Egoist okur

Göktuğ Canbaba’dan yeni roman: VALİZDEKİ KEDİ

Valizdeki Kedi, Göktuğ Canbaba’nın çocuklar için kaleme aldığı ikinci kitabı. Fener Balığının Kayıp Işığı ile kurduğu macera evreni, sadece çocukların değil, yetişkinlerin de hayal dünyasını beslemeye, serüven peşinde koşarken, yaşadığımız zamanın ruhunu da duyumsamaya davet ediyor.

Esra Ertan

Göktuğ Canbaba: “Dünyanın sonu, iyi kalpli hikayeler biterse gelecek”

Lütfen okyanus, arkamdan gelir misin?

valizdeki kedi goktug canbaba dogan egmont

Yukarıda gördüğünüz illüstrasyonlar “Paris’te Bir Kedi” filminden.

Benim değil, senin değil…

Valizdeki Kedi, Göktuğ Canbaba’nın çocuklar için kaleme aldığı ikinci kitabı. Fener Balığının Kayıp Işığı ile kurduğu macera evreni, sadece çocukların değil, yetişkinlerin de hayal dünyasını beslemeye, serüven peşinde koşarken, yaşadığımız zamanın ruhunu da duyumsamaya davet ediyor. Canbaba her metninde, küçük okurlarına yaşadıkları dünyanın bir parçası olduklarını fark etmeleri ve yeryüzünü bu bilginin rehberliğiyle tanımlamaları, okumaları için bir imkân tanıyor. Hikâyelerinin başkahramanları belki doğayı bizden çok daha iyi duyan, gören ve seven hayvanlar oluyor. Metinlerinde onların dilini duymak, birbirlerini sevme biçimlerine tanık olmak heyecan verici deneyimlere davet ediyor. Göktuğ Canbaba’nın yetişkinler için yazdığı ve şehir fantazyası ya da yeraltı edebiyatı türlerinde sınıflayacağımız romanları, aslında yazarın insan ve doğa ilişkisi ile ilgili endişelerini görünür hâle getiren ekolojik metinler bir yerde. Bu kaygılar Fener Balığının Kayıp Işığı ve Valizdeki Kedi gibi çocuk yazını türünde de tutarlı bir biçimde yazarın zihnini meşgul etmeye devam ediyor.

Valizdeki Kedi, İstanbul’un Galata semtinde başlayıp Paris’te devam eden bir maceranın hikâyesi. Kiki adlı keyifçi bir kedinin, kendisini Matrixvari bir dünyanın odağında kehanet kedisi olarak bulmasıyla başlıyor her şey. Tatlı ve tasasız bir ev kedisi – kendi tabiriyle halı pisisi- iken bir dalgınlık sonucu yolu Paris’e düşen Kiki, kendini bu kentin kedilerinin ve farelerinin arasında süren amansız bir mücadelenin ortasında buluyor. Üstelik, onun daha önce geleceği müjdelenen bir kedi olduğu, hem fareler hem de kediler arasında şehir efsanesi olarak yayılmaya başlıyor. Kiki, sorumlu tutulduğu bu önemli vazife ile kendini kaygılı hissetse de elinden geleni yapmak istiyor onlar için. Böylelikle Paris’in caddeleri ve yer altındaki kanalizasyon şebekeleri, küçük okurlar için aç timsahların ve aklını yitirmiş farelerin heyecanlı serüveninin mekânları oluyor.

Kiki kehanet pisisi olarak, Paris kedilerinin ve farelerinin hayatında önem arz eden “Sanat ağacı”nı kurtarmak için seçilmiş bir kedi. Sanat ağacı, farklı yetenekleri olan kedilerin, bu dehalarını gerçekleştirmek için gövdesine, dallarına sığındıkları bir çeşit kültürel mekân. Ağaç bu hâliyle bir anlamda yaratıcılığın cisimleşmiş hâli olarak tasavvur edilirken öte yanda kökleri, fareler için bir yaşam kaynağı olarak hayati önem kazanıyor. Tam bu noktada ağaç, sınırların, hak taleplerinin ve uzlaşma dilinin ihlal edildiği başka bir şeyin göstergesine dönüşüyor. Kediler, ağacın kendileri için taşıdığı önemin farkındalar ancak aynı hassasiyeti farelerin ihtiyacı için göstermiyorlar keza farelerin de kedilerden geri kalır yanı yok. Böylelikle ağaç aslında bir sınır koymanın, gücü ilan etmenin ve dayatmanın da simgesi hâline dönüşüyor. Bir arada ancak birbirlerinin hassasiyetlerini doğru okumadan, onlara dokunmadan yaşamaya devam etmeyi istiyorlar. Tam bu nokta da Kiki, “Sanat ağacı”nı dışarıdaki mesafesiyle anlayabilecek, bir çeşit akil kedi olarak bu sorunu çözecek, kedilerle fareleri aslında aynı şeye inanan ve seven, bir bütün parçaları olduğunu onlara gösterecek bir planı uygulamaya koyuluyor. Bunun için de metnin bir diğer ilginç kahramanı olan Asil’in yardımına ihtiyaç duyuyor. Asil, uzun bir süre kendisini insan zannetmiş olan bir ev pisisi. Sahibinin ona olan düşkünlüğü, kim olabileceğine dair soruları sormasına engel olmuş o ana dek. Kiki’nin Asil’le karşılaşması aynı zamanda onu kendisine getirecek olan bir dönüşümün de başlangıcı oluyor. Böylelikle “Sanat ağacı” ona yüklenilen anlamlar, ihtiyaçlar doğrultusunda bir farkına varmanın, birlikte üretimin, başka olmanın çok iyi bir şey olduğunu okura hatırlatan bir gösterene evriliyor.

Göktuğ Canbaba, önceki metninde yakaladığı mizahi dili bu kitabında da muhafaza ediyor. Bu dil hem yaşadığımız anın geçiciliğini hem de o sırada bizim için dünyanın en büyük meselesi gibi görünen kriz zamanlarına aslında nasıl da abartılmış malzemelerle dolgu yapıldığına dikkat çekiyor. Biz okurlara, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını, inanmak istediğimiz şeyleri kendi yargılarımızla yeniden yarattığımızı bu kez Paris’li kedilerin ve farelerin dünyasına davet ederek söylemeye çalışıyor. Bunu yaparken Sedat Girgin’in şirin çizimlerinin yarattığı neşeli duygu da yolculuğumuza eşlik ediyor. On beş kısa bölümden oluşan metin, yazarın yaşadığı dünyaya dair kaygılarını, arayışlarını ve genç okurlarına bu dünyayla ne yapacakları, nasıl başa çıkacakları konusunda umutlu bir hikâye ile anlatmaya çalışıyor. Yaşadığı dünyaya inanıyor Canbaba. Bu inanç, çocuk yazını ile ilgili peşinde olduğu tutarlı hikâye anlatıcılığını geliştirmesine, gayret etmesine de sebep oluyor aynı zamanda. Yine de bu, zaman zaman gösterdiği şeyi anlatmasına, tarif etmesine engel olamıyor. Ancak çocuk dünyasını, onların düş dünyasının bakirliğini ve zenginliğini yakalamak konusundaki gözlemciliği ve gösterişten, nasihat kaygısından uzak anlatımı, bu tespitin yaratacağı monotonluğu bertaraf ediyor.

Doğan Egmont yayıncılıktan çıkan Valizdeki Kedi, raflarda yerini almış bulunuyor. İlk sayfadan itibaren bir aslanın miyav dediği, minik farenin de kükrediği o tuhaf ve neşeli dünyanın dokusunu hissettiriyor okuruna. Bize de bu davete, bu serüvene katılmak ve olacakları görmek düşüyor…

Esra Ertan

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment