Egoist okur

“Gerisi kendi ruhuna yolculuğun ve karşına çıkan engellerin hikâyesi”

“Yazarlık öyle tuhaf bir hayat ki, bir romanı yazarken onun bir anında ondan sonraki kitabı da aklında yazmaya başlıyorsun, notlarını alıyorsun filan. Bu da, tuhaftır, insana hem elindeki romana devam etme gücü veriyor, hem de onu bitirip yenisine geçme isteği. Böyle böyle, hayallerden enerji yaratıyorsun kendi kendine. Iyi ki de yaratıyorsun çünkü eğer bir boşluğa düşersen her an dağıtabilirsin, saçmalayabilirsin, mesela gidip, Allah muhafaza, politikaya atılabilir ya da ne bileyim, seni hiç ilgilendirmeyen konularda fikir beyan etmeye başlayabilirsin, sana soru soran varmış gibi.”

Teoman’ın Hamdi Koç’u bu kez yazmak üzerine konuşturduğu röportajda sıra…

Gülenay Börekçi

hamdi koc egoistokur gulenay borekci ciplak ve yalniz

“Mutsuzluktan gebermek üzereydim”

İlk romanını ne kadar zamanda yazdın?

Üç dört senemi almıştı. Ondan sonra bastırma sıkıntısı çektim. O yıllarda kitaplar bugünkü gibi patır patır basılmıyordu. Sonunda 92’de çıktı. Yapı Kredi Yayınları yeni kuruluyordu, Enis Batur sahip çıktı da öyle basıldı. Ondan sonra araya hayat gailesi sebebiyle uzunca bir boşluk girdi. İstediğim gibi yaşayamadım ve istediğim gibi yaşayamayınca da yazamadım. Her türlü işi yaptım, çevirmenlik yaptım, reklâmcılık yaptım, dergicilik yaptım. Sonra nihayet, 2000 senesi olmalı, 37-38 yaşında oluyorum, her şeyi bıraktım abi, memuriyeti, para kazanmayı, bilmem neyi… Oturdum, karım da sağ olsun destekledi, “Madem başka türlü yaşayamayacaksın” dedi. Ailem de “Kiranı miranı öderiz” dediler. Benim kafa gidiyordu çünkü, mutsuzluktan gebermek üzereydim.

Bir kitabı yazarken sürekli analiz ediyor musun, ilk taslağı yazdıktan sonra “Ya, ben ne yazmışım,” diyor musun? Daha doğrusu, ne yazacağını baştan biliyor musun?

Kabaca biliyorum sadece. Bazen yazdıkça daha önce düşünmemiş olduğun öyle şeyler çıkıyor ki karşına, sen de şaşırıp kalıyorsun. Zaten başlangıcın iradesine biraz teslim oluyorsun. Ondan sonra artık o kadar özgür değilsin, özgürsün ama…

Pazarlık halindesin aslında…

Güzel söyledin. Mesela İyi Dilekler Ülkesi’ndeki sürpriz, romana babanın girmesi oldu. Tamam, baba başta da vardı ama sonra babaya özel bir kimlik verince o adamcağızın o zamana kadar başından neler geçmiş olabileceğini, nasıl bir hayat yaşamış olabileceğini düşününce birdenbire kitabın ufku açıldı. Bütün o memleket meseleleri, yakın tarihimiz filan hep o babanın açtığı yol sayesinde ortaya çıktı. Romana başlarken onları anlatmayı planlamamıştım, daha kişisel bir macera olarak kalacaktı. Ama babanın potansiyeli birdenbire kitabı büyüttü. Başlangıçta tasarlamadığım ve bana kalsa düşünecek olmadığım şeyleri birdenbire önümde buldum ve onları işlemeye başladım.

Yaptığı işe hakim olamayan adam görüntüsü vermemek için ben şöyle diyorum insanlara: Benim kafamda bir tat vardı, her şey o tada doğru gitti, arada bir sürü başka şeylere de uzandı ama sonunda o başta istediğim tadı elde ettim. Bu bazen albümleri yaparken de geliyor başıma ama en çok, filmde geldi. O kadar çok değişti ki… Başta amaçladığımı gerçekleştirdim sonunda. Senin için farklı tabii, senin kitabını kalınlaştırdı belki. Insanların arkadaş olduğu, yakınlık hissettiği, dünyasına yakın durduğu kişilerin kitapları hakkında yazmaları, onları beğenmeleri bana çok da olmayacak şey gibi gelmiyor, o yüzden de şu lobi tartışmalarına girmeyeceğim ama şunu soracağım: Senin yakın olduğun yazarlar var mı?

Kişisel ilişkiden bahsediyorsun… Var tabii ama biz kişisel ilişkiyi edebi ilişkiye dönüştürmeyi beceremiyoruz. İlişki, kişisel ilişki olarak kalıyor. Bu belki bir milli hastalıktır; bilgiyi değil, duyguyu paylaşmak… Oysa mesela İngiltere’de review, yani kitap tanıtım yazısı işini de profesyonel yazarlar yapar, birbirlerinin yeni kitaplarını tanıtırlar. Bak Guardian’ın Review ekindeki yazıların altına, her makale yazarının kitap da yazmış biri olduğunu görürsün. Dedikodu olmasından mı korkuyoruz nedir, biz birbirimizden bu ilgiyi esirgiyoruz. Oysa bir yazarı en iyi bir başka yazar anlar ve anlatır. Ya da bir yazara en iyi tokadı yine bir başka yazar atar. Bu durumda tabii işin magazin tarafı da olur. Bir eleştirmen ya da o tür biri bir yazarla maksatlı olarak uğraşınca bile bunun bir önemi yoktur; sonunda her zaman yazar kazanır, ötekiler de boş konuştuklarıyla kalırlar. Ama yazar yazarla kavga edince ikisi de tarihe geçer. Biyografi kitapları böyle anekdotlarla doludur.

Kitabın çok satınca, sen dergilere kapak olunca ne oluyor?

İnanılır bir cevap olur mu bilmiyorum ama bende olan şey şu: Utanıyorum. Televizyona çıktığım zaman da aynı şey oluyor. Canlı yayınlarda problemim yok ama herkesle aynı anda kendimi seyredeceğim zaman karın ağrılarım başlıyor.

Onu biliyorum, bende de öyle oluyor çünkü. Ama bu işin güzel taraflarını, haz tarafını soruyorum…

Güzel tarafı ne, biliyor musun, annen memnun oluyor. Onun memnun olduğunu görmek de senin hoşuna gidiyor.

Öykü yazıyor musun hiç?

Yazmıyorum. Sevdiğim bir tür değil. Düzenli olarak makale bile yazmıyorum. Elimdeki romanın havasından çıkmayı sevmiyorum. Öbür işler angarya geliyor bana. Bir yazıyı yazmak bile insanın birkaç gününü alıyor. Çok hırslı ve kifayetsiz olduğum bir dönem vardı, o yıllarda çok romana başladım ve çok romanı bitiremedim. Şimdi o zamanlardan kalan ve gelecek vaat eden birkaç proje daha var elimde, onların iki-üç tanesini daha istediğim gibi yazıp bitirebilirsem biraz rahatlayacağım. Bakalım. Kısmet…

John Fowles’un bir kitabını okuyordum, ‘insan, spiral gibi sürekli takıntılı olduğu konunun çevresinde dolaşır’ gibi bir şey söylüyordu. Tam da hatırlamıyorum aslında ama böyle bir şeydi işte. İnsan sürekli olarak takıntılı olduğu konulara dönüyor, nereye giderse gitsin sonunda kendini orada buluyor gene. Kitaplarına dışarıdan baktığında senin gördüğün takıntıların neler?

Her romandan sonra sonra “Okurlarınızı şaşırttınız,” dediler. Farkındayım, şaşırtıyorum. Melekler Erkek Olur’dan sonra kimse Çiçeklerin Tanrısı gibi bir aşk romanı beklemiyordu; öyle bir aşk romanından sonra da İyi Dilekler Ülkesi gibi daha tarihi, siyasi yanları olan bir roman beklenmiyordu. Ama atmosfere baktığımda bence ben hep aynı adamın maceralarını anlatıyorum. Farklı kılıklarda, farklı duyarlılıklarda, ama içleri aşağı yukarı hep aynı adamlar. Gündelik hayatla problemi olan adamlar. Yaşadığımız hayatın bir yanıyla bir türlü uzlaşamayan adamlar. Bir şey batıyor onlara. Olmuyor, yürümüyor. Ve bir gün, olmadığına karar verip onlar da vazgeçiyorlar. Gerisi kendi ruhuna yolculuğun ve yolculukta karşına çıkan engellerin hikâyesi. Ya sen? Sen kendi temaların konusunda ne düşünüyorsun?

Ben bilemiyorum… Bana hep aynı şeyi anlatıyormuşum gibi geliyor. Şimdi ne yazıyorsun? Yeni kitaba başladın mı?

Başladım. Zaten yazarlık öyle tuhaf bir hayat ki, bir romanı yazarken onun bir anında ondan sonraki kitabı da aklında yazmaya başlıyorsun, notlarını alıyorsun filan. Bu da, tuhaftır, insana hem elindeki romana devam etme gücü veriyor, hem de onu bitirip yenisine geçme isteği. Böyle böyle, hayallerden enerji yaratıyorsun kendi kendine. İyi ki de yaratıyorsun çünkü eğer bir boşluğa düşersen her an dağıtabilirsin, saçmalayabilirsin, mesela gidip, Allah muhafaza, politikaya atılabilir ya da ne bileyim, seni hiç ilgilendirmeyen konularda fikir beyan etmeye başlayabilirsin, sana soru soran varmış gibi. Rahat yaparsın yani. Başarı duygusunun tadını çıkarmaya kalkışmak da, tatil yapmaya, dinlenmeye çalışmak da yazara yaramaz.

Gülenay Börekçi

Picus dergisinden

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment