Egoist okur

İrlanda, alkol ve edebiyat: Glenn Meade röportajı

Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkan “Sekizinci Gün”, “Romanov Komplosu”, “Sakara’nın Kumları” gibi soluk kesen gerilim romanlarının İrlandalı yazarı Glenn Meade, enteresan bir karakter. Pilotken gazeteci olmaya karar vermiş, Irish Times ve Irish Independent gibi gazetelerde uzun yıllar çalıştıktan sonra da tiyatroya geçerek yönetmenlik yapmaya başlamış. İçindeki yazma aşkına karşı koyamaz hale gelince de oturup ilk romanını kaleme almış.

Onunla yaptığımız okyanus ötesi röportajda bunları anlattı; fazlasını da… Mesela kitaplardan para kazanılabileceğini hapishaneden kaçmış bir mahkumdan öğrenmesini, ilk yazma derslerini filmlerden almasını, yazarlığın çilesini ve bu uğurda nelerden vazgeçtiğini… Hepsi aşağıda.  

Gülenay Börekçi

İlk yayınlanış tarihi: Mayıs 2016.

glenn meade kirmizi kedi yayinlari egoistokur gulenay borekci

“Kitaplardan para kazanılabileceğini hapishane kaçkını bir mahkumdan öğrendim”

Yazarlık hep hayaliniz miydi?

Çocukluk ve yeniyetmelik yıllarımdan bu yana hep yazmak istedim. Babam her hafta sonu beni sinemaya götürüyordu, öyküye filmler sayesinde âşık oldum. Hoşuma giden filmleri ikinci kez seyrederdim, sebebini bilmeden… Şimdi anlıyorum; farkında olmasam da aslında ‘öykü anlatıcılığı’ denen sanatı öğrenmeye çalışıyormuşum. Anlayacağınız, ilkinde zevk için, ikincisinde öğrenmek için izliyordum her filmi. Kitaplarla da aynısı oldu. İkinci okuyuşta yazarın istediği etkiyi yaratmak için hangi yolları denediğini; hikâyeyi nasıl anlattığını, onu daha karmaşık ya da dramatik hale getirmek için neler yaptığını, karakterleri nasıl sevilebilir ya da itici hale getirdiğini böyle keşfediyordum.

Yine de beklediniz...

Evet, çünkü o dehşetengiz soruyla karşı karşıya kalmıştım: “İyi de ne yazacağım?” Çok gençtim ve yazar olarak nasıl bir yol seçeceğimi bilmiyordum. İki şey oldu: Birincisi, ‘Yazmak istiyorsan, bu işi hayatının bir parçası haline getirmelisin’ diye bir tavsiye aldım. Şöyleydi: “Her gün yarım saat erken kalk ve yaz. Günlük tutabilirsin, yaşadıklarını değerlendirebilirsin, alışveriş listesi hazırlayabilirsin; ne yazdığının gerçekten bir önemi yok. Ama kaytaramazsın. ‘Kahvaltı edeyim, kahvemi hazırlayıp bir sigara yakayım’ diyemezsin. Önce yazarsın, yarım saat olunca da durursun.”

Yazar ve eğitimci Julia Cameron’un yöntemi bu…

Evet işte, ben de o tavsiyeye uydum ve bir yılın sonunda yazmanın gerçeten de artık hayatımın ayrılmaz bir parçası haline geldiğini fark ettim.

İki şey oldu demiştiniz…

Amatör bir drama topluluğuna katıldım. Yönetmenlik yapıyor, kâğıt üzerinde donuk duran sahneleri yaşar hale getirmeyi öğreniyordum. Yazılı metni sahneye tercüme ediyordum… Bence her yazarın mutlaka bir dönem tiyatroyla meşgul olması gerekir. Hem eğlenceli hem de karakter, olay örgüsü, anlatım konusunda müthiş geliştiren bir şey. Para yok tiyatroda ama ne yapalım, öğrettiklerine paha biçilemez.

Sonra ne oldu?

Yazmak içimde delirtici bir arzuydu. Elbette çok denedim, çok yanıldım, yazdıklarımın çoğunu çöpe attım. Yine de hayalimden vazgeçmedim. Kararlılık önemli. Kalpten isterseniz ve her daim öğrenmeyi, kendinizi geliştirmeyi sürdürürseniz, başarıyorsunuz.

Gazeteciliğin yararı oldu mu?

Her deneyim gibi onun da bir ölçüde yararı olmuştur sanırım; hikâyeleri nasıl aktaracağımı öğretmiştir bana. Ama açıkçası olmasa da olurdu. Sonuçta hayatı boyunca tek bir haber bile yazmamış birçok usta edebiyatçı var.

4 yaşındayken bir gün babaannenizin evinde yemek masasının altına saklanmış ve hapishaneden kaçmış bir suçluyla burun buruna gelmişsiniz…

Evet, bu gerçek bir olay. Genç bir adamdı. Onu gördüğümü söylemeyeyim diye bana biraz para vermiş, bir de elimdeki çizgi romanı ona okumamı istemişti. Kitaplardan para kazanılabileceğini o olay sayesinde anladım. Şaka şaka…

İrlanda’da geçen çocukluğunuza dair ne hatırlıyorsunuz?

İrlanda’da büyümek şahane bir şeydi. Yazarların mutsuz çocuklukları yüzünden bu işe başladığını öne sürerler ama bu doğru değildir. Bence olaylı, bir anı bir anına benzemeyen bir çocukluk geçirmeleri daha önemli. İşçi sınıfı bir ailenin oğluydum. Zengin değildik ama annemle babam çalışkan, dürüst ve ahlaklı insanlardı. Yaşadığımız onca zorluğa rağmen mutlu bir aileydik. Babam tatlı, komik, bilge bir adamdı; 66 yaşında öldü. Onu çok özlüyorum. Neyse ki annem 84 yaşında ve hâlâ hayatta.

Romanlarınızın hepsi uluslararası başarı kazandı. Bir sırrınız var mı?

Başarıya dair bir sırrı varsa bile ben bilmiyorum. Her seferinde hikaâyemi en iyi şekilde okura aktarabilmek için elimden geleni yapıyorum. Benim için itici güç, duygular. Karakterlerimin arzu ya da görev duygusu, intikam alma ya da ahlaki değerlere bağlı kalma isteği gibi birbirine zıt iki duygu arasında kaldığı ve bir seçim yapmak zorunda olduğu hikâyeleri seviyorum. Karakterimin ruhundaki kutuplaşma ne kadar şiddetliyse, hikâyem o kadar inandırıcı oluyor.

“Her gün altı saat küfelik olana kadar içiyorum…”

Pilot olduğunuz yıllardan bahseder misiniz?

Çoktan emekli oldum ama ara sıra uçmayı, gökyüzünde olmayı özlemiyor değilim. Nasıl derler, bazı işleri bir kere yapmışsan kanına girer, hep yapmak istersin. Ama ben de karakterlerim gibi bir seçim yapmak zorundaydım, yazmayı seçtim.

Nasıl yazıyorsunuz?

Her gün altı saat küfelik olana kadar içiyorum, sonra iki saat bilgisayar oyunu oynuyor, arada da yarım saat yazıyorum. Aldırmayın, yine şaka yapıyorum… İşin aslı, her gün dört saatimi yazmaya ayırıyorum. Bir yazar, yazmak zorunda olmasa hayatı harikulâde geçebilirdi; festivaller, yolculuklar, okurlarla tanışmalar… Ama yazmak hakikaten zorlu iş, odaklanmayı ve çacayip zihinsel enerji harcamayı gerektiriyor. Dolayısıyla, mecburen gayet disiplinliyim. Nadiren belki bir kadeh şarap içiyorum, Türkiye’ye geldiğim zamanlarda da rakı.

Türkiye’de hayranlarınız çok…

Türkiye’de çok iyi okurlar var. Bence bunda biraz da duygusal insanlar olmanızın etkisi var. Akdenizlisiniz; kalbiniz yumuşak, empati duygunuz gelişmiş… Ülkenizi seviyorum, en çok hatırladığım şey rakı… Bir de harika yemekler, sıcak, esprili sohbetler ve dostluk… 14 yaşındaki oğlumla gelmiştim bir seferinde, İstanbul”a ilk görüşte âşık oldu. Önüne gelene gezip gördüğümüz tarihi mekânları, doğal güzellikleri, yemekleri ve insanları anlatıp durdu. İstanbul, Roma, Kahire, Lizbon Viyana gibi en sevdiğim şehirlerden biri. Kendine has bir ruhu, eşsiz bir atmosferi var.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
6 Responses to “İrlanda, alkol ve edebiyat: Glenn Meade röportajı”
  1. Cengiz Altan says:

    “Bugün daha 4 saatimin dolmasina yarim saat var; kahramanima cinayeti isleteyim öyle birakirim” Bu mantikla yazmak icin öyküyü ya da romani aslinda en basta sürprizlere yer vermeden kurgulamis olmak mi gerekiyor?

  2. Cengiz Altan says:

    Benim anlayisim yanlis olabilir tabii. Aslinda ne dedigini erak ettigimden yazdim bu yorumu. Hergün dört saatini yazmaya ayirmak… Disiplin, icki icmemek, odaklanmak gibi ifadeleri görünce biraz hayal kirikligina ugradim belki. :) Belki daha bohem bir hal bekliyordum yazardan.
    “Benim icin itici güc duygular. ” Demis ya bir cümlesinde; yazarken izlenen böylesine siki bir disiplin anlayisinda duygulara derinlemesine inebilecegini düsünenemedigimden sanirim.
    Bu konuda okudugum ifadeleri abartmis da olabilirim tabii.

    • Yo ben de yarım yamalak bir cevap vermişim, ters davrandım gibi olmuş. demek istediğim herkesin kendine uygun bir yöntem bulması gerekir. Bu konuda “Şu şöyle olmalıdır, bu böyle olmalıdır” diyemeyiz bence. Ama disiplin sanki şart. En azından benim için. (Tamamen disipline gelemeyen biri olduğum için böyle söylüyorum.)

      Sevgiler :)

  3. Burak Şahin says:

    Çok güzel olmuş. Nasıl bittiğini anlayamadım. Aracı olanlara teşekkür ederiz.

Leave A Comment