Egoist okur

“Haşarı çocuk” Türkiye için oyuncaklı İstanbul büyüsü

Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde Baba Cafer’den söz ediyormuş. Sonraki yüzyıllarda anneler yaramaz çocukları için bir eşyalarını, mesela oyuncaklarından birini alıp buraya, Baba Cafer Türbesi’ne getirmeye başlamışlar. Çocukları durulsun, uslansın diye…

Bu yazının yazarı etkileniyor bu güzel rivayetten ve Baba Cafer’e bir oyuncak verip sembolik İstanbul büyüsü yapmaya karar veriyor. Hâlâ çocuk olan ülkesinde sular durulsun, kulakları sağır eden o uğultular, kavgalar son bulsun ve huzura kavuşulsun diye…

Eminönü’ne gidiyor ve “köşedeki oyuncakçıdan” minik bir zebra alıyor. Ama…

Hikaye lezzetinde bir İstanbul hikayesi… Ama gerçek! Tabii ki Emine Çaykara‘dan.

 Gülenay Börekçi

baba cafer turbesi egoist okur emine caykara 1

Şehir, ülke aylardır delirmiş gibiydi, sanki herkes aynı anda tek bir şeyi konuşuyor, uğultular, cümleler birbirine karışıyor, kakafonik ve kötücül sözler devleşerek herkesin üzerine üzerine geliyordu. Ve sürekli kendini tekrarlıyordu.

Kulaklarını tıkayacak, bu esaretten sıyrılacak ve sadece ona ait olan hayatını geri alacaktı. Alacaktı.

İnsanı sıcaktan bunaltmayan güneşli bir hava, masmavi gökyüzü, deniz, İstanbul’la kucaklaşma, otobüsün içinde yüksekten geniş camlardan etrafı seyretme. Güneş zihnindeki köşe kapmacalara, patırtıya son vermeye başlamıştı bile.

Gözleri boğazdan geçiş için bekleyen gemilere takıldı; rengârenk ve neşeliydiler, yüklerini derdest etmiş minareler ve kubbeler şehrine girmek için bekliyorlardı. Yolları uzun, dünyayla ilişkileri hafifti. Muzipçe gülümsedi. Uzaktan görünen Mermer Kule’ye ve şehrin gerçek sınırına az kalmıştı. Yedikule’ye vardığında neyle karşılaşacağını bilse de mutlu olurdu. Güzelliğin içinde acı çekecek ama o hep bunların geçeceğine inanacaktı; sur içinden fırlayan ağaçlar, eskiyi umursamayan yeni yollar, hoyrat ve çirkin.

Gözlerini kapadı. Bambaşka kıyafetler içinde gezinen insanlar dolaşıyor, surların kapılarından geçiyor, kapılar kapanıyor, evlerine gidiyor ve her bir hanede farklı hayatlar yaşanıyordu. Deniz surları dövüyor, su şehri serinletiyor, dalga sesleri ninni gibi geliyordu. Gözünü açtığında eskiyi ezen çiğneyen yeni İstanbul’la karşılaştı. Şiddetti bu da.

Birden otobüsün içinden suratına yapışan soğuklukla ürperdi ve garip uğultular duymaya başladı. Sanki bu efsunlu şehirden gelmiş geçmiş bütün ruhlar güneşle yıkanırken canlanıvermiş, surların içinden dizi dizi bedensiz, bir sürü gri-siyah- beyaz yüz, ona el sallıyordu. Bir tımarhaneye kapatılmışlar da demirlerin arkasından ona yakarıyor, yardım istiyordu; çaresiz ama gözbebekleri çakmak çakmak kendilerni göstermeye çalışan bir insan geçidi. Arkalarında dev kara bulutlar içinde tırnakları kirli, kocaman parmakları ve umarsız halleriyle onları algılamayan insanlar vardı. Susun, diyorlardı, onlara; susun. O çakmak gözler küçülüp büyüyor, daha çok acı çekiyor, daha fazla bağırıyorlardı.

Çaresizce kafasını çevirdi, aklı gördüklerinde güneşe döndü yüzünü. Sur boyu dizilmiş evler, çöpler, mangallar derken dumanların arasında el sallayanlar da gittikçe azalmaya başladı.

baba cafer turbesi egoistokur emine caykara 1

Yürüdü, yürüdü. Eminönü’nün göbeğinde hep kaçmak istediği sahneler bile onu rahatsız etmiyordu; itiş kakış, torbalar dolusu eşyalar, oradan oraya tezgahlara bakınanlar ve gürültü. Güneş sanki hepsinin üzerini örtüyor, sessizce onu tedavi ediyordu.

Kararlı adımlarla ilerledi. Ne aradığını bilerek buraya gelmişti. Köşedeki o oyuncakçıya girdi. Sembolik olsun istediğinden içlerinden en ucuz ve rengarenk olanını aldı; bir zürafa, bütün renkleri sırtında taşıyan bir zürafa.

Trafiğe aldırmadan karşı kaldırıma geçti. Evliya Çelebi’nin seyahatlerine ilham veren rüyasının mekânı Ahi Çelebi Camii’ne dahi uğramadan doğrudan Canbazhane Sokağı’na saptı. Bu sokağa sapmak bile insanı zaman makinesine sokmaya yeterdi. Kafası dağılmaya başladı.

baba cafer turbesi egoistokur emine caykara 3

Canı ile oynayan, ip üstünde maharetini gösterenler… Canbazlar. İzlemeyi çok isterdi; minyatürlerdeki numaralar, saray Canbazcıbaşıları, bin türlü marifet sahibi o insanlar artık kalmamıştı. İstanbul’da pek çok sokak, mahalle, han, mescit, meydan onların adıyla anılsa da şehir tarihindeki yerlerini bile bilmeyen bizler onların son kuşağına bile yetişememiştik. Adapazarlı Abdullah Yıldız’ı, Rıfat Telgezer. Rıfat Telgezer canbazhanesini mesela Yeşilköy, Heybeli ve Büyükada’da ve bugün artık neredeyse kültürel kimliği hiç bir şekilde kalmamış Bakırköy’de kuruyordu. İlgi arttıkça 1959 yılında, 1750 kişilik bir çadır yaptırmış, kadrosuna tuluatçılar, komedyenler, ses sanatçıları ve dansözleri de almıştı. Etrafta gözleri faltaşı gibi açılmış bir sürü insan ve hep aynı final: Rıfat Telgezer, oğulları ve yeğeni Sıtkı Yolagel’le tel üzerinde, hem de müthiş cambazlık gösterileriyle. Ve alkışlar… Turgay Tuna, Yeni Mahalle’de canbazhane kurulduğunda yer yerinden oynadığını ve Telgezer’in canbazhanesini mill sirke dönüştürmek için çok uğraştığını yazıyordu. Bütün çabaları boşa çıkınca sonunda ne mi olmuştu? Zuhurat Baba’da kurduğu çadırını makasla kesip bu işi bırakmıştı. 1960’ların sonuydu.

Herkesten gizlenerek bir zindanda kapalı tutulan Baba Cafer

Zaman makinesinde Yemiş İskelesi’ndeydi şimdi. Bugün yerinde olmayan, bir zamanlar şehre gelen herşeyin toplandığı, tartıldığı ve semtlere dağıtıldığı meyve ve sebze halinde. Kalabalık, bağırış çağırış, yükler, hamallar…

Haliç surlarından bugüne kalan Haliç-Sarayburnu arasındaki Zindan Kule’ye, Baba Cafer Kulesi’ne ilerledi. Tutuklular hapsedilirdi buraya, şimdi kuyumların hapsedildiği bir handı.

Baba Cafer… Kimisine göre bu kente hiç uğramamamış, kimisine göre fetihten önce İstanbul’da hayata gözlerini yummuştu. Kıyıda köşede kalmış, az kimsenin bildiği o türbeye girince arınmış çıkmıyor muydu, söylenenlere aldırmadı.

Rivayet şöyleydi: 8. Yüzyıl sonu 9. Yüzyıl başında, Abbasi Halifesi Harun Reşit döneminde, İstanbul’da Müslümanlarla Bizanslılar arasında bir gerginlik çıkmış ve bunu ortadan kaldırmak için iki önemli kişi gönderilmişti. Biri bir süre sonra Bağdat’a dönen Hacı Maksud (onun da çarpışmada vefat edip buraya gömüldüğü de söylentiler arasında) , diğeriyse Hz Hüseyin soyundan olan Bağdatlı Seyid Cafer’di. Seyid Cafer anlatılanlara göre Kocamustafapaşa’da Müslümanların öldürülmesini ve cesetlerinin gömülmediğini görmüş ve bunu Bizans imparatoruna söylemişti. “Allah’a inanan insanlar böyle gaddarlık yapamaz” demesine çok sinirlenen imparator da onu bu kuledeki zindana attırmıştı. Baba Cafer, herkesten gizlenerek bu zindanda kapalı tutulmuştu.

Bu şehir efsunları saklar, belki ilave ederek ondan ona anlatır, Baba Cafer de yüzlerce yıldır burada yaşayan insanların birbirine aktardığına göre bu küçücük alanda pek çok keramet göstermişti. Mesela ona bekçilik eden Aleko onu zindan dışında dolaşırken görmüş, sonra mesela bu zindanda bir kuyu açılmıştı. Baba Cafer bu zindanda vefat edince imparator olay çıkmasın diye onu buraya gömdürmüştü. Yüzlerce yıl anlatılan buydu. Gördüklerinden çok etkilenen Aleko’nun, Ali ismini alarak Müslüman olduğu, onun da cesedi çıkarılmayarak buraya gömüldüğü de şehrin gökyüzünden semtlere, oradan dillere dolanan söylentileri arasına karıştı. Fetihten sonra buraya gelen ve Baba Cafer’in soyundan olan Seyid Abdurrauf Samedani türbedarlık yaptığı bu yere gömüldü vefat edince. Bildiğimiz ve Zindan Han’daki o türbeye gittiğimizde somut olarak gördüğümüz o ki, II. Mahmud bu türbeyi onartmış, yenilemiş, güzelce yazısını koymuş. Eskiden türbenin girişi olan kapının üzerinde tuğrası hâlâ duruyor.

Evliya Çelebi de Seyahatname’sinde Baba Cafer’den söz ediyordu. Hem yaramaz çocukları için anneleri bir eşyalarını alıp buraya getirmemişler miydi yüzyıllardır? Getirmişlerdi işte ve çocukları da uslanmıştı, böyle deniyordu. O da Baba Cafer’e bu oyuncağı verip sembolik İstanbul büyüsü yapacaktı; çocuk olan ülkesinde sular durulsun, kulakları sağır eden o uğultular, kavgalar son bulsun ve huzura kavuşulsun diye… Daha önce de böyle tuhaf davranışları olmuştu olmasına ama ne önemi vardı ki bunun. Bu şehir garipleri, gariplikleriyle de meşhurdu, o da onlardan biriydi. Hem hikâyeler şehri İstanbul’da rivayetlere de hissettiklerine de değer vermeyi çoktan öğrenmişti.

İlerledi ama Baba Cafer’le konuşamadı. Kapısı kapalıydı. Oyuncağı elinde kaldı. Zaten sonrasında da bütün o uğultular, kavgalar devam etti. Bu hikâye de burada bitti.

Emine Çaykara

Twitter: @eminecaykara

E-mail: ecaykara@gmail.com

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment