Egoist okur

Hayaletli evlerin yeni ev sahibi Murat Başekim

Bir süredir Twitter’da Abandoned Pics diye bir adresi takip ediyorum. Dünyanın dört bir yanından terk edilmiş evlerin, alışveriş merkezlerinin, hastanelerin, okulların, otellerin, lunaparkların; bilumum metruk mekanın fotoğraflarını yayınlıyorlar. Bu mekanlar bana güzel geliyor. Her biri başka bir şahane hayalet hikayesinin ilhamı gibi oluyor. Takılıyorum işte, uyumadan önce mutlaka yeni ne koyduklarına bakıyorum.

Daha önce burada sözünü ettiğim Hayal Et Hikayeleri‘nin yazarı Murat Başekim de seviyormuş böyle mekanları. “Poe’nun Usher Konağından bu yana benim için her zaman, mekandan yayılan koyu ambiyans, gotik atmosfer, doğaüstü antagonistten daha ilginç ve cazip olmuştur. Mekan ve atmosfer benim için başrolde. Sayfalarca anlatabilirim. Hayaletler ise, doğru inşa edilmiş bir hikayede, elbetteki en has çeşni olur. Hikayelerde rastlamayı seviyorum onlara yani. Evlerinde.”

Yani hayaletler iki türlü var olabiliyorlar. Yersiz yurtsuz kaldıklarında ya insanlar tarafından terk edilmiş mekanları mesken tutuyorlar ya da bazen bir yazar onları gerçek evlerine davet ediyor; hikayelere…

Şimdi sizi hayaletlerin yeni ev sahibiyle tanıştıracağım. Karşınızda İletişim Yayınları’ndan çıkan Hayal Et Hikayeleri’nin yazarı Murat Başekim…

Gülenay Börekçi

Hayaletli BBG evleri ve burç aldırma operasyonları

 
murat başekim egoistokur haayal et hikayeleri evler 1

Mitik unsurlar, süper-güç fantazilerine dönüşürken…

Bir yapıtı korku romanı diye nitelemek için hangi özelliklere sahip olması gerekir, ölçütleri ya da sınırları nelerdir?

Önce doğru atmosfer, yoğun bir hikaye-iklimi gerekir diye düşünüyorum. Ayrıca çiğ, ani heyecanlar değil, daha usulca tatbik edilen bir demlenme gerekiyor. Dolaylı ama doğal olarak beliren, yavaşça tırmandırılması gereken bir ambiyans olmalı. 8mm filmi, Testere filminden çok daha korkunçtu, çünkü emsalsiz, gerçek ve yaygın bir kötülük vardı orada.

Dünyada korku türü epey uzun bir süre boyunca yeraltı edebiyatının alanındaydı. Son birkaç yıl içinde anaakım içinde de yer almaya başladığını görüyoruz. Türün doğasına aykırı bir durum sayılabilir mi bu?

Sanırım her şey 60’ların sonunda başlıyor; okült konulara merak, ruhçuluk, UFO’lar vesaire. Oradan da Anglo-Amerikan eğlence endüstrisinin temel fast-food’larından biri haline geliyor. Kendi klişe havuzları ve hazır konu şablonları var. Tekrar tekrar üretilip duruyor. Düşünsenize, The Exorcist’ten bu yana benzeri kaç film izledik. Her kötü pop şarkısının içindeki tınılardan, bir sonraki kötü pop şarkısının doğması gibi, bu hikayeler de kapalı havuzda kendi içinde bir şekilde çoğalıp duruyor. Benim gördüğüm manzara bu.

Yakın zamana kadar Türk edebiyatında ise bir çeşit “çorak ülke” olma hali göze çarpıyordu; yani genelde fantastik edebiyat, özelde korku edebiyatı örneklerine pek nadir rastlıyorduk. FABİSAD’ın kurulması ve bu türe dahil edilebilecek kitapların çıkması bazı şeyleri değiştirdi. Gene de korku ve fantastik gibi türleri “yüksek edebiyat” saymayanlar var gibi geliyor bana. Bu “bir kol boyu uzakta tutma gayretine dair” ne dersiniz?

Bazen haklılar. Sonuçta Alacakaranlık ile Bülbülü Öldürmek romanını kıyaslayamazsınız. Ama eğer üretim, bir şekilde, Alacakaranlık değil de, örneğin Pal Sokağı Çocukları veya Alice Harikalar Diyarında olmayı başarabilirse (ki hepimizin hayali bu) o zaman ‘Bülbülü Öldürmek’ karşısında ayakta durabilir. Ve “yüksek edebiyat” mıntıkasına girmiş olur.

En eski olanlardan en yeni olan örneklere dek edebiyatta korkunun temelinde cinsellik ve din var bence. Korkuyu harekete geçiren bu alanlar bizde zaten tabu sayıldığı için bu türe ağırlık verilmemiş olabilir mi? Belki bizde “kutsal olanı tahrip etme duygusu” yeterince gelişmedi. Lilith’in Anadolu’daki karşılığı olan Alkarısı sizin öykülerinizde basbayağı erkek zihninin derinliklerinde cinsellikle ilgili korkuların bir yansıması bence.

Evet, doğru tespit; Demir Usta öykülerinde kasıtlı olarak o şekilde manipüle ettim mevcut miti. Onun dışında, yine dediğiniz gibi, nice bilinmeyenden özellikle o ikisi en baskınları, en loş ve engin olanları. İkisinin de gecesinde kayboluyor erkek özne.

Karakterlerinizden cadı avcısı Alamancı Demir samimiyetle “inanıyor ve korkuyor”… Ama siz yazar olarak onun zihninin derinliklerinde ne buldunuz başka, sizi ne heyecanlandırdı?

“Bizim de bir Abraham Van Helsing’imiz olsa keşke” dedim; ama basit karikatüre düşmeden, inanabileceğimiz, sempati duyabileceğimiz, destekleyebileceğimiz, yaralanabilir ve hatta gerekirse her an ölebilecek bir yerli protagonist istedim. Sonra ona emsalsiz bir de kusur, zayıflık vermek istedim. O ara okuduğum kitaplardan bir anda bu sentez çıktı. Dişli olmasını seviyorum. Ve süregelen yolculuğunu.

Paranormal romans’a sinir oluyormuşsunuz. Açıkçası bu kadar çok sayıda olmasalar belki hoş göreceğim ama birbirinin benzeri binlerce kitap insana kendini resmen bir korku filmi senaryosunun içindeymiş gibi hissettiriyor. “Nereye gitsen kaçamayacağın kötü kitaplar” senaryosu… O kitaplarda sizin sinirinize dokunan şey ne?

Ortak hislerde olmamıza çok sevindim, çünkü bazen fazla sayıklıyormuşum bu antipatimi gibi geliyor. Benim sinirime dokunan unsur, bu hikayelerin temelde, koca birer Amerikan macunu olması… Düşünün önce Balkan vampir efsaneleri vardı. Sonra Drakula geldi. Sonra Lost Boys geldi. Sonra Buffy geldi. Ve sonra Alacakaranlık geldi. Evrimin gidişatı ne kadar tuhaf değil mi? Mitik unsurlar, süper-güç fantazilerine dönüştü. Tatlı bir ürpertiyle okunan öcü masalları, yerini fiyakalı, bunalımlı, ölümsüz parlak-çocuk vampir karanlık prenslere bıraktı. Üstelik orada da durmadılar; Alacakaranlık şablonu da kendi içinde bölünmeye devam ediyor. Artık Amerikan liselerinde sadece vampirler değil, melekler, periler de nice dertli ergenin hayatına süper-güçler ve süper-cazibeler getirmek üzere dolaşıyor. (Kısa cevap: ‘Vampir Akademisi’ nedir yahu?)

Hayaletlere benim kadar düşkün biri yoktur ama gene de onların varlığına inanmıyorum. Onlar bence zihnimizde hasır altı ettiğimiz meseleleri simgeliyor. Bilinçdışımızın bir tezahürü… Ama aynı zamanda ölüm korkusunu hafifleten bir yan da var hayalet fikrinde. Sizin için ne ifade ediyorlar?

Ben onların evlerini seviyorum. Poe’nun Usher Konağından bu yana benim için her zaman, mekandan yayılan koyu ambiyans, gotik atmosfer, doğaüstü antagonistten daha ilginç ve cazip olmuştur. Mekan ve atmosfer benim için başrolde. Sayfalarca anlatabilirim. Hayaletler ise, doğru inşa edilmiş bir hikayede, elbetteki en has çeşni olur. Hikayelerde rastlamayı seviyorum onlara yani. Evlerinde.

Korkutucu şeyler anlatan komik bir kitap yazmışsınız. Mizah, yazarken size neyi sağladı?

Diğer koyu unsurlarla hoş bir tezat oluşturdu. Ayrıca ilk kitap DG’nin (Deli Gücük) daha yoğun ve sert tonundan sonra, alternatif bir tını sağladı. Bu kez daha eğlenceli hayalet hikayeleri anlatılmasına imkan verdi. Bazen de amansızca hicvetmemi mümkün kıldı.

Hayal Et Hikayeleri bütününde bir sistem eleştirisi aynı zamanda. Anlattığınız öykü bir köyde de geçse, büyük şehrin kapitalist çarkları arasında da dolaşsa, derdiniz iktidarın mekanizmalarıyla gibi geldi bana…

Kesinlikle. Özellikle de bu iktidarı, bu baskınlığı elinde bulunduran, yüzeysel, yapmacık ve yapay muktedirlerle.

Ailemin bir yanı İzmirli bir yanı Doğulu. Doğunun masallar, efsaneler, tabiat üstü varlıklar, ezoterik inanışlar bakımından olağanüstü zengin olduğuna şahidim. Memleketin iki ucu neden bu kadar farklı?

Batı, İzmir ve kıyı metropoller, Levanten tarzda bir yaşama sevinciyle, daha ‘bon vivant’ hayatlar sürüyor gibi geliyor bana… Dışardalar, kıyıdalar. Oysa biz içtekiler, cidden içteyiz, içimizin bozkırındayız. Kıyısında sohbet edecek bir denizimiz olmadığından, içe çekiliyoruz, hikayelere daha bir düşkün oluyoruz. Ya da en azından Ankara’dan bakınca böyle görünüyor.

Astroloji ve benzeri şeylere neden ihtiyacımız var?

Falları geride bıraktık ama sanırım herkes kendi mizacının kategorize edilmesinden, kendini dış bir anlatıcıdan dinlemekten hoşlanıyor. Bir illüzyon olmasına rağmen, kendimizi gördük sanıyoruz o 12 tasvirden birinde. Kendimizi tanımlamamıza yarıyor sanırım. Eski ortaokul ‘anket defterleri’ni dolduruyormuşuz gibi hissediyoruz.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment