Egoist okur

“Kabul edelim ki bir erkek toplumunda yaşıyoruz”

Doğan Satmış Habertürk gazetesinin genel yayın yönetmen yardımcısı. Uzun süredir birlikte çalışıyoruz ama açıkçası bir roman yazdığını bilmiyordum; Alfa Yayınları’ndan çıkan “Gaye”yi görünce öğrendim. Gaye’nin hüzünlü, insanın içine dokunan bir kapağı vardı, üzerinde “Gizem, Arshalus, Yasemin, Elsa: Dört genç kız ve gerçek hikayeleri” yazıyordu. Sayfaları merakla çevirmeye başladım… Bu dört kadın kimdi acaba?

Gizem 17 yaşında Türk asıllı bir Norveçliydi. Terörist Anders Behring Breivik’in geçen yıl Utoya Adası’nda yaptığı katliamda hayatını yitirmişti.

Arshalus ya da sonradan aldığı isimle Aurora Mardigian 1915’teki tehcirde ailesini yitirmiş ve Amerika’ya kaçarak kurtulmuştu.

Yasemin, kızkardeşi Asuman ve Hollandalı arkadaşı Carina’yla birlikte 1993’te Madımak Katliamı’nda yanarak can vermişti.

Musevi Elsa Niego ise 1927’de ona deliler gibi aşık olan paşa oğlu Ahmet Ratip tarafından acımasızca katledilmişti.

Doğan Satmış bu kadınların yaşadıklarını anlatmış. Fakat bir gazeteci gibi değil de romancı gibi ve ölümlerinden çok sonra da olsa onlara kendilerini ifade etme imkanı vererek…

Açıkçası okurken birçok yerinde gözlerim doldu, nefesim daraldı. Ve şiddetli bir isyan duygusuyla anlatılan şeylerin gerçek olmamasını diledim…

İşte Doğan Satmış’la Alfa Yayınları’ndan çıkan ilk romanı Gaye üzerine konuştuklarımız…

Gülenay Börekçi

dogan satmis egoistokur gaye gizem arshalus yasemin elsa

“Kabul edelim ki bir erkek toplumunda yaşıyoruz”

Gaye’de anlattığınız dört kadının ortak noktaları neydi?

Talihsizlikleri. Yanlış zamanda yanlış yerde olmaları, yanlış kişilerle karşılaşmaları…

Hepsi de etnik kimlikleri yüzünden çekiyor onca acıyı. Mesela Elsa Niego bir aşk cinayetine kurban gidiyor ama kimliği öldüğü zaman sahipsiz kalmasına yol açıyor…

Aynen öyle. Ve katil korunup kollanıyor.

Olayların üçü burada geçiyor, biriyse Norveç’te…

Gizem Utoya Adası’nda öldürülen gençlerden biriydi. Bu tür suçların gelişmiş ülkelerde de işlenebildiğini gösterdiği için bu olay çok çarpıcı. Ne acı ki Türkiye’de yapılanlar başka ülkelerde de Türklere yapılabiliyor.

Nasıl öğrendiniz onların hikayelerini?

Elsa’yı Rıfat Bali’nin “Bir Türkleştirme Serüveni” adlı kitabından öğrendim. Tam araştırmaya başlamıştım ki gazeteci olarak Erivan’a davet edildim ve Arshalus’un öyküsünü keşfettim. Bu iki hikayenin benzerleri var mı diye düşünürken de aklıma Yasemin’le Gizem geldi. Onların trajedisi zaten gözümüzün önünde cereyan etmişti. Yasemin’le Gizem’in ailelerini bulabildim. Annesi Yasemin’in tuttuğu günlüğü verdi bana. Arshalus’un ailesinden kimse kalmamıştı. Amerika’da yaşayan oğlu hayattaydı ama ölüm döşeğindeydi, konuşamadım.

Peki ya Elsa?

Elsa’nın katili Ahmet Ratip’in Bakırköy Akıl Hastanesi’ndeki kayıtlarına ulaştım. Ama ailesinden kimse kalmamıştı. 1941’e kadar İstanbul’da yaşadıkları kesin, çünkü Struma Gemisi’nde kalan Musevi yolculara destek olup yiyecek temin edenler arasında onlar da var ama sonrası meçhul. Patlamadan sonra Türkiye’den ayrılmışlar. Başlarına ne geldiğini, nerede yaşadıklarını bilen yok.

Gizem ve Yasemin’in aileleri bu olaylardan nasıl etkilemiş?

Çok büyük bir travma. Yasemin’in annesi ve babasıyla konuştum. O kadar acı çekmişler ki doktorlar o evden çıkıp başka bir eve taşınmalarını tavsiye etmiş. Taşınmışlar ama yeni evlerinde de Yasemin’le Asuman’ın yattıı odayı bütün eşyalarıyla aynen kurmuşlar. Yeter Sivri her gün o odada kızlarıyla konuşuyor. Gizem’in ailesiyse olaydan sonra gizlice Türkiye’ye dönüş yapmıştı.

Ayakta kalma gücünü ne veriyor onlara sizce?

Başka çocukları da var, herhalde o yüzden sağlam durabiliyorlar. Evlatları yaşama gücü veriyor onlara. Kaybettiklerinin yasını tutarken kalanlara tutunuyorlar. Otel yangınında Carina’nın ailesi ve o dönemdeki erkek arkadaşı Madımak olayını hafızalarından silmeyi seçmiş mesela. Mesajlarıma cevap bile vermediler. Yaşananlardan sonra bir daha Türkiye’nin adını duymak istemiyorlardı belki.

Bu tür olayları hatırlayan ve bize hatırlatan kişi olarak bize söyleyeceğiniz bazı şeyler olmalı…

Söyleyeceğim şu: İnsan hayatından daha değerli hiçbir şey yok. Ve buna verilen değer bir toplumun gelişmişliğini gösteren en önemli ölçüt. Kaza, sel, yangın, 100 ölü, 500 ölü; gelişmemiş veya az gelişmiş ülkelerde bunlar sıradan, önemsiz haberler. Batılı ülkelerdeyse tek bir insanın kaybı bile olay. Gerçi bizim birçok doğu ülkesinden daha iyi durumda olduğumuz kesin. İslam ülkeleri arasında en iyi durumdaki de biziz. Ama yeterli değil tabii. İnkar etmeye gerek yok, Türkiye’nin uzak ve yakın tarihinde birtakım toplu ölümler, öldürmeler yaşandı. hala mesela gezi olayları sonrasında da ölümlere şahit oluyoruz.

Çare ne?

Düşünce, inanç ve ifade hürriyetlerine saygı göstermekten, tek bir bireyin varlığının bile toplum için çok önemli olduğunu idrak etmekten başka çaremiz yok.

“Amerika’ya kaçtı ve önce ünlü bir yazar, sonra film yıldızı oldu”

Arshalus Mardigian’ın hikayesi ötekilerden farklı. Diğerleri biz daha romanı yarılamadan ölüyorlar. Arshalus ise 1915 olaylarından kurtulup Amerika’ya kaçtıktan sonra hikayesini bizzat kaleme alıyor. Anlattıkları tamamen gerçek mi?

Açıkçası abarttığını söyleyip onu hırpalayanlar da olmuş zamanında ama mekanlar, ayrıntılar, isimler gerçek ve inandırıcı. Henüz 17-18 yaşında bir kız Anadolu’nun köşesini bucağını tüm incelikleriyle bilemezdi. Olaylar Çemişkezek’te başlıyor, Eğin, Elazığ, Malatya, Diyarbakır, Urfa ve Siverek’te sürüyor…

Başka ne biliyoruz Arshalus Mardigian hakkında?

1985’te ölmüş. Tek evliliğinden hayırsız bir oğlu varmış ama araları kötüymüş. Ermeniler için kurulmuş bir yaşlılar evinde, terk edilmiş vaziyette ölmüş. İşe bakın ki o evin adı Ararat, yani Ağrı’ymış.

Hatıratı filme de çekilmiş ve kendisi o filmin başrolünü üstlenmiş…

Evet ama sonradan büyük bir bölümü yanmış. Bazı parçaları internette duruyor, isteyen seyredebilir. Telif hakları açısından zaman aşımına uğradığı için hatıralarını da internetten okuyabilirsiniz.

Yasemin’in hikayesi: “Belki ölüm de aslında hissedilebilen bir şeydir”

Madımak’ta neler yaşandı tam olarak?

Olaylar 8-10 saat sürdü ve bence tümüyle korkunç, akıl almaz bir ihmalden kaynaklandı. O kadar ağır bir ihmal ki kasıt olduğunu düşünebilirsiniz. Hatırlıyorum, binanın önünde hır çıkarmaya hazır muazzam bir kalabalık toplanmıştı. Ankara’dakiler durumun vahametini kavrayamadı, polis yeterli sayıya ulaşamadı, askerse müdahale etmedi…

Birçok sanatçı yanarak öldü. Şair Metin Altıok’un olaydan kısa bir süre önce yazdığı ve yanarak ölmekten bahsettiği bir şiiri var. Ötekilerden 8-10’u da ölmekten bahseden şeyler yazmış, olacakları hissetmiş gibi… Çok acayip değil mi bu?

Evlerinden çıkmadan önce aileleriyle helalleşenler var. Bir tanesi “Geri dönmeyeceğim” demiş mesela. Yasemin Sivri’nin son şiirlerinden biri de ölüme dair. Sebebini hakikaten bilmiyorum. Bir açıklaması yok. Belki ölüm hissedilebilen bir şeydir. En azından bazı insanlar için.

Elsa Niego’nun aşığı akıl hastanesinde öldürülmüş

Elsa’nın aşığı Ahmet Ratip kimdi?

Ahmet Ratip Paşa’nın oğluydu. Büyük bir servet kalmıştı babasından ama sefahat hayatına dalıp her şeyi tüketti. Torun sahibi evli bir adamdı ama Musevi Elsa’ya saplantılı bir aşkla tutulmuştu. Günümüzde tedavi edilmesi gereken psikiyatrik bir hastalık bu ama o zamanlar sevda denip geçiliyordu.

Sevdikleri kadının başından aşağı kezzap boşaltanlar bu tür kişiler sanırım…

Kendilerini istemeyen kişinin peşini bırakmıyor, vazgeçmiyorlar. Elsa’yı öldürdükten sonra Ahmet Ratip’in hayatı akıl hastanesinde geçti. Üstelik orada öldürüldü. Psikiyatrlara göre bu tür aşıklardan kurtulmak neredeyse imkansız. Kadını korumak için sığınma evine kapatıyorsunuz diyelim, adam kadın kılığına girip gene içeri sızıyor. Ya başka ülkeye gideceksiniz ya da onun yeni birine aşık olmasını bekleyeceksiniz. Yani sizi rahat bırakması için başkasının başına bela olması gerekiyor.

“Roman, yazarını özgürleştiriyor”

Haber yerine roman yazmanın avantajları ve dezavantajları nedir diye sorsam…

Başlamadan önce mümkün mertebe o dönemleri araştırdım; nasıl giyiniyorlarmış, hangi müzikleri dinliyorlar, hangi içkileri tercih ediyorlarmış… Galiba olayları romana dönüştürünce, özgürleşiyor insan. En azından belge arama derdinden kurtuluyor. Romanın yazara tanıdığı birtakım özgürlükler var.

Roman yazmak daha mı kolay diyorsunuz yani?

Kolay demeyelim de roman yazarken hayal gücünüzü kullanıp olayları renklendirebiliyorsunuz. Mesela ben Elsa’yı Pera’da dolaştırdım. Elimde kanıtı yok ama 1927 Türkiye’sinde yaşayan genç bir kız büyük ihtimalle böyle yapardı. Haber yazarken hayal gücümü kullanamam ama romanda uzun uzun düşünmeme gerek olmaz.

Etkiyi artırmak için…

İnsani dokunuşlar yaratmak için.

Neden en çok kadınlar acı çekmiş gibi hissediyorum yazdıklarınızı okuyunca?

Benim kızım yok ama dört kızkardeşim var, o yüzden kadınları anlamak konusunda pek zorlanmadım. Bir kadının Türk toplumunda yaşamasının zor olduğunu biliyorum en azından. Sırf kadın cinayetlerinden ya da şiddetten değil, kadınların toplumsal hayatın kıyısında durmalarından da bahsediyorum. Sanki erkeklerin yaşamlarıyla kadınların yaşamları birbirinden ayrı ilerliyor, ortak yaptıkları şeyler çok az. Maça gidin, stadyumda yüzde 95 erkek vardır. Kahvede daha da fazla. Müşterilerin yüzde 100’ünün erkek olduğu meyhaneler de gösterebilirim size. Hele pavyonlarda, çalışanlar dışında bir kadına rastlayamazsınız. Kabul edelim ki bir erkek toplumunda yaşıyoruz.

Ürkütücü bir tablo bu…

İş dünyasında da durum farklı değil. En iyi sayılabilecek yer medya aslında ama orada bile kadınların oranı sadece yüzde 30. Düşünebiliyor musunuz, iş gücü potansiyelinin yarısı evde, dışarı çıkıp hayata karışamıyor. Aralarında çok iyi cerrah, sanatçı, eğitimci olabilecek kadınlar var ama onları bilmiyor, tanımıyoruz.

Gülenay Börekçi, Habertürk

Romanda geçen şarkıların kliplerinden oluşan video

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment