Egoist okur

Hande Altaylı’dan DELİCE: Sevme biçimleri üzerine bir roman

Daha önce yazdım aslında ama bir kere de burada söyleyeyim istedim. Hande Altaylı’nın “Kahperengi”sini çok sevmiştim ama yeni romanını daha da sevdim.

“Delice”, cüretkar bir kitap. İçinde aşk var, ilişkiler var, cinsellik var, hırs var, mizah var ama tuhaf, değişik, irkiltici… Karakterler de öyle. Güzel olmadıkları gibi “iyi” bile değiller. En azından alışık olduğumuz tarzda bir güzellikleri, iyilikleri ve cazibeleri yok. Okumaya başladığımda bana fazlasıyla uzak geldiler. “Çirkin” Meryem’i, “deli” Kazım’ı bırakın sevmeyi, anlamakta bile zorlandığımı hissettim, yaptıklarını ya da başlarına gelenleri çoğu zaman öfkeyle hatta bir çeşit tiksintiyle okudum.

Fakat açıkçası Altaylı, romanını öyle ustaca bir kurguyla örmüş, okuru öyle manevralarla tuzağa düşürmüş ki her bölümün sonunda bir sonraki bölümde olacakları “delice” merak etmekten de kendimi alamadım. Böylece nasıl olduğunu fark etmeden bir bakmışım romanın sonlarına yaklaşmışım ve başta hiç sevemediğim o karakterler için üzülmeye, endişelenmeye, abartmıyorum gözyaşı dökmeye başlamışım.

Hande Altaylı’yla yeni romanı “Delice”yi, yarattığı o yarı fantastik Çakalağzı köyünü ve bahtsız, uğursuz kahramanlarını konuşmak için buluştuk. İşte anlattıkları…

Gülenay Börekçi

hande altayli delice gulenay börekci dogan kitap 2

Fotoğraf: Fethi Karaduman

“Meryem’i iyi birine dönüştürüp sevilmesini sağlasam, bu benim başarısızlığım olurdu”

“Delice”yi okurken Charlotte Bronte’nin “Jane Eyre”ini düşündüm. Charlotte Bronte bence orada çok büyük bir şey yapmıştı. Edebiyat o güne dek hep güzel insanların başına gelen talihsizlikleri anlatan bir şeydi ve Bronte güzel olmayan, hatta düpedüz çirkin iki insanın aşkını anlatarak bu kalıbı kırmış hatta romanının kötücül karakterlerini hep güzel insanlardan seçmişti. Siz daha da ileri gitmişsiniz; sizin karakterleriniz güzel olmadıkları gibi, iyi ve akıllı da değiller…

Valla, ben karakterlerimin iyi ya da kötü olmasından çok “doğal” olmalarıyla ilgileniyorum. Bir arkadaşımın zeka geriliği olan kardeşinin köyden bir kızla evlendirildiğini öğrenmiştim. Acaba kıza evlenmeyi isteyip istemediğini sormuşlar mıydı, yoksa “hayatın kurtulur” baskısıyla hayatını mı kaydırmışlardı? Zorla evlendirdikleri bu kızı zeka özürlü kocasına kötü davrandı diye ayıplayacaklardı belki de. Kız belki de sırf bu yüzden, iyi bir insandan kötü ve acımasız bir insana dönüşecekti. Hikayem buradan doğdu. Yazarken insanların Meryem’i anlamalarını istedim ama Meryem’in dönüşmesine izin vermedim. Onu iyi birine dönüştürüp insanların onu bu şekilde sevmesini sağlamak bir yazar olarak benim başarısızlığım sayılırdı. Okurların Meryem’i tüm doğallığıyla anlamaları… Benim amacım buydu.

“Yazdıkça içimdeki zehri attım, nefes aldım”

Peki yine de soracağım; neden bu kadar karanlık bir hikaye anlatmayı seçtiniz?

Ben de epey karanlık bir dönem geçiriyordum ve bu hikaye benim içimden kelimenin tam anlamıyla “püskürdü”. Bir gece yatakta dönüp dururken aklıma düştü. Sabaha vardığımda hikayenin büyük bir kısmını çözmüş ve inanılmaz heyecanlanmıştım, her gün 24 saat Meryem ve Kazım’ı düşünmekten kendimi alamıyordum. Bu açıdan kendimi “Delice”ye borçlu hissediyorum, çünkü iyi geldi bana, içimdeki zehri attım, yazdıkça nefes aldım. Meğer beni sağlıklı tutan bir şeymiş yazmak, bunu anladım.

Nasıl yapıyor bunu?

Tam olarak anlatabileceğimi sanmıyorum, oradaki mekanizmayı net çözebilmiş değilim. Galiba, yazarak kendime yeni bir dünya kuruyorum ve vaktimin çoğunu orada geçiriyorum. Normal hayatta işler yolunda gitmediğinde epey faydalı bir durum.

Nasıl yazıyorsunuz?

Başka her şeye kendimi kapatarak. Yazdığı süreçte her şeyi yapabilen insanlardan değilim. İki saat için bile dışarı çıksam bütün konsantrasyonum bozulur, birkaç gün hiçbir şey yazamam, o yüzden de pek çıkmam. Evde oturup günün tamamını yazarak geçirmiyorum elbette, çoğu zaman aylaklık ediyorum, yine de hikayeden kopmak istemediğimden, çıkmıyorum.

Gelen giden olmuyor mu?

Gelmezlerse ben daha mutlu oluyorum. Allah’tan ev şehre biraz uzak. Telefonları açmıyorum, zaten telefonla konuşmayı sevmem, mesaj insanıyım. Böyle bir uzaklaşma durumum oluyor, sanırsın dünyayı kurtarıyorum. Markete bile gitmiyorum mümkünse. Günlük rutinimde vazgeçemediğim tek şey spor yapmak. O bana güç veriyor, çünkü yazmak savaşmak gibi…

Ya yazarsın ya ölürsün gibi mi?

Aynen. Savaştığım başkası değil tabii, benim. Tekme tokat girişiyorum kendime, o da bana girişiyor.

hande altayli delice gulenay börekci dogan kitap

Bu fotoğrafı Asmalımescit’teki Cafe Şimdi’de çalışan bir arkadaş çekti. Biz beğendik, güzel oldu. Kendisine teşekkür ederim.

“Ben yazarken Fatih, Zeynep’in annesi oluyor”

Erkek yazarların eşleri kocalarına yardımcı olmak için ellerinden geleni yaparken kadın yazarlara en iyi ihtimalle hoşgörüyle bakılıyor. Sizin evde durum ne?

Fatih (eşi Fatih Altaylı) bu konuda işimi kolaylaştırmak için her şeyi yapıyor. Ben yazarken basbayağı Zeynep’in annesi oluyor. Mesela bu sene okuldaki veli görüşmelerine, toplantılara hep o gitti. Bazılarında ortamdaki tek erkek oymuş. Hiç gocunmaz öyle şeylerden. Eh, vakti de vardı, yaptı. Zeynep’le ilişkisi de bundan olumlu etkilendi, zaten benim kimseyi görecek halim yoktu…

Romanla ilgili sorularıma başlayayım… Karakterler Çakalağzı diye 484 nüfuslu bir köyde yaşıyorlar. Çakal kafası şeklinde dev bir kayanın altında… Kayanın sivri dişleri var… Yeteneklerinizden biri olmayan mekânları yaşar hale getirmek. “Kahperengi”deki Yaslıhan gibi…

Yaslıhan’ı yazarken Edremit’in kenar mahallelerinden etkilenmiştim. Ama Çakalağzı tamamen zihnimin ürünü. Daha önce oraya benzer bir yer ne gördüm, ne de hayal ettim. Delice’yle ilgili her şey gibi mekan da kendine özgü bir şekilde gelişti. İlk kez başını sonunu bilerek başladım bir romanı yazmaya, ilk kez tamamen hayal ürünü bir köy inşa ettim…

Değişik bir mizah anlayışınız var, eğlenmişsiniz. Yıkıcı şeyler olurken karakterlerin birbirine düşmesinden, ortalığın karışmasından zevk almışsınız. Acayip komik anlar var… Gerçi okurken bir yandan da öyle anlarda güldüğü için kendine kızıyor insan… Mesela kasabanın adının Görece olması çok matrak. Nerelisin? Göreceli… Bize şu Göreceliler’i kim ne zaman anlatacak diyordum, siz yaptınız…

Bir olayın kötü olması komik olmadığı anlamına gelmiyor. Bir zamanlar çok üzüldüğümüz bazı şeyleri zaman geçince gülerek anlatmaz mıyız? Çabam hayatın kendisi gibi yazabilmek. Cenazede, mevlütte bile gülüyorsun bazen. Görece’ye gelince; sen de söyledin işte, hepimiz Görece’liyiz. Doğrularımız, yanlışlarımız, kararlarımız hep göreceli. Köye de verebilirdim bu ismi ama kasabaya vermeyi seçtim, çünkü dünyada daha büyük yer kaplayan bir yerin adı olsun istedim. Sadece Çakalağzı’nda yaşayanlar değil, herkes Göreceli olsun diye…

“Onların şanssızlığı da benim karakterlerim olmaları. Kötü aileye doğan çocuklar gibi…”

Karanlık ve tehlikeli konulara eğiliminizden ötürü size bir keresinde “Kendinizi hain buluyor musunuz?” diye sormuştum. Haksızlık etmişim, esas bu romanda sormalıymışım o soruyu.

Karakterlerime acımadığım için mi? Yok, aslında acıyorum, başlarına gelenlere üzülüyorum ama yapacak bir şey yok, onların şanssızlığı da benim karakterlerim olmaları. Kötü aileye doğan çocuklar gibi…

Her bölüm bir önceki bölümü aratıyor diyebilirim…

Kafam bu şekilde çalışıyor. Gerçek hayatta da böyleyim. “Sevgilim beni aramıyor, neden acaba” diye soran birine, yekten, “başkasını bulmuştur” diyebiliyorum. Genelde aklıma hep en kötüsü gelir. Son zamanlarda bir de insanları bilinçli olarak incelerken yakalıyorum kendimi. Yazmak için…

Kendilerini okuduklarında ne hissediyorlar?

İşte o çok ilginç, kimse kendini tanımıyor. Başkaları tanıyor ama o karakter için ilham aldığım kişi hiç üzerine alınmıyor. İnsanın kendisine yönelik algısınında bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Ve şüpheleniyorum, acaba ben aslında nasıl biriyim de kendimi nasıl biri sanıyorum? Öte yandan insanları böyle incelemek biraz kötü tabii ama…

Arşive yeni bir parça mı ekleniyor o sırada?

Bazen ekleniyor, bazen eklenmiyor. Kimi zaman bir karakterde küçük bir detay olarak beliriyor, kimi zaman da bir karakterin varolmasına yol açıyor. Yazıyorsanız bunu yapmanız çok doğal ama beni mutsuz eden, anda olmayı kaybetmeme yol açması. Hep kafam bir yerlerde, yaşadığım anın uzağındayım. Oysa bazen orada olabilmeyi çok istiyorum.

“Bu köyün gözü kulağı var, evlerin içini dinliyor”

Büyük şehirlerden birinde de geçemez miydi bu hikaye?

Geçerdi elbette ama insanların üzerindeki toplum baskısını okuyucuya daha net hissettirebilmek için küçük bir topluluk olsun istedim. Yoksa köy romanı yazmak gibi bir kaygım yoktu. Zaten tarla sürmenin detayları da yok kitapta. Köyün tek bir kişi gibi, orada dikilip durmasıydı istediğim.

Çakalağzı’nın gözü kulağı var, evlerin içini dinliyor, birilerinin başına bir hal geldiğinde kıs kıs gülüyor…

Özellikle bizimki gibi, gözlerini başkalarının hayatına dikmiş toplumlar bireyi çok yaralıyor. Kuralların içine doğuyorsunuz, sorgulama şansınız pek az, sorgulasanız bile değiştiremiyorsunuz. Toplumun kendi kendine dönüşmesini beklemekten başka bir şansınız pek yok. Meryem ise bir savaşçı. Siz iki yüzlüyseniz, ben dört yüzlüyüm diyor. Âlem buysa, kral benim diyor. Kendisini “kötü” olmakla suçlayan topluma dönüp, “sen kendine bak” demekten de zerre çekinmiyor.

Böyle bakınca Çakalağzı’nın halleri bizim memleketin hallerinden farklı değil…

Farklılıklara tahammülümüz kalmadı ve insanlar çok acımasız. Böyle olunca toplum da daha acımasız oluyor. Bence bu yüzden çok fazla sanat üretmiyoruz. Kendi gözlerimize, kendi içimize bakmıyoruz, gözlerimiz hep başkalarının hayatlarında. Hikayemi gene bu karakterlerle ama çok daha tatlı anlatabilirdim ama öteki yolu seçtim. Karakterlerimin içlerini açıp kalplerindeki kötülüğü görünür kılmayı istedim. Aslında, senden benden farksızlar.

“Bu romanı yazan kadın, birlikte yaşaması hiç zevkli biri değildi, ondan yazarak kurtuldum” 

Peki bir de şunu sorsam… “Delice”nin karakterleri varolmalarını sizin hangi huzursuzluklarınıza, ruhunuzdaki hangi fırtınalara borçlu?

Aslında her şey babamı kaybettiğim sırada başladı. Ölüm ilk kez bu kadar yakınıma gelmişti, nereye sığdıracağımı bilmediğim bir acı vardı içimde. Bütün dengem altüst oldu, öfkeli, toleranssız ve gerçekten epey antipatik biri haline geldim. İçimden tanımadığım bir kadın çıktı ve aylarca onunla yaşamak zorunda kaldım. Üstelik birlikte yaşaması hiç zevkli biri değildi. Neyse ki, bu hikayeyi yazarken o berbat kadından kurtuldum.

Ne hissettiniz bittiğinde?

Kahroldum. Her romanda daha çok üzülür oldum, galiba yazmakla kurduğum ilişki her geçen gün daha sıkı fıkı bir hal alıyor. “Aşka Şeytan Karışır” bittiğinde ne hissettiğimi hatırlamıyorum. “Maraz”da burulmuş, “Kahperengi”de üzülmüştüm, “Delice”de gerçekten büyük boşluk hissettim. Tüm o karakterler, gerçek insanlarmış da hayatımdan çıkıyorlarmış ya da bir bakıma ölüyorlarmış gibi… Sanki aylardır Meryem ile Kazım’ın ortasında uyumuşum gibi… Sonra bir sabah bakıyorum yoklar. Günlerce yas tuttum, göğsümün ortasında bir ağırlıkla dolaştım.

“Tamam erkekler çok tatlı ama biz daha tatlıyız”

Romanda erkekler ikincil önemde. Hepsi adeta yan rolde gibi. Öte yandan Meryem, kayınvalidesi, bakkalın karısı Nurdan, hepsi kusurlu ama zayıflıklarının farkında ve gerektiğinde güçlü de olabilen kadınlar. Romandaki en kuvvetli erkek de aslında en öyle olmaması beklenen. Neden?

Hayatta da kadınların erkeklerden daha güçlü ve daha renkli ve daha komik olduklarına inanıyorum. Tamam erkekler de çok tatlı ama biz daha tatlıyız ve onları öldüren şeyler bize dokunmuyor. Dokuz canlıyız, kedi gibi… Tırnaklarımızı da aslında oje sürmek için uzatmıyoruz. Kadın kısmı başına ne gelirse gelsin mücadele etmekten vazgeçmiyor. Belki doğurganlığın verdiği bir şeydir bu, bilmiyorum. Gerçi oturup özellikle güçlü kadınlar yazayım da demedim… Öyle oldular.

Size rağmen mi öyle oldular?

Bana rağmen diyemem, neticede onları engellemeye çalışmadım. Ama karakterlerin de kendilerini yazdıklarına inanıyorum. “Delice”dekiler öyle yaptı.

“Kinci olmadığım için hemen affederim, hem nefret kalbe yük, öyle değil mi?”

Öte yandan, bütün kusurlarına, zayıflıklarına hatta kötülüklerine rağmen karakterlerin her birini anlamamızı, birçoğu için üzülmemizi bazılarını da sevmemizi sağlıyorsunuz. Bu nasıl oluyor? Neden yapıyorsunuz böyle bir arabuluculuğu?

Umarım öyle olmuştur. İnsan tanıdıklarına karşı daha hoşgörülü olur. Benim istediğim de buydu. Okuyucu Meryem’i tanısın, Aliço’yu tanısın, Kazım’ı tanısın, Bedriye’yi tanısın… Çünkü tanırsa anlamak için çaba harcar ve bu çaba hoşgörüyü doğurur. “Aslında altın gibi kalpleri var” mesajını vermekten kaçındım çünkü hiçbirinin altın gibi bir kalbi falan yok. Ama bu halleriyle de anlaşılsınlar istedim. Toplumun onlara yaptıklarına birlikte bakalım istedim.

İtiraf edeyim, başta Meryem’den hazzetmemiştim. Görüntüsüyle, hali tavrıyla, gözü karalığıyla, müdanasızlığıyla, ağzının bozukluğuyla, sertliğiyle, savaşçılığıyla, tutkusunun derinliğiyle, hiçbir bakımdan başkalarına benzemediğini okudukça fark ettim ve cazibesine kapıldım…

Okurlar olarak Meryem’i ilk bölümlerde sevmediniz, çünkü onu tanımıyordunuz. Hayatını, ailesini, hayallerini bilmiyordunuz. Uzaktan hiç hoşlanmadığınız bir adamla günün birinde mecburen aynı masada oturup, aslında o kadar da fena birisi olmadığını görmek gibi bir şey bu. Başka bir açıklama gelmiyor aklıma çünkü Meryem okurlar onu sevsin diye kılını bile kıpırdatmadı.

Hayatta da başkalarının kusurlarına karşı anlayışlı mısınız?

Bazen olmuyor elbette. Sadece sürekli farkındalığımı korumaya ve bunu başarmak için gayret göstermeye çabalıyorum. Bir de kinci olmadığım için hemen affederim. Bu bence iyi bir huy, çünkü nefret kalbe yük, öyle değil mi?

“Birbirimizi kandırmayalım, 13 yaşında değilseniz, hiçbir ilişkinin çok masum olmadığını bilirsiniz”

Bir şey daha: Mutlu bir ilişki, problemsiz bir ilişki, evlilik yok romanda. Hatta şöyle orta halli, mutlu değilse bile huzurlu gibi olan da yok. Aşkla, evlilikle derdiniz, alıp veremediğiniz ne?

Birbirimizi kandırmayalım, 13 yaşında değilseniz hayatta hiçbir ilişkinin çok saf, çok masum olmadığını bilirsiniz. Delice’ye gelince; bu roman temelde sevme biçimleriyle ilgili bence. Abinin kardeşine sevgisi, kocanın karısına sevgisi, kadının aşığına sevgisi, iki arkadaşın arasındaki sevgi… Ben bir aşk romanı yazmak istemedim, sevme biçimleri üzerine bir şeyler söylemek istedim. Bunu yaparken de hiçbir ilişki biçimini “İçinde sevgi var ya da yok” diye ayırmadım. Hem biz kim oluyoruz da başkalarını yargılayacağız? Hangi ilişki daha alçak, hangisi daha yüksek, dışarıdan bakarak anlayamayız. Seks temelli gibi görünen bir ilişki pekala 25 senelik bir evlilikten daha hakiki olabilir. Bilemezsiniz.

Fatih Altaylı’nın eşi olmasaydınız bazı şeyler sizin için daha mı kolay olurdu. Yayın dünyasında size yönelik önyargılarla karşılaştınız mı mesela?

Önyargılar oldu elbette ama bunun için kimseyi suçlayamam, oturup beni mi düşünecek insanlar uzun uzun. Ben şuna bakıyorum: Ben kimsenin kitabını ünlü birinin bilmemnesi yazdı diye okur muyum? Okumam. Bundan ötesi beni ilgilendirmiyor. Yazdığım şeyle o kadar meşgulüm ki kafamı kaldırıp insanlar benim hakkımda ne düşünüyor, ne söylüyor diye bakmıyorum. Yazarlığımı Fatih’in karısı olmama bağlayan varsa ve bu fikir onu mutlu ediyorsa yapabileceğim bir şey yok. Kızamam da. Benim derdim başkalarıyla değil, kendimle. Daha iyi yazmak için çabalıyorum, hepsi bu.

“Herkesten uzakta kötü şaraplar yapsam”

Yazmanın sizi arındırdığını söylediniz? Başka kaçış yollarınız var mı?

Fotoğraf çekiyorum. Yeni merakım bu. Bu yıl bağbozumu zamanında 10 gün kadar bir arkadaşımın bağ evinde kaldım, harikaydı. İptidai yöntemlerle şarap bile yaptık. Gerçi şarap çok kötü oldu, o da ayrı. Uzun zamandır bu kadar eğlenmemiş, kendimi bu kadar mutlu hissetmemiştim. “Oh, tamam, artık aylarca eve kapanıp yazabilirim” hissiyatıyla döndüm. Keşke öyle bir yerim olsa diye düşünüyorum şimdi. Herkesten uzakta, kötü şaraplar yapsam…

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment