Egoist okur

Armağanlar bahçesi

“Daha önce hiç böyle gezmemişim bu bahçede. Bakmışım da görmemişim sanki. Ne var ne yok, hangi çiçek açmış, hangisi solmuş farkında değilim. Kendi kendilerine açıp soluyorlar. Benimle hiç ilgileri yok, çünkü ben hiçbirinin farkında bile değilim. Demek ki aslında bu bahçe bana ait değil” diye düşünmüş.

Hande Şarman, hatırladı, biz de hatırlayalım diye yazdı…

hande-sarman-masal-egoistokur

Aşılanan ağaçlar, budanan dallar, ayıklanan zehirli otlar

Bir varmış bir yokmuş. Zamanın bir yerinde bir yerlerde kocaman bakımsız bahçesinin içindeki taş evinde yaşayıp giden yaşlı bir adam varmış. Kimse bu adamın gençliğini anımsamıyormuş. İlginç ama herkes için o “yaşlı adam”mış. Bir adı yokmuşcasına, tek özelliği yaşlı olmasıymışcasına… Bu adam, yaşlı olduğu kadar bilge biriymiş de. Kapısına gelip yardım isteyen kimseyi geri çevirmez; bazen birkaç cümle bazen birkaç lokma ile herkese el uzatırmış. Gün içinde bahçesinde gezinir, her gün elinde başka bir kitapla bankına oturup saatlerce mırıl mırıl kendine okurmuş. Sonra da kalkıp bahçenin köşesinden yan tarafa geçer, herhalde biraz yürür, sonra evine dönermiş.

Güneşin ışıl ışıl olduğu bir gün bahçede daha uzun gezinesi gelmiş Yaşlı Adam’ın. Bakmış ki çiçekler açmış, fark etmiş ki ağaçlar yeşermiş. Bahçenin en ücra köşelerinde daha önce hiç görmediği binbir çeşit çiçek açmış olduğunu görmüş. Neşe dolmuş kalbi. Ancak bir yandan hüzünlenmiş.

“Daha önce hiç böyle gezmemişim bu bahçede. Bakmışım da görmemişim sanki. Ne var ne yok, hangi çiçek açmış, hangisi solmuş farkında değilim. Kendi kendilerine açıp soluyorlar. Benimle hiç ilgileri yok, çünkü ben hiçbirinin farkında bile değilim. Demek ki aslında bu bahçe bana ait değil. Yani aidiyet böyle bir şey değil” diye düşünmüş.

O gün bu hüzün ve neşe, yaşlı adamın kalbine biraz ağır gelmiş. Kimi kimsesi olmayan bu adam, eve dinlenmeye bugün biraz erken geçmiş. Kendisini telkin etmek için “Çiçek böcek için ne de üzdüm kendimi. Abartmanın da lüzumu yok” dese de yüreği ikna olamıyormuş. Küçük dünyası yerle bir olmuş. Kendine hiç yakıştıramıyormuş olan biteni. Bahçedeki çiçeklerin, ağaçların, hatta yabani otların bir dönem ondan ilgi beklediğini, sonra ona küstüklerini, ardından onu artık hiç önemsemediklerini düşünüyormuş. Elinde değilmiş!

O akşam da hemen her akşam olduğu gibi tık tık kapısı çalınmış. “bu akşam da aslında kimseyi ağırlayacak gibi değilim ya” demiş içinden. Yine de tanrı misafiri geri çevrilmezmiş. Yüzündeki hüznü silmeye çalışmış, bir gülümseme kondurmaya gayret etmiş.

Kapı açıldığında karşısında gülümseyen genç bir adam bulmuş. Yaşlı Adam, görür görmez kendi gençliğine benzetmiş geleni. Bu hafif, serin, güzel duyguyla buyur etmiş misafirini.

“Anca iki kase çıkar kalan çorbadan. Neyseki ekmek taze” diye geçirmiş içinden. Oysa misafiri eli boş gelmemiş. Küçük bir çuvalda neler neler. Kaynasa mis gibi yenecek birkaç patates, doğranıp yense şifa olacak birkaç dal taze soğan, çayı demlense mideyi rahatlatacak bir tutam yasemin ve biraz bal…

Oradan buradan, mevsimlerden, yaşlanmaktan, kitaplardan, kötülerden ve iyilerin azlığından, sessizliğinden söz etmişler. “Dünya hiç de iyiye gitmiyor ama ne zaman iyiye gitmiş ki” demişler. Biraz kendilerini rahatlatmak için, biraz üzerlerinden sorumluluk atmak için, biraz da gerçeklerle yüzleşmek için bir araya gelmiş gibilermiş. Konuşmuşlar da konuşmuşlar. Saatler akıp gitmiş.

“Getirdiklerin ne güzel hediyelerdi” demiş Yaşlı Adam. “Sağ olasın.”

“Onlar sizin bahçedendi. Sormadan topladım ama umarım ayıp etmedim” diye utanmış Genç Adam.

Şaşırmış Yaşlı Adam. Bahçede patates, soğan, yasemin filan yetiştiğini bilmiyormuş. “İlginç” demiş, “bunları ben ekmedim dikmedim ki.”

Bir sessizlik olmuş. Bazen tek bir cümle dünyayı yırtacak güçtedir. Bazen de gerçek bir sessizlik…

Misafir gider gitmez kendisini bahçeye atmış Yaşlı Adam. Bu defa eline kitap bile almamış. Birilerinin, onu ziyaret edenlerin, eli boş geldiğini zannetiği komşularının arada ekip diktiği, geçenin bir tohum ya da bir çekirdek fırlatıverdiği bahçesine ilk kez gerçekten bakmış. Herkesin ona büyük ya da küçük bir armağan bıraktığını fark etmiş. Kendi bahçesinde küçük adımlarla gezinmek bu defa, daha önce yayan geçtiği sık bir ormanda dörtnala bir atla geçmek gibiymiş. Nefessiz kalmış. Mutluluktan.

Mesela şu ağaç öylesine durmuyormuş ayakta, biri ona destek yapmış. Şu küçücük sebze bahçesi kendiliğinden mi oldu, biri onu düzenlemiş. Aşılanan ağaçlar, budanan dallar, ayıklanan zehirli otlar…

El uzattığı hemen herkesten el aldığını anlamış. Hiçbir şeyin tek yönlü olmadığını düşünmüş. Bunu ilk kez hissetmiş. İçi, sessiz teşekkürlerin karşılığı olabilecek kadar derin bir teşekkürle dolmuş. Bu masal da burda bitmiş.

Hande Şarman

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
One Response to “Armağanlar bahçesi”
  1. Son zamanlarda okuduğum en muhteşem masallardan biri. Elinize, yüreğinize sağlık. Önce şimdiki zaman insanları gibi koşturmaktan yaşadığımızı anlamadığımızı, hiçbir ayrıntıyı fark etmediğimizi görerek üzüldüm. Ama masal sonundaki alma verme dengesi gerçekten uzun uzun düşünülmesi gereken bir konu.

Leave A Comment