Egoist okur

“Görüp artırıyorum; şiir o mucizenin ta kendisidir”

Ne maceralı söyleşi oldu! Anlatsam sanattan, şiirden, güzellikten, iyilikten esirgediğimiz özenin, ilginin de hikayesi olurdu ama boşverin anlatmayayım. İşin macera kısmını şimdilik unutup şiire bakalım. Ve şaire. Şiirin, şairin kıymetini bilen ruha…

Kaan Koç‘un Çok Tanrılı Sular‘ın ardından 6:45 Yayınları’ndan çıkan ikinci kitabı Biraz Konuşmasak çıktı ya, onunla bir röportaj ne kadar güzel olur diye düşünerek arkadaşım Onur Orhan‘ı aradım. Egoist’teki Şeytan Ağacı köşesinden de biliyorsunuz onu. Dedim ki, “Onur, Kaan’la tanışıyorsunuz, ayrıca onun şiirdeki çizgisini en iyi bilenlerdensin. Bir röportaj yapsana onunla…” Aşağıda okuyacağınız metin böyle çıktı ortaya. Romancının şairle konuşması, röportaj falan değil basbayağı sohbeti…

Bitirirken… Bugünlerde internet üzerinden birbirlerine şiir alıntıları gönderip duruyorlar diye şiiri hayatlarına aldıklarını sanıyorlar ya, öyle değil işte, kandırmasınlar kendilerini. Hayatımıza  şiiri katmanın şiir okumaktan, şiir konşmaktan, şiir düşünüp şiir hissetmekten başka yolu yok.

Gülenay Börekçi

Kaan Koç: “Şiir kitaplar dışında her yerdedir…”

kaan koc egoistokur onur orhan biraz konusmasak 2

Kaan Koç’un yeni kitabı Biraz Konuşmasak 6:45 Yayınları’ndan çıktı. 

Onur Orhan’ın Kaan Koç röportajı: 

“Kirlenen kelimeleri yıkıp tekrar yapmalı, el değmemiş güzel sözcükleri de açığa çıkartmalıyız…”

İlk kitabının ismi “Çok Tanrılı Sular”dı. 6:45 Yayınları’ndan yeni çıkan ikinci şiir kitabının ismi ise “Biraz Konuşmasak.” Kitaplarının isimlerine bakınca bile bir yerden diğerine varma hali var gibi. Susarak anlaşmayı mı tercih ediyor “Biraz Konuşmasak”?

Çok Tanrılı Sular, hem kendi iç dünyamı hem de dış dünyanın iğrenç putlarını işaret ediyordu. Biraz Konuşmasak ise hem benim susarak iletişim kurabildiğim nadir ve nadide anların ifadesi hem de devrin delirten gürültüsüne yönelik bir serzeniş. İnsan sessizliği paylaşabildiği yerde huzurludur. Zordur bu. Ben de çok konuşkan biri değilimdir zaten. Ama susmak var konuşmamak var. Biraz konuşmamayı başaralım istiyorum sadece.

Ferit Edgü, “Büyük küçük her yazarın, sanatçının yakasını bırakmayan, sürekli cebelleştiği, kendinden önceki bir yazar, bir sanatçı vardır” diyor. Bense sende Tanrı’ya yönelik bir bağ ve uğraş görüyorum. Şiirin için temelde bir mana arayışı diyebilir miyiz?

Elbette mana arayışındayım; yeryüzündeki her eşya ve canlı gibi. Herkes mana arar. Fakat önemli olan manayı ararken geçtiğin yol, kullandığın enstrümandır. Çoğunluk modern dünyanın cazip ışıkları ve ambalajları yüzünden mana ve tatmini tüketim ürünlerinde bulur. Azınlık ise üreterek doyuma ulaşmak gayretindedir. Öte yandan ben Tanrı’nın halka inmesini istiyorum, en azından kendi içimdeki halka. Ancak böyle olursa yaratıcıyla tanışabileceğimizi düşünüyorum. Tanrı, Allah, yaratıcı; adına ne derseniz deyin… Şiirlerimde bu tür metaforlara sık başvurmam, mevcut kavramları biraz eğip bükmek arzumdan kaynaklanıyor, tıpkı başka kelimelere, kavramlara yaptığım gibi. Çünkü bir süredir dünya artık kavramlar üzerinden savaşan ve emperyalizmin kavramlar üzerinden yürüdüğü bir yer. Önce kavramlar, sonra dil, sonra zihinler ve yaşayış fethediliyor artık. Kirlenen kelimeleri yıkıp tekrar yapmalı, el değmemiş güzel sözcükleri de açığa çıkartmalıyız.

“Hepimiz biraz kendimizi çarmıha germeliyiz”

Hz. İsa’dan da sık bahsediyorsun şiirlerinde. Onunla olumlu anlamda bir alıp veremediğin var gibi geliyor bana… Güzel bir takıntı diyebilirim buna.

Evet, çünkü önemli bir sembol; hepimiz biraz kendimizi çarmıha germeliyiz. Çünkü ait olduğumuz türün sorumluluklarını, tarihte yaptıklarını ve gelecekte yapacaklarını ister istemez üstleniyoruz… Çünkü o biziz. Bireysel yaşamlarımız bir yana, aynaya bakınca hayatımızdan, kısa ömrümüzden, işimizden gücümüzden ötesini görmeliyiz. Bireysel devrimimizi ancak böyle gerçekleştirebiliriz.

Bir şiirinde “içyol” deyişin var; aslında seni iyi özetleyen bir deyiş. Sanki ulaşmaya çalıştığın bir yer var gibi bu yolculuğun sonunda. Oraya vardığında çok büyük bir şiirle karşılaşacağımızı düşünüyorum. Bu yolculuk ya da arayıştaki çırpınışların şiirine yansıyor mu sence?

Muhakkak yansıyordur. Çok Tanrılı Sular’da daha çoktu, bu kitapta görece daha az. İlk kitap 17-19 yaş arası şiirleriydi, Biraz Konuşmasak ise 20-25 yaş arası diyebilirim. Son bir-iki seneden pek şiir almadım. Bu yüzden çırpınışlarımı zamanla daha kontrol altına almaya ve şiiri kırıp dökmeden yansıtmaya uğraşıyorum. Dilim de elbette evriliyor, bu asla durmaması gereken bir şey. Şair dilini daima kısım kısım yenilemelidir. Ayrıca bazan çok düzenli, kendi ritminde ve bütünlüğünde giden şiirlerde de içimdeki düzensizlik ve aykırılık dürtüsü uyanıp şiire anarşi katabiliyor. Tabii bunu da maharetle katabilmek lazım şiire. Kendi şiirim adına bunu becerip beceremediğimi de ben söyleyemem ancak okuyanlar hisseder, görür.

“Bir kişi var konuştuğum; yeryüzünde değilken ulaşabileceğim tek kişi… Ona yazıyorum”

Dostoyevski, “Yeni bir planım var: Delirmek” diyor. Çünkü insanın ancak bu şekilde gerçekten akıllanabileceğine inanıyor. Sağlıksız olan aklın bütünüyle yitirilerek sağaltılması yani. Yani Dostoyevski “delirmek” sözcüğünü rol kesmek veya sanatçı taklidi yapmak olarak değil, “kendiliğin” tekrar kurulması veya keşfi olarak kullanıyor. Buradan tasavvufa varılır. Ve derin manasıyla akıllanmanın bize öğretilen her şeyi yıkıp yeniden inşa etmekle gerçekleşeceğini işaret ediyor. Senin şiirinde de bu yıkma çabasını görüyorum ben…

Bir yanda vitrinde sergilenenler olur bir yanda mutfakta işi yapmaya çalışanlar. Vitrindekiler rol keser, mutfaktakiler çile çeker. Bu böyledir. “Yıkma çabam”a gelince; kavramlara uyguladığım tavrım neyse hayatta da aynısını yapmaya çalışıyorum. Yürümeyen normların içine hapsolmuş bir dünya düzeninde yaşıyoruz ve bunların dışına çıkmamız gerekiyor. Kaos ya da anarşi değil öğütlediğim; kişi öğretilen bazı şeyleri ve kendi insanlığını yer yer kırıp yeniden oluşturmalı. Tıpkı tabiatın kendini yenilemesi ve temizlemesi gibi.

Şiirlerinin ve mesela benim çok sevdiğim “Gece Hapları” serinin arasında biraz özensizce dolaşan okur, ironi ve dolup taşan öfkeni duymaz, hissetmezse sende nihilist bir yan görüp ona takılabilir. Şiirine böyle bir tehdit görüyorum, katılır mısın? Bazı okuyucularının yüzeyde kalma tehlikesi.

Doğrudur, fakat benim için önemli değil. Kalabalığa konuşmuyorum ben, bir kariyer planım yok yani. Bir kişi var konuştuğum; o da bundan yıllar sonra, ben artık yeryüzünde değilken bir şekilde ulaşabileceğim tek kişi. Bir kişiye yazıyorum. Şu an var olmayan birine. Yani aslında hiçkimseye. Diğer taraftan şiir kavramının temelinde bu yüzeyde takılma riski zaten vardır özensiz okuyucu için. Birçok parlak şiir dizesi paylaşıyor insanlar sosyal medyada, geçtim o dizeye şiire özenle bakmayı ve hissetmeyi, kaçı o dizelerin yer aldığı şiirleri merak edip okudu?

Sen “kariyer planım yok,” deyince Herman Hesse’nin bir sözünü hatırladım, Yaşam bir hesap sorunu, bir matematik formülü değil, bir mucizedir.

Görüp artırıyorum; şiir o mucizenin ta kendisidir.

Onur Orhan

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment