Egoist okur

Hakan Bıçakcı: “Türk okuru korkularıyla yüzleşemeyecek kadar cesur!”

Romantik Korku, Rüya Günlüğü, Boş Zaman, Bir yaz Gecesi kabusu, Karanlık Oda ve son olarak Ben Tek Siz Hepiniz adlı kitaplarıyla tanınan Hakan Bıçakcı, korkuyu doğaüstü varlıklarda değil, gündelik hayatın sıradan ayrıntılarında arıyor ve okuru insan zihninin karanlık bölgelerinde tekinsiz gezintilere çıkarıyor.

Gülenay Börekçi

Bildiğimiz edebiyatın sınırları içinde korku edebiyatı yapılamıyor ya da korku türü çok farklı bir edebiyatı gerektiriyor sanki. Bir yapıtı korku romanı diye nitelemek için hangi özelliklere sahip olması gerekir, ölçütleri ya da sınırları nelerdir?

Bence korkunun hakkını edebiyattan çok sinema veriyor. Özellikle de Japon ve Güney Kore sineması… Bir başka deyişle, görüntü ve seslerin korkutma potansiyeli daha fazla. Edebiyatsa korkutmaktan çok, korku duygusunun derinlerine inmek, korkulacak şeyle korkulmayacak şey arasındaki sınırı bulanıklaştırmak, korkuyu kavram olarak sorunsallaştırmak ve korkmanın psikolojik yansımalarının nerelere varabileceğini işaret etmek gibi konularda etkili.

Dünyada korku türü epey uzun bir süre boyunca yeraltı edebiyatının alanındaydı. Son birkaç yıl içinde anaakım içinde de yer almaya başladığını görüyoruz. Bu, türün doğasına aykırı bir durum sayılabilir mi? Ya da türe katacağı şeyler nelerdir?

Popülerleşmek altkültürün hazin kaderi… Anaakım içinde yer almak korku türünü olumsuz biçimde etkiler bana kalırsa. Çünkü korkunun kendine has gizemli, gotik, yabani, ayrıksı, zamandışı, karanlık havası; popüler olanın herkese açık, kapitalist, orta malı, en yeni çıkanın makbul olduğu, bol ışıklı dünyasında zedelenir, karikatürleşir, parodileşir. Korkunun karizması popüler kültürün spot ışıkları altında söner. Bunun en acıklı örneği de Hollywood’un kabiliyetsiz ellerinde can çekişen korku sinemasının hali…

Türk edebiyatında ise bir çeşit “çorak ülke” olma hali göze çarpıyor; yani genelde fantastik edebiyat, özelde korku edebiyatı örneklerine çok nadir rastlıyoruz. Bir de (sırf bu dosyayı hazırlarken bile) hissettim ki tuhaf bir dışlama, hatta aşağılama var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Korkusuz bir millet miyiz, yoksa korkularımızı kurcalamaktan bile korkuyor muyuz?

Bizde fantastik kurgu denince ejderhalar, büyücüler, yaşayan ölüler vs. geliyor akla. Halbuki fantastik anlatı doğal bir açıklamayla doğaüstü bir açıklama arasındaki kararsızlık duygusu üzerine kuruludur ve ejderhaların diyarında geçen bir masal bizi böyle bir kararsızlığa sürüklemez. Çünkü tamamen doğaüstü olan bu dünya, kendi içinde son derece tutarlıdır. Öte yandan doğaüstü hiçbir canlı veya nesne barındırmayan bir Kafka romanı, müthiş çelişkileri, belirsizlikleri ve neden-sonuç ilişkilerindeki tuhaf kopukluklarıyla çok daha fantastiktir. Yani fantastikliğe can veren şey ejderhalar değil, kararsızlık duygusudur. Işte bu kavram karmaşası, bu türün sivilceli ergen hobisi olarak algılanmasına neden olarak fantastiğe ilk darbeyi vuruyor. Son soruya gelince… Türk okuru korkularıyla yüzleşemeyecek kadar “cesur” bence. Işte bu yüzden dayanaksız optimizm ve başkalarının (ötekinin) hayat hikâyeleri (anıları/itirafları) her zaman daha çok satıyor.

En eski olanlardan en yeni olanlara dek edebiyatta korkunun temelinde cinsellik ve din var. Oysa korku bir yana, doğrudan bu iki tema üzerinde gelişen edebiyat yapıtlarına da bizde pek sık rastlanmıyor. Korkuyu harekete geçiren alanlar bizde zaten tabu sayıldığı için bu türe ağırlık verilmemiş olabilir mi? Hatta daha ileri giderek bizde çeşitli nedenlerle “kutsal olanı tahrip etme duygusunun” yeterince gelişmemiş olduğunu söyleyebilir miyiz? 

Kesinlikle katılıyorum. Ama bir yandan da kutsal olana veya toplumsal değerlere saldırarak marjinal ve sarsıcı olma çabasını çok ucuz bir numara olarak görüyorum. Bunlar artık aşılması gereken formüller. Tabii aşabilmek için de ilk önce bu yollardan geçmek gerekiyor. Sıradışı bir roman yazmak veya sıradışı bir film çekmek için sıradışı karakterler veya mekanlar kullanmak çok sıradan bir yaklaşım. Orijinal ve fantastik bulduğum anlayışsa, bir travestinin hayatının en uçuk anlarını gündelik ayrıntılar gibi göstermek veya bir memurun hayatının durağanlığına dehşet uyandıran bir açıdan bakmak. Yani malzemelerle oynamak, sıradan malzemeleri kullanarak sıradışı sonuçlar elde etmek… Hazır kalıplardan ve marjinalliği tescilli figürlerden uzak durarak fantastiği en beklenmedik, en düz yerden çıkarmanın tür için en başarılı sonuçları doğuracağına inanıyorum.

Cinsellik ile korku, din ile korku arasındaki bağlantıları siz nasıl kurarsınız? Korku edebiyatının nihai olarak vardığı yer ölümle hesaplaşmaksa, din ve cinsellik insanın ölümle hesaplaşmasına en çok olanak sağlayan alanlar mıdır? 

Cinsellik, ölüm bilincinin filtresinden geçerek erotizme dönüşür. Din ise klasik korku edebiyatına… Günümüzde ölüm ve din klişelerinden kendini sıyırmayı başarmış, taptaze bir korku anlayışı var: Gücünü gündelik ayrıntılardan, beynin sahibine oynadığı sakat oyunlardan, naif tuhaflıklardan alan daha steril, daha soğuk ve çok daha derin bir korku anlayışı… Bizzat hizmet etmeye çalıştığım bu tür, bana çok daha etkileyici ve ürkütücü geliyor. Korku türünü hâlâ klasik korku edebiyatı temalarıyla (cin, peri, hayalet, vampir, kurtadam, zombi, şeytan, lanetli ev, yaratık vs.) yaşatmaya çalışmaksa çağdışı bir uygulama…

Gülenay Börekçi, Tolga Meriç

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment