daha uzun konuşabildik. Eren kedileri çok seviyor, hatta evdekiler dışında bahçedekilere de bakıyor. Can, kendini oyuna kaptırırsa saatlerce bilgisayarın başından kalkmıyor. Erdem’e gelince; onu biraz kıskandım, benim gidemediğim The Pixies konserine gitmişti çünkü. Şimdi İstanbul’da sahneye çıkacakları ilk geceyi bekliyorum… Devamını aşağıda okuyun.

“Saykedelik tınılar, funk, punk… Eskiler renkten, çiçekten korkmuyormuş, şimdi enteresan geliyor”

“Şerefine güzel dünya dönerken tersine…” Bomonti Sokakları videosuyla başlayalım mı? 

Erdem: Farklı dönemleri ele aldığımız bir kurguyla çektik. 1950’ler ve 60’lardaki siyah beyaz günleri hatırladık önce. Ardından 70’lerin pop, disko, funk dönemini hatırlatan rengarenk görüntüler geldi, komik giysilere falan büründük. 80’lerin punk dönemi ve 90’larla da devam ettik.

O dönemlerin Türkiye’deki karşılıkları neydi, funk ve diğerleri müzikal olarak nasıl yansımıştı bize?

Eren: 70’lerin pop diskosu burada da aynı popülerlikte yaşanmıştı. Saykedelik müzik de çok seviliyordu. Şarkılar, müzisyenlerin giydiği kıyafetler ve kullandıkları aksesuarlarla şahane işler çıktı o dönemde. Erkin Koray, Barış Manço, Selda Bağcan yahut şimdi yeniden keşfedilen Derdiyoklar bu unsurları güzel kullandılar. Ana akımdaki müzisyenler, mesela popçular da şarkılarının alt yapılarında o deneysel unsurlara kısmen yer verdiler. Büyük ihtimalle müzikten çok imaj ilgilerini çekmişti. İspanyol paçalar, renkli kıyafetler falan…

Punk’ta durum neydi?

Eren: Punk’a en yakın müziği Erkin Koray ve Cem Karaca gibi müzisyenler yapabilirdi belki ama ülkeyi terk etmek zorunda kalmışlardı. Yurt dışında müzik yapmaya çalışıyorlardı. Açıkçası punk bizde hiçbir zaman ana akıma girmedi, birtakım underground gruplar, oluşumlar vardı sadece.

Bomonti Sokakları’nda zaman yolculuğu yaparken geçmişin en çok hangi döneminde kendinizi rahat hissettiniz?

Erdem: 70’lerin kıyafetleri güzeldi. Kadife pantolonlar, ceketler, koca koca gözlükler… Keşke şimdi de öyle giyinebilsek. İyi olurdu aslında, rahatlar çünkü. Patlayan renkler, çiçekler, amorf şekiller… Eskiler renkten, çiçekten korkmuyormuş, bu şimdi enteresan geliyor.

Gökçe: Ben saykedelik tınıları seviyorum. Ersen ve Dadaşlar’ın o soundu Türk müziğine entegre etmeleriyle ilginç işler çıkmış ortaya. Barış Manço ve Kurtalan Ekspres’teki funk altyapıları da bugünden bakınca bile çok sağlam. MFÖ vardı sonra.

Eren: Benim için Bomonti Sokakları videosunun en güzel yanı punk’ı hatırlamak oldu. Gençliğimde de çok dinlerdim, şimdi de seviyorum.

Can: Galiba biz punk’çıyız! Eren’le ilk tanıştığımızda punk coverları yapmaya başladık, şahsi tarihimizde özel bir yeri var.

gece grubu egoistokur gulenay borekci bomonti 4

Aşırı sıcak bir günde fotoğraf çektirmenin dünyanın en zor şeyi olduğu konusunda hemfikiriz.

“Müziğin güzel yanı tek bir şeyi barındırmaması; aydınlık ve karanlık bir arada…”

O halde başa dönelim… Nasıl bir araya geldiniz?

Eren: Can’la liseden tanışıyoruz. Yıllarca birlikte çalıştık, sonra Gökçe ve Erdem geldi. Aslında Erdem’le başka bir grubumuz daha vardı, oradan tanışıyorduk ama aramıza katılınca 2000’lerin başında GECE olarak sahneye çıkmaya başladık.

İsimlerinizin baş harfleri GECE oluyor; Gökçe, Eren, Can, Erdem… Biraz daha öncesine dönersek, müzikle ilişkiniz nasıl başladı? Neler dinliyordunuz?

Gökçe: Müziği babamla tanıdım. Gençliğinde gitar çalıyormuş. Evimizde hep duruyordu o gitar. Aslında benden önce abim başladı müziğe. Ankara’daki çok iyi bazı cover gruplarında çaldı. Ben biraz geç kaldım, ortaokulda falandım. Daha hardcore müzikler dinliyordum. Coil, Deftones falan… “Geç mi kaldım gitar için” diye sordum abime, o da “Ne alakası var, istiyorsan başla” dedi. Kendi kendime öğrendim. Ve sonunda bu lanetle baş başa kaldım işte. (Gülüyor)

Neden lanet dedin?

Gökçe: Yok yahu, şaka yapıyorum. Müzik yapmanın lanet yanları var ama aynı zamanda sana verilmiş inanılmaz bir hediye. Zaten bu yanı güzel, hiçbir zaman tek bir şeyi barındırmıyor, aydınlık ve karanlık bir arada.

gece grubu egoistokur gulenay borekci bomonti

Benim oyun hevesiyle yaptığım bir iki görsel dışında, fotoğrafları Ayhan Yıldız çekti.

“O dönem hepimiz Nirvana dinlerdik, bizim için önemlidir…”

Dinlediğin müzikler değişti mi?

Gökçe: Funk altyapıları kullanan Red Hot Chilli Peppers gibi grupları da dinlemeye başladım. Cool and the Gang, Earth Wind and Fire gibi 80’lerin bazı siyahi gruplarını seviyordum. Grunge çok etkiledi beni, hepimiz Nirvana dinlerdik herhalde.

Eren: Nirvana bizim için çok önemlidir. Bizim evde de çok müzik dinlenirdi. Babam büyük bir The Police hayranıydı. Queen, King Crimson falan da dinliyordu. Ablamla klasik piyano eğitimi aldık ama üç dört yıl sonra ben bıraktım, o devam etti. Lisede rock dinliyordum. Beni en çok punk’ın dinamizmi, o davullar falan açıyordu. Green Day, Bad Religion, Offspring falan… Böylece davula taktım kafayı ve başladım.

Erdem: Mahalledeki abiler metal müziği keşfedince ben de onlarla dinlemeye başladım. Çok küçüktüm, ilkokul birde falan ve o abilere özeniyordum. Iron Maiden tişörtleri giyip ortalıkta dolanıyorduk. Babamın işi dolayısıyla Konya’ya taşındığımızda hayatımdaki sosyal aktivite sıfıra indi ve aralıksız müzik dinlemeye başladım. Müziğe de zaten esas o zaman âşık oldum. Bir gitar aldılar. Taklitle başladı, bir daha da bırakmadım. Başta sadece metal vardı, Nirvana’yı keşfedince grunge ve punk’a ilgi duydum. Zamanla başka güzel müzikler keşfettim. Şimdi her şeyi dinliyorum…

Gençken insan, “Her şeyi dinliyorum” lafını küçümsüyor biraz. Ama ben de ilerleyen yıllarda o noktaya geldim galiba. Tür anlamında söylüyorum bunu, tek bir türe sıkışıp kalamıyorum…

Erdem: “Her şey de dinlenir mi” diyorsun, kişiliksizlik gibi geliyor. Halbuki müziğin hangi ruhla icra edildiği önemli, bunu zamanla anlıyorsun. Nitelikli, samimi ve gerçek olursa her müziği sevebilirim.

Can: Bizimkiler de müzik dinlerdi çok. Cem Karaca’lar, Barış Manço’lar… Beatles. Nilüfer, Kayahan. Onlarla geçti çocukluğum. Ortaokulda klasik gitar çalmaya başladım. Lisedeyken bir arkadaşımla ilk kez Enter Sandman’i dinledik. Benim için bir dönüm noktası oldu. Metallica’dan sonra sapıttık resmen. Lise sona kadar hep böyle müzikler dinledim. Metallica, Megadeth, Iron Maiden… Ankara’nın metal ortamı iyiydi, kaset doldurduğumuz, tişört aldığımız dükkanlar vardı. Eren’le arkadaş olduktan sonra beraber çalmaya başladık.

gece grubu egoistokur gulenay borekci bomonti 2

“Barlarda çaldığımız dönem bizim için olgunlaşma dönemiydi, müziği çala çala keşfettik…”

Sahneye ne zaman çıktınız ilk kez?

Gökçe: Grubu kurduktan iki sene sonra… Barlarda düzenli olarak program yapıyorduk ve bi yandan cover çalarken bir yandan da kendi bestelerimizi paylaşıyorduk seyircilerle.

Seyirci karşısında çalmak farklı bir deneyim değil mi?

Gökçe: Müthiş. Barlarda çaldığımız dönem bizim için olgunlaşma dönemiydi. Pişmek dedikleri şey… Her hafta bir yerde çalmak sizi bir sonraki aşamaya; albüme ve konserlere hazırlıyor. Odada arkadaşlarınla çalmaktan çok farklı. Neyle etkileniyorlar, neyi umursamıyorlar, nasıl çalarsan sende kalıyor, neyi eksik yaparsan ilgilerini kaybediyorlar, görüyorsun. İnsanların reaksiyonu bizim için değerliydi. Daha az ilgi olursa ertesi gece düzenlemeleri falan değiştiriyorduk.

Bir bakıma seyirciyle ortak yazdınız yani şarkıları… Şaka tabii ama ne demek istediğinizi anlıyorum.

Gökçe: Yo, doğru bir şey söylediniz. Bence aslında hep böyle olmalı. Yazdığın bir şarkının iyi olup olmadığı sahnede ortaya çıkar. Yeni gruplar genelde sadece cover çalıyorlar çıktıklarında. Garantili yol, çünkü seyirci o eski şarkıları tanıyor ve seviyor. Ama kendi şarkılarını seyirci karşısında çalmaman büyük eksiklik, seni gerileten bir şey.

Eren: Beste yapmak seni her türlü geliştiriyor. Can’la yeni tanıştığımız günlerde, daha enstrümanlarımızı bile doğru dürüst çalamazken beste yapıyorduk. Hele seyirciyle iletişim halinde olmak bambaşka bir deneyim. Öğreniyorsun. Çala çala keşfediyorsun müziği.

Can: Grup müziği yapıyorsanız, birlikte çalmaktan başka şansınız yok, ancak öyle öğrenirsin sahneyi. Sizi grup yapan şey canlı çalmanız. Ankara’da GECE’yi kurduğumuzda, haftada birkaç gün stüdyoya giriyorduk. Bu son albümde de İstanbul’da kaldığımız evin salonundaki eşyaları içeri taşıdık ve yerlerine davulu, anfileri kurduk.

Her gün çaldınız mı?

Eren: Saatlerce. Bazen birimizin canı dışarıda bir şeye sıkılmış oluyordu ve o çekip gidiyordu. Ama kalan üç kişi çalışmaya hep devam etti.

Sevdiğiniz bir şey mi bu?

Can: Çok seviyoruz. Eğleniyoruz da. Sessiz bir iletişim kuruldu aramızda, müziğin yarattığı bir dil…

gece grubu egoistokur gulenay borekci bomonti 3

“İnsan ne kadar yaralayıcı şeyler yaşarsa yaşasın, hissettikleriyle barışıksa duygularının müziğe akmasına izin veriyor”

Sözlerinizden bahsedelim biraz… Bana Bir Şarkı Söyle adlı bir parçanız var. “Bazıları berrak bir su gibidir, bazıları da benim gibi çamurlu bir göl, merak ettiğin dibini” diyorsunuz. Bu şarkıda bir keşfedilme, anlaşılma arzusu var sanki…

Eren: Sözleri genellikle Can yazıyor, o anlatsın.

Can: Sözleri ve besteleri genellikle ben yazıyorum. Gerçi son albümde durum biraz değişti, daha kolektif çıktı şarkılar. O söylediğiniz şarkı benim için özeldir. Kariyerimizde önemli bir yeri var. Hayatın içinde daha sıradan işlerle ilgilenmek zorunda kalsaydık, belki daha net insanlar olurduk. Ama yaptığımız işten dolayı biraz farklıyız. Ruhtan bahsediyorum, içimizde hissettiğimiz bir farktan… Daha inişli çıkışlı yaşıyoruz, ruh halimiz değişken olabiliyor… Şikayetçi değiliz, çünkü insanın içinde yaşadığı savrulmalar müziğini besleyen bir şey. O şarkıyı yazarken kendimi karışık buluyordum. Anlaşılmak değil de daha ziyade kendimi anlayabilmek istiyordum.

Ama karamsar bir şarkı değil…

Can: Dertlerimiz olsa da bir araya gelip şarkı söyleyebiliyoruz ve bu her şeyi değiştiriyor gibi bir şey anlatıyor. Gittiği yer karamsar değil. Şarkı söyleyebilmek en karanlık zamanda bile iyi geliyor, değil mi?

“Sözlerden kurtul, derdimiz bir olsun” diye bir laf var. Birlikte konuşmaktan daha farklı bir şey midir birlikte şarkı söylemek…

Can: İstediğimiz an, burada ve şimdi müzik yapabiliriz. Mesela şu masada birden bire konuyu değiştirip şarkı söylemeye başlayabiliriz. Siz de katılırsınız. Bunun için hiçbir düzeneğe ihtiyaç yok. Herkes şarkı söyleyebilir, bu insanları eşitleyen bir şey. İletişimi kolaylaştırıyor. Durup dururken “Haydi kitap yazalım veya resim yapıp duvara asalım” diyemeyiz ama şarkı söylemek her an her yerde yapılabilir. İnsanların ritm duygusuyla doğduğuna inanıyorum ben. En ilkel insanla en uygar insanı aynı noktada buluşturabilecek kadar kuvvetli bir güdü bu.

Gökçe: Sahnede birbirimize sadece bakarak bütün programı değiştirebiliyoruz. İnsanlar kendilerini konuşarak ifade eder ya, biz müzikle ifade ediyoruz. Gerek yok ki uzun uzun laflara, müzik yetiyor.

Can: Yaklaşık 30 şarkı yayınladık albüm olarak ama bunları yapmak için yıllar içinde yüz küsur şarkıyı yapıp çöpe atmışızdır. Her ortamda her ruh halinde şarkı yaptık yani. Öyle veya böyle şiddetli bir duygu yaşadığında iyi yazıyor insan. Çok sevindiğinde, çok üzüldüğünde, bir şeye çok kızdığında, çok eğlendiğinde… Gerçek hayatta yaşadığınız dertten biraz uzaklaşıp onunla aranıza mesafe koyarak iç dünyanıza teslim olmanız gerekiyor.

“Bu ülkede yaşayan insanlar olarak Gezi’den kaçınılmaz olarak etkilendik ve iki şarkı yaptık”

Aşk şarkılarınız çok…

Can: Çok gerçekten. Ama bir kararımız yok bunun için. Akışa bırakıyoruz kendimizi. İlk albümde Eren’in bir bestesi vardı, Kırmızı diye. Bir medya eleştirisiydi. Bu albümde de Gezi için yazdığımız iki şarkı var.

Hangileri?

Can: Zamanın Ruhu ve Uyandım… Planladığımız bir şey değildi ama bu ülkede yaşayan insanlar olarak Gezi’den kaçınılmaz bir şekilde etkilenmiştik.

Eren: Bestelerin kendi içinde bir gücü var. Eski şarkılarımızı yeniden dinlediğimizde farkında bile olmadığımız duyguların işin içine karışmış olduğunu anlıyoruz. Sözlerden değil besteden hissediyorum. Can adına konuşamam ama âşıksa, bize daha çok aşk şarkıları yazıyor, canı sıkılıyorsa onu anlatıyor. Galiba insan o sırada ne kadar yaralayıcı şeyler yaşarsa yaşasın, hissettikleriyle, kendiyle barışıksa duygularının müziğe akmasına izin veriyor.

Gülenay Börekçi

Fotoğraflar: Ayhan Yıldız

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment